
URFA ADININ
KAYNAĞI :
Kamusü'l Alam'a göre Urfa'nın eski adı "ur" ya da "Urelkeldaniyn" olup
Büyük İskender'in fethinden sonra Mekadonyalılar bu şehri vatanlarındaki "Edessa"
yani "Vodina" kasabasına benzeterek bu adla ve "akarsuları güzel" anlamıyla
"Kaliroe" olarak adlandırmışlar, Araplar da "Kaliroe" den galat olarak
"Ruha" olarak ad vermişlerdir. Fikret Işıltan'a göre İslam döneminde
Diyarı Mudar olarak da adlandırılan bölgedeki Urfa'ya Osrhoene Krallığı
döneminde verilen "Osrhoene" adının, Urf şehrinin Makedonyalılar tarafından
"Edessa" adıyla yeniden kuruluşundan, önceki Süryanice "Urhai/Orhai" veya
Arapça "Er-Ruha"'nın Latinleştirilmiş biçimi olduğu sanılmaktadır. Halep
salnamelerine göre şehre kısa bir süre (Antiokya/Antakya) adı verilmişse de
Prof. Segal'e göre M.Ö. 163'te ölen IV. Antiochus'un sikkeleri üzerindeki (Antioch
Callirohae), başka bir kente de ait olabilir. Bir efsaneye göre ise Urfa adı
Nemrut'un diğer bir adı olan ve 'Sulak yerde bulunan' anlamına gelen Hewya
oğlu "Urhai" den gelmektedir. Urhai'nin 'güzel akarsular şehri' anlamı,
Edessa'nın Makedonya'daki Edhessaisos ırmağının kenarındaki şehir ve bu
kentin sonradan aldığı ad Vodina'nin Makedonca su anlamına gelmesi,
Kalliroe'nin 'çeşme' ya da 'akarsuları güzel' anlamı belli olduğuna göre
Urfa adının kaynağı konusunda henüz bir sonuca ulaşılamamışsa da bütün
rivayetlerin 'su' ya çıktığı tartışmasızdır.
PEYGAMBERLER ŞEHRİ ŞANLIURFA
Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin Orta Fırat Bölümü'nde bulunan Şanlıurfa,
doğuda
Mardin, kuzeydoğuda Diyarbakır, kuzey batıda Adıyaman, batıda Gaziantep ve
güneyde Suriye toprakları ile çevrelenmiş bir sınır şehridir.Şanlıurfa,
coğrafi özelliği nedeniyle üzerinde birçok bağımsız devlet ve beyliğin
kurulmuş olduğu, değişik kültürel oluşumların kaynaştığı bir yerleşim
olmuştur. Gerek tarihinin başladığı ilkçağlarda ve gerekse diğer devirlerde
Şanlıurfa, hemen her zaman Doğu ile Batı kültürleri arasında bir köprü
olmuştur. Doğu' ya Batı' ya bağlayan ticari ve askeri yolların buradan
geçmesi Şanlıurfa'ya geçmiş dönemlerde büyük önem kazandırmıştır. Bu tarihi
şehrin, ilk kuruluşu hakkında kesin bilgiler yoktur. Meşhur Arap tarihçisi
Ebul Faraç'a göre Şanlıurfa, Nuh Tufanı'ndan sonra yeryüzünde kurulan ilk
yedi yerleşim merkezinin ilki ve en önemlisidir. Hz. Adem (A.S.)'ın
çiftçilik yaptığı, Hz. İbrahim Halil, Hz. Eyyüp, Hz. Şuayp, Hz. Elyasa gibi
peygamberlerin yaşadığı bu bölge bugün "Peygamberler Şehri" diye
anılmaktadır. Hatta Hıristiyanlar, Hz. İsa'nın mendilinin Şanlıurfa'da
bulunmuş olmasından dolayı buraya Dir-Mesih adını vermişlerdir.
Şanlıurfa'nın yüzyıllar boyu ayakta durmuş olması, manevi bir himayenin
eseri olsa gerektir.
ÇAĞLARDA ŞANLIURFA :
M.Ö. XXV. yy. - M.Ö. 132
Urfa’nın 20 km. doğusundaki Örencik Köyü yakınlarında bulunan Göbekli
Tepe’de 1996 yılında başlayan ve önümüzdeki yıllarda da devam edecek olan
arkeolojik kazılarda, dünyanın ilk tapınak tepesi tespit edilmiştir. Elde
edilen bulguların Cilalı Taş Devri’ne (M.Ö. 9000’lere) ait olduğu
tarihlenmiştir. Buna göre Urfa, şu anda 11000 yıllık bir tarihe sahip tir.
Adı geçen yerdeki kazıların sona ermesinden sonra belki bu tarih daha da
eskilere gidecektir.
Bu yazıda, M.Ö. XXV. yüzyıldan başlayarak, çivi yazılı kaynaklar göz
önünde bulundurulmak suretiyle Urfa’nın yaklaşık 4500 yıllık yazılı bir
tarihi özetlenmiştir. Göbekli Tepe hakkındaki geniş bilgi, kitabın Mimari
bölümünde verilmiştir.
I) Ebla Krallığı Dönemi (M.Ö. XXV. yy.)
Ele geçen eski belgelere göre; Urfa bölgesi kısmen M.Ö. XXV.
yüzyılda Kuzey Suriye’de Halep yakınlarında kurulmuş Ebla Krallığı’nın
hâkimiyetine girmiştir. Bizce bölgenin tarihini de şimdilik bu dönemden
başlatmak gerekir.
M.Ö. 2500 yıllarına ait Ebla Krallığı’nın merkezi Ebla’da
(Tell el-Mardikh) yapılan arkeolojik kazılarda bulunan çivi yazılı
arşivlerde, adı geçen krallığa bağlı olarak, Harran’ın bu dönemde Zugalum
adındaki bir kraliçe tarafından yönetildiğini görmekteyiz.
Bu dönemde Urfa’nın durumunu veya adını şimdilik
bilemiyoruz. Bununla birlikte tabletlere göre, Kuzey Suriye’de geniş ve
işlek bir ticaret ağı bulunuyordu. Ancak bölgenin en eski tarihi dönemine
ait elimizdeki bilgiler şimdilik çok azdır.
II) Akkad Krallığı Dönemi (M.Ö. XXIII. yy-XXI. yy.)
Mezopotamya tarihinde kurulmuş ilk devlet olan Akkad
Krallığı (M.Ö. 2350-2150), gittikçe güçlenerek Kuzey Suriye, Güneydoğu
Anadolu ve Kilikya bölgelerini bir dönem hâkimiyeti altında tutmuştur.
Akkad Kralı I. Sargon (saltanatı M.Ö. 2340-2284), Amanos ve
Toroslar’a doğru bir sefer düzenlerken bölgemizin de içinde bulunduğu Kuzey
Suriye’yi ele geçirerek, Akkad Krallığı’nın hâkimiyetine katmıştır.
I. Sargon’dan bir süre sonra, tahta geçen torunu
Naram-Sin’in (saltanatı M.Ö. 2260-2220) Kuzey Mezopotamya’daki Subartu
(Irmaklararası; Fırat ile Dicle arası olup daha çok Kuzey Suriye’yi ifade
eder) ülkesini çeşitli düşman unsurlara karşı savunduğu görülür. Ona ait
kitabeli bir bazalt zafer steli de Diyarbakır’ın Pir Hüseyin köyünde
bulunmuştur. Urfa merkez Konuklu (Kazane) Köyü’nde yapılan kazılarda, ilk
Tunç Çağı tabakasında bulunan üç çivi yazılı tabletten ikisi, Eski Babil
dönemine ait mektup, diğeri ise Akkadça çivi yazılı olup, Akkad alfabesini
öğretmektedir. Yukarıda bahsedilen stel ve çivi yazılı tablet, Akkad
Krallığı’nın bölgemizi de hâkimiyet sınırlarına katmış olduğunu
göstermektedir.
Akkad Krallığı, İran’ın batısındaki Zagros Dağları’nda
devlet kuran Gutiler’in istilâsı ile başlayan savaşlar neticesinde yaklaşık
M.Ö. 2150 yılında tarihe karışır.
III) III. Sumer-Ur Hanedanı ve Eski Babil Krallığı Dönemi
(M.Ö. XXI?) Kaynaklara göre Akkad döneminden sonra,
bölgemizi de içine alan Anadolu’nun bir kısmı, III. Sumer-Ur Hanedanı (M.Ö.
2060-1960)’nın hâkimiyetine girmişti. Anadolu ve bölgemiz ahalisi bunların
kültürlerinden oldukça etkilenmişler ve yazılarını bile kullanmışlardır.
Eski Babil Krallığı’nın ünlü Kralı Hammurabi’nin (saltanatı
M.Ö. 1728-1686), Mari (Tell Hariri, Suriye’de Fırat üzerinde) bölgesiyle
Assur ili de dahil olmak üzere, bütün Subartu’yu, Elam’ı ve civardaki bütün
ülkeleri zaptettiği bu başarısının kendisine, “Sümer-Akkad Kralı, Dört İklim
Hükümdârı ve Cihan İmparatoru” gibi ünvanları kazandırdığı bilinir. Maalesef
bu döneme ait bilgilerimiz de çok azdır.
IV) Hurri-Mitanniler ve Hitit Krallıkları Dönemi (M.Ö.
2000-1270) Güneydoğu Anadolu’nun En Eski Ahalisi
Hurriler Hurriler, M.Ö. 2000 yıllarından itibaren,
kuzeyde Kafkaslar’dan güneyde Suriye ve Yukarı Mezopotamya’ya, batıda
Toroslar’dan, doğuda İran’daki Zagros Dağları’nın ötesindeki Urmiye Gölü’ne
kadar uzanan oldukça geniş bir coğrafik alana yerleşmişlerdi. Ancak, bu
tarihlerde henüz siyâsi bir teşekkül oluşturmamışlardı.
Hurri, Babilcede “Mağara” demektir. Urfa bölgesinde birçok
mağaranın bulunduğu ve Hurri kentinin de bugünkü Urfa’nın yerinde bulunduğu
tahmin edilir. Ancak bu bilgi henüz teyit edilememiştir.
Bölgede Hurriler’e ait herhangi bir tablet ya da sanat eseri
bulunmamış olması dikkat çekicidir. Bunun sebebinin de arkeolojik kazıların
Urfa’nın güney veya güneydoğusunda değil de kuzeyinde yapılmasına
bağlıyoruz.
M.Ö. 1800 yıllarında başkent Hattuşaş (Boğazköy) olmak üzere
Anadolu’da bir devlet kuran Hititler, ekonomik güçlerini arttırmak ve daha
geniş topraklara sahip olmak amacıyla Kuzey Suriye’ye seferler
düzenlemişler. Ancak daha çok Hatay bölgesine yapılan bu seferlerde bölge
ahalisi Hurriler’le karşılaşmamışlardır. Hitit Kralı I. Hattuşili (saltanatı
M.Ö. 1660-1630) Kuzey Suriye’ye yönelik son askeri harekâtı esnasında
Kargamış ve Halpa’yı (Halep) ele geçirmeye çalışırken, Hurriler’in adı geçen
kentleri savunma yönünden desteklemesi sonucu başarısızlığa uğrayarak, geri
çekilmek zorunda kalır. Bu başarısızlığın sebebi; Hurriler’in sahip olduğu
atlı arabalardır. Henüz savaşlarda atlı araba kullanmayan civardaki
topluluklar, Hurriler’in atlarla süratli bir şekilde hücumları karşısında
oldukça şaşırırlar.
Hititler’in Kuzey Suriye’ye Yayılma Faaliyetleri
I. Hattuşili’nin yerine geçen oğlu I. Murşili (Saltanatı
M.Ö. 1630-1600) Kuzey Suriye’deki yayılma siyasetinin ilk hedefi olarak,
önce Halep’i ele geçirir. Bu arada Güneydoğu Anadolu bölgesindeki Hurri
prensleri bu süper güce karşı koyamayıp geri çekilirler. Halep’ten sonra
Suriye’deki Mari krallıklarını da ortadan kaldıran I. Murşili’ye artık Babil
yolu görünür. M.Ö. 1605 yılında Fırat’ı izleyerek güneye iner ve Babil
önlerine ulaşır. Bölgeden oldukça uzakta cereyan eden ve Mezopotomya
tarihinin seyrini değiştiren bu olay sonucunda, muhteşem kent zapt ve yağma
edilerek alınan ganimetlerle Anadolu’ya dönülür.
I. Murşili’nin M.Ö. 1600 yılında öldürülmesi üzerine Hitit
Krallığı’nın bocalama dönemine girdiği görülür. Tahta geçen I. Hantili
(saltanatı M.Ö. 1600-1570) yeni askeri seferler düzenleyerek Kuzey
Suriye’deki Hitit etki alanını elde tutmaya çalışırsa da bunda başarılı
olamaz. Hurriler Anadolu’ya girerler ve kendi etkilerini arttırarak
güçlenirler, Hitit sarayını basarak Kraliçe Harapşili ile birkaç prensi de
öldürürler. Bu felâkete bağlı olarak, Hitit ülkesinde kavgalar ve kargaşalar
uzun süre devam eder.
Hurriler’in İkiye Ayrılması Bölgemiz
ahalisi Hurriler’in gittikçe güçlenerek, ırkdaşları olan Subaru aşiretlerini
de hâkimiyetleri altına alarak; batıda Akdeniz’e, doğuda Kerkük bölgesine,
güneyde ise Ken’an iline kadar yayıldıkları görülür.
Yaklaşık M.Ö. 1500-1450 yıllarında Hurriler, biri Hurri
diğeri Mitanni adında iki konfederasyona ayrılırlar.
Bu dönemde Önasya’da büyük olaylar meydana gelir. Nereden
geldikleri ve kimler oldukları henüz bilinmeyen Hiksoslar (Çoban Krallar)
istilâsının bölgemizi ne derece etkilemiş olduğunu bilmiyoruz. Belki de
Hiksoslar’ın müdâhalesi sonucu Hurriler ikiye ayrılmak zorunda kalmışlardı.
Hiksoslar istilâsı; Hitit, Amurru, Assur ve Babil gibi devletlerin de
sarsılmalarına sebep olur.
Mitanniler Kuzey Suriye’de Mitanniler
tarafından yazılmış bir tablete henüz rastlanmamıştır. Ancak komşu ülkelere
ait arşivlerde XV. yüzyıldan itibaren bunların güç ve hırslarını anlatan
belgeler bulunmuştur. Kerkük tabletlerinde kendileri tarafından “Maiteni”
şeklinde, Mısır belgelerinde ise “Mitan” ve “Mitanni” adlarıyla
bahsedilmektedir. Mitanni ülkesine Mısırlılar ve Suriyeliler “Naharina (İki
nehir arası), Asurlular ise “Hanigalbat” adını veriyorlardı.
“Bereketli Hilal” bölgesinde kurulan Mitanni Krallığı,
bugünkü Ceylanpınar civarında bulunduğu sanılan Vaşşuganni kentini başkent
yapar. Mitanni Krallığı daha sonra Hurri Krallığı aleyhine güçlenerek
gelişir ve M.Ö. XIV. yüzyıl sonlarında, tamamiyle onun yerine geçer. Bu
arada Kargamış, Harran, Urfa, Halep ve Antakya gibi kentler Mitanni
hâkimiyetine girerler.
Mitanniler ülkesi, o dönemin dünya siyaseti bakımından çok
önemli stratejik bir bölge idi. Mezopotamya’dan Karadeniz’e, Akdeniz’e,
Mısır’a ve buralardan yine Mezopotamya’ya giden yollar Mitanniler ülkesinden
geçiyordu. Bu coğrafik durum Önasya’da Mitanniler’e büyük bir üstünlük
kazandırmıştır. Mitanniler, daha sonra bu avantajı kullanıp, Mısır ve Hitit
krallıkları arasında üçüncü bir güç durumuna gelmiştir.
Kuzey Suriye’de Mitanni-Mısır Mücâdelesi
Mitanniler, Mısırlılar’a karşı koyabilmek ve Suriye-Filistin
hâkimiyetini Firavunlara kaptırmamak için civardaki küçük prenslikleri
idâreleri altına alarak büyük bir ordu ile Mısır Firavunu III. Tutmes’in
(saltanatı M.Ö. 1490-1436) ordularını Megiddo’da durdurmayı başarırlar.
Ancak Mitanniler’in bu başarılarının ömrü, Mısır’ın güçlü orduları
karşısında pek de uzun sürmez.
III. Tutmes M.Ö. 1477’de ordularıyla Mitanniler üzerine
yürüyerek uzun ve kanlı savaşlardan sonra Kadeş’i ele geçirir; sonra da
Fırat boylarına kadar ilerleyerek M.Ö. 1473’de Kuzey Suriye’yi kısa bir süre
denetimi altına alır. Mitanni büyükleri olan Mariannular, bu kanlı savaşlar
esnasında mağaralara kaçarlar. İşgal altındaki Mitanni kentlerinde, çıkan
isyânlardan dolayı Firavun bunları birkaç kez bastırmak zorunda kalır.
Böylece Kuzey Suriye ve tabiatıyla bölgemiz, kısmen Mısır
etkisinde kalır ve bu durum Mitanni Kralı Sauşşatar’ın (saltanatı M.Ö.
1440-1410) M.Ö. 1435’te Kuzey Suriye’yi ve bölgemizi tümüyle ele geçirmesine
kadar devam eder.
M.Ö. 1453 yılında Firavun’un Fırat’ı geçerek, Mitanni
başkenti Vaşşuganni’yi tehdit etmesi üzerine, Sauşşatar’ın onunla Suriye ve
Filistin’de Firavun’un hâkimiyetini ve her sene belirli bir vergi vermeyi
kabul etmek suretiyle bir anlaşma yapmış olduğu görülür. Bu olay
Mitanniler’in düşmanı olan Hititler’i oldukça sevindirir ve II.
Tuthaliya’nın (saltanatı M.Ö. 1460-1440) Firavun’u tebrik edip, ona
hediyeler ve elçiler göndermesine sebep olur.
Mitanniler’in Yeniden Canlanışı ve Fetihleri
Mitanni Kralı Sauşşatar, Firavun’un bölgeden uzaklaşmasını fırsat
bilerek, ülkesinin yaralarını sarmak ve ekonomik yönden ayakta durmasını
sağlamak için bütün gücüyle çalışır. M.Ö. 1435’de Harran üzerinden geçerek,
herhalde bu sıralarda Mitanniler ile Subarular’ın arası açılmış olmalı ki,
Subarular ülkesine yürür ve burayı ele geçirir.
Subarular ülkesini ele geçiren Sauşşatar, zaman geçirmeden
Assur üzerine yürür ve kenti ele geçirir. Assur prensliğinden I. Assurrabi
ve II. Assurnirari’nin bulunduğu bu zamanda Assur, Kas krallarının
etkisinden kurtulur, ancak bu kez de Mitanniler’e tabi olmak zorunda kalır.
Sauşşatar, Assur kentinden birçok kıymetli eşyalarla birlikte bir altın
kapıyı da ganimet olarak başkenti Vaşşuganni’ye götürür.
Sauşşatar’ın bu başarılı faaliyetinden sonra, Mitanniler’in
doğu sınırları Zağros Dağları’na kadar genişler. Kuzey Suriye’deki eski
denetim alanları olan Halep ve Kadeş bölgeleri de tekrar Mitanni
hâkimiyetine girer.
Hitit Tehlikesi ve Mitanni-Mısır İttifakı
Biraz rahatlama dönemine girmiş olan Mitanni Krallığının karşısına
tehdit olarak, bu kez de Hitit Krallığı çıkar. Nitekim uzun zamanlar kendi
hallerinde yaşayan Hititler tekrar güçlenmişler ve sınırlarından taşıp
Önasya’ya hakim olma emellerini gerçekleştirmeye başlamışlardı. Bir ara Kral
II. Tuthaliya Kuzey Suriye’ye yürümüş ve Halep’i zaptetmişti. Güneye doğru
genişleyen Hitit akınları, Firavunların Suriye ve Filistin’deki sınırlarını
yıkabilirdi. Sauşşatar da bu yeni ve tehlikeli durum karşısında Firavun’la
birleşme gereğini duyuyordu. Ayrıca Mitanniler’in doğu ve güneydoğu
sınırları da pek güvenilir görünmüyordu. Bu arada Assurlular intikam
savaşlarına hazırlanıyorlardı. Bütün bu tehlike ve tehditler karşısında
güçlü bir müttefike ihtiyaç duyan Mitanni kralı, Firavun II. Amenofis’e
(saltanatı M.Ö. 1436-1412) bir heyet göndererek kesin bir antlaşma, birleşme
ve işbirliği yapmak isteğini bildirir.
Mitanniler, M.Ö. 1411 yılında Hanigalbat’ın batısındaki
Kizzuvatna (Adana ve kuzey civarı) bölgesini zaptedip, topraklarını
genişletmek imkânına sahip olurlar.
Mısır ile Mitanniler arasında yapılan antlaşma, sonradan bu
iki hânedan arasında meydana gelen evlenmeler ve yapılan ticaret anlaşmaları
ile pekiştirilir. Sauşşatar’dan sonra Mitanni tahtına geçen I. Artatama
(saltanatı M.Ö. 1410-1400) Firavun IV. Tutmes ile dostluk ve barış
antlaşması imzalar ve kızını Firavuna eş olarak verir. Mitanni prensesi ile
evlenen Firavun, ona kraliçe ünvanını verir. Mitanni prensesi, IV. Tutmes’in
yerine geçecek olan III. Amenofis’i doğurmuştur. Firavun III. ve IV.
Amenofis’ler de birer Mitanni prensesi ile evleneceklerdir.
Mitanni Krallığın İkiye Bölünmesi
Mitanni Krallığı, Önasya’nın güçlü devletlerinden biri olmaya çalışırken, I.
Artatama’dan sonra tahta geçen oğlu II. Şuttarna’nın (saltanatı M.Ö.
1400-1385) ölümünden sonra, taht varisleri arasında mücâdeleler başlar ve
sonuçta, devletin arazisi varisler arasında paylaşılır. II. Artatama,
ülkenin kuzeybatı kısmını alarak burada başkenti Urfa (?) olan bağımsız bir
Hurri Krallığı kurar. Güneydoğu Anadolu bölgesinde de kardeşi Artaşumara
(saltanatı M.Ö. 1385-1380) Mitanni tahtına oturur.
Beş yıl sonra M.Ö. 1380’de, Uthi adlı bir isyâncı,
Artaşumara’yı öldürerek Mitanni tahtına henüz çocuk olan Tuşratta’yı
(saltanatı M.Ö. 1380-1350) oturtarak ülkenin idrâresini ele geçirir.
Tuşratta büyüdükten sonra, Uthi’yi ortadan kaldırarak babasının tahtı
üzerinde tek yetkili olarak hükmedecektir.
Hititler’in Mitanni Ülkesine Saldırıları
Hurri Kralı II. Artatama, düşmanları olan Hitit Kralı I.
Şuppiluliuma (saltanatı M.Ö. 1380-1345) ile birleşerek onun da yardımıyla,
kardeşi Tuşratta’nın üzerine yürür.
Hitit kralının Mitanni kralına haber göndermesine karşılık,
kral başkenti Vaşşuganni’den çıkmaz; Hitit ordusu oraya ilerleyince, Mitanni
askerleri tarafından yakılan ekinler ve kapatılan kuyular yüzünden, aç ve
susuz kalarak geri çekilmek zorunda kalır (M.Ö. 1380). Tuşratta, hezimete
uğrattığı Hitit ordusundan eline geçen ganimetlerden bir kısmını ve iki
Hitit esirini akrabası ve dostu olan Firavun III. Amenofis’e gönderir.
İlk saldırısı başarısızlıkla sonuçlanan I. Şuppiluliuma,
düşmanı olan bu ülkenin içişlerini her zaman dikkatle izlemiş ve patlak
veren bazı iç kavgaları kendi lehine kullanmak istemişti. Aslında Mitanni
sorunu şimdilik kolayca çözülebilecek bir sorun değildi.
Anadolu’daki güvenliği sağlamak ve siyasal alanlarda
güçlenmek amacına yönelik olarak, Mitanni ile Hitit ülkeleri arasında bir
tampon bölge oluşturan Kizzuvatna Kralı Şanuşşara ile bir andlaşma yapıp, bu
ülkeyi de yanına alan I. Şuppiluliuma’nın, Mitanni ülkesine ikinci bir sefer
düzenleyerek başkent Vaşşuganni’yi yağmaladığı görülür. Tuşratta, her
nedense kesin bir savaştan kaçınır ve bu durum Hitit kralının Kuzey
Suriye’yi yağmalamasına, Halep’i M.Ö. 1377 yılında tekrar Hitit hâkimiyetine
sokmasına sebep olur. Büyük bir hezimete uğrayan Tuşratta, istemiyerek de
olsa, Fırat’ın batı kısımlarını Hititler’e bırakmak zorunda kalır. Bu
dönemde Tuşratta için Hititler’den sonra ikinci bir potansiyel tehlike ise,
Assur kentinde filizlenmekteydi. Mitanni karşıtı olan gruplar güçlenmişler
ve Assur prensliğine Eriba-Adad’ı getirmişlerdi. Bu prens, göreve gelir
gelmez, Mitanni bağımlılığından kurtulmak için bütün gücüyle çalışmaya
başlamıştı.
Bize göre, Tuşratta esasen Hitit kralı ile zamanında iyi
ilişkiler içinde bulunmamıştır. Bu kötü ilişki, hiç beklemediği ve
hazırlıksız olduğu zamanlarda karşısında Hititler’in görmesine sebep
olmuştur. İhtimal ki Tuşratta, Hititler’in bu kadar güçleneceğini
düşünmemişti.
Firavun’un Mitanni’den Kız İstemesi
Mitanniler’in felaketlerle uğraştığı bir dönemde Firavun III. Amenofis, M.Ö.
1370 yılında Vaşşuganni’ye bir heyet göndererek, Tuşratta’nın kızı
Tadu-Hepa’yı evlenmek amacıyla ister. Tuşratta birçok mazeretler öne sürerek
buna razı olmaz. Devam eden ısrarlar ve uzayan yazışmalar sonucunda, bunu
kabul ederek kızı ile birlikte kıymetli eşyaları da Mısır’a gönderir.
Sonuçta; evlenme ve kız isteme ısrarlarına, Tuşratta’nın
istemeyerek de olsa rıza gösterdiğini görüyoruz. Tuşratta, belki aradaki
dostluğun bozulmaması ve mevcut ittifakın ortadan kalkmaması için, bunu
kabul etmek zorunda kalmıştır. İleride görüleceği üzere Firavunlar, hiçbir
zaman Mitanniler’e yardımda bulunmamışlar ve sonuçta bu ittifaktan, kız
almak suretiyle Mısırlılar kazançlı çıkmışlardır.
Hititlerin Son Saldırısı ve Mitanniler’in Hezimeti
Hitit Kralı I. Şuppiluliuma, Mitanniler’in bu durumdan
faydalanarak, hem ülkelerini ve hem de Suriye’yi ele geçirme projesini
uygulamaya koyar. Tuşratta, Mısır’dan yardım alamamasına rağmen, ülkesini
kâhramanca savunmaya niyetlidir. Hitit kralı, bir taraftan Tuşratta’nın
kardeşlerini, diğer taraftan da Lübnan bölgesindeki Sami-Amurru beylerini
elde etmeye çalışır. Sonunda bu faaliyetlerinde başarılı olur. Mitanni
prenslerinin ayaklandırılan menfaatleri, ülkedeki birliği ve gücü gevşetir.
Amurrular’ın durumu da Mısır’ın Suriye üzerindeki etkisini oldukça sarsar.
Kendi projesinin gerçekleşmesine yarayan bu gelişmeler
sonucunda, Mitanniler’e saldırıp son darbeyi vurma zamanının geldiğini gören
Hitit kralı, ordusunu harekete geçirir. Mitanni Kralı Tuşratta, dostu olan
Firavun IV. Amenofis’e ardı ardına gönderdiği mektuplarda ondan acilen
yardım ister. Ancak Firavun, kurmuş olduğu yeni dinle meşgul olduğundan,
kimse ile ilgilenecek bir durumda değildir. M.Ö. 1366’da başkent
Vaşşuganni’ye saldıran büyük Hitit ordusu karşısında bir şey yapmaya fırsat
bulamayan Tuşratta, hezimete uğrar ve kaçmak zorunda kalır. Mitanni
prenslerinden çoğu esir edilerek, Kapadokya’ya götürülür. Mitanniler
arasında çıkan kargaşalıklar esnasında Tuşratta oğullarından biri tarafından
öldürülür. Tuşratta’nın küçük oğlu Mattivaza da sadık ve fedakâr adamları
tarafından Babil’e kaçırılarak ölümden kurtarılır.
Bu hezimet üzerine Kargamış hariç, bütün Kuzey Suriye ve
bölgemiz Hitit Krallığı’nın hâkimiyetine girer.
Mattivaza’nın Hititler’e Bağlı Krallığı
Mattivaza’nın kendisine esir muamelesi yapılan Babil’den, yanındaki
adamları tarafından kaçırıldığı ve nice zorluklarla Anadolu’ya ulaşarak,
Hitit Kralı I. Şuppiluliuma’ya sığındığı görülür.
Usta siyâsetçi Hitit kralı, o sıralarda büyümekte olan Assur
Krallığı’nın gelecekte ülkesi için bir tehlike oluşturabileceği ihtimalini
göz önünde bulundurarak, Mattivaza’yı güzel bir şekilde karşılar ve ona
kızını da vererek Mitanni Krallığı’nı kendine bağlı bir tampon devlet
halinde yeniden kurar.
I. Şuppiluliuma’nın işini sağlama bağlamak için, Mattivaza
(saltanatı M.Ö. 1350-1320) ile M.Ö. 1350 yılında bir de antlaşma yaptığı
görülür. Yemin Tanrıları arasında yer alan Harranlı Sin (Ay) ve Şamaş
(Güneş)’ın da şahit tutulduğu bu antlaşmada Hitit Kralı şöyle der:
“Kral Tuşratta’nın oğlu Mattivaza’yı elinden tuttum ve onu
babasının tahtına oturtacağım. Kızımın hatırı ve büyük bir ülke olan Mitanni
mahvolmasın diye büyük Hitit Kralı, bu ülkeyi yeniden canlandırdı.
Tuşratta’nın oğlu Mattivaza’yı elinden tuttum ve kızımı ona eş olarak
verdim. Mattivaza kral olduğuna göre, Hitit ülkesi kralının kızı da Mitanni
ülkesinde kraliçedir. Sen ey Mattivaza, kızımın üzerine başka kadın alma!
Ona, başka bir kadın eşdeğer duruma gelmesin; kızımı ikinci kadın derecesine
indirme. Mattivaza, gelecekte benim oğullarımın gerçek kardeşi ve eşitidir.
Mattivaza’nın çocukları da benim çocuk ve torunlarımın eşiti olacaktır.
Hitit ve Mitanni ülkesinin halkı, gelecekte birbirlerine kötülük
etmeyeceklerdir.... Hitit ülkesi kralı savaşa giderse, Mitanni kralı da
onunla gidecektir. Mitanni’nin düşmanı olan Hitit’in de düşmanı olacaktır.
Hitit’in dostu olan Mitanni’nin de dostu olacaktır.”
Görüldüğü gibi, Hitit kralına adeta bağımlı bir duruma gelen
Mattivaza, Hattuşaş’tan gelen emre göre, hareket etmeye mecbur bırakılır. Bu
durum karşısında Mitanni Krallığı da doğal olarak gerilemeye ve çökmeye
başlar.
Kısa bir süre sonra Hitit kralı I. Şuppiluliuma oğlu
Piyassili’yi ve damadı olan Mattivaza’yı eski bir Mitanni kenti olan
Kargamış üzerine gönderip, orayı ele geçirmelerini sağlar. Bunlar daha sonra
Vaşşuganni üzerine giderken, bu arada Harran’ı da alarak kendilerine
bağlarlar. Harran’ın bu sıralarda kimlerin elinde bulunduğu bilinmiyor.
I. Şuppiluliuma’nın M.Ö. 1345 yılında bulaşıcı bir hastalık
sonucu ölmesi üzerine; Arzava, Kizzuvatna ve Mitanni gibi Hattuşaş’ın
egemenliğinde olan devletler, hâkimiyetleri ilan ederek istiklâllerini
tekrar kazanırlar.
Mitanni-Hanigalbat Ülkesinin Assur’a Tabi Oluşu
Assur Kralı I. Adad-Nirari (saltanatı M.Ö. 1307-1274), Hitit
etkisinin gittikçe arttığı Mitanni-Hanigalbat bölgesini ele geçirmek
amacıyla hazırlıklara başlar. Ancak Mitanni Kralı I. Şattuara (saltanatı
M.Ö. 1320-1300) daha önce davranıp Assurlular üzerine yürür. Ancak büyük
Assur gücüne yenilerek esir düşer (M.Ö. yak. 1305) ve ancak yapılan
görüşmeler sonucu her yıl vergi vermek suretiyle ülkesine dönebilir.
I. Adad-Nirari, Hanigalbat sorununu kesin bir şekilde çözmek
için son kez ordusuyla oraya yürür. Mitanni Kralı Vasaşatta (M.Ö.
1300-1280), Hitit Kralı III. Hattuşili’den (saltanatı M.Ö. 1275-1250), acil
yardım isterse de Hitit Kralı ona yüz vermez. Bölece Assur ordusu karşısında
tek başına kalan Vasaşatta, bütün kuvvetlerini Kargamış ile Harran
arasındaki İrridu denilen yerde toplayarak hazırlığını tamamlar. M.Ö. 1275
yılında yapılan savaşta yeniden Vasaşatta, ailesinin bütün fertleriyle
zincire vurularak Assur’a götürülür. Bu tarihten itibaren Mitanni Krallığı
tarihe karışır. Kısmen Hanigalbat ülkesi ve bölgemiz Assur’un hâkimiyetine
girer. Hanigalbat’ın tümünün ele geçirilmesi M.Ö. 1270 yılında Assur Kralı
I. Salmanassar (saltanatı M.Ö. 1274-1245) tarafından sağlanır. Hurri-Mitanni
aşiretleri ise, zamanla yurtlarına dolacak Samiler arasında eriyip
gideceklerdir.
Harran’daki konik evlerin, Hurri mimari geleneğinin günümüze
yansımış örnekleri olabileceğini tahmin etmekteyiz. Hurriler, atı besleme,
terbiye etme, evcilleştirme ve arabada kullanma konusunda oldukça ileri bir
tekniğe sahiptiler.
Anadolu’da, Hitit Krallığı’nın M.Ö. 1200 yıllarında
beklenmeyen bir zamanda birden bire yıkılması üzerine, Assurlular yeniden
batıya doğru ilerlemeğe başlamışlardı; ancak bu kez karşılarında Arâmiler
kalmıştı.
V) Arâmiler ve Assur Krallığı Dönemi (M.Ö. 1270-610)
Arâmi-Assur Çekişmesi Güneydoğu
Anadolu M.Ö. 1000 yıllarında büyük bir Arâmi göçüyle karşı karşıya kalır.
Arâmiler güneyden kalkıp büyük kentlere akın etmeye başlarlar. Sami
kavimlerinin üçüncü büyük göçünü oluşturan Arâmi göçleri uzun yıllar sürer;
nihayetinde Göçebe Arâmiler (Ahlamu Aramaye) Yukarı Mezopotamya’da birçok
Arâmi devleti kurmaya muvaffak olurlar. Bunlardan Bit-Adini, Urfa bölgesini
içine alıyordu.
Assurlular, batıya doğru ilerlemelerine engel olan
Arâmiler’in çoğalmalarını engellemek için birçok imha seferleri düzenlerler,
ancak başarılı olamazlar. Assur Kralı II. Adad-Nirari’nin (saltanatı M.Ö.
911-891), Fırat ve Dicle vadilerine yaptığı M.Ö. 894 yılındaki seferinde
Habur ırmağı yürüyüşü sırasında, Harran’ın önünden geçtiği, oradan vergi ve
haraç aldığı görülür.
III. Salmanassar (saltanatı M.Ö. 858-824), M.Ö. 875-855
yıllarında düzenlemiş olduğu üç seferde; Bit-Adini Devleti’ni ortadan
kaldırır ve civarıyle birlikte bölgemizi de bir Assur eyâleti durumuna
getirir. III. Salmanassar’ın ihtiyarlık döneminde Assur Devleti’ne isyân
eden kentlerin arasında Huzirina (Sultantepe) da bulunuyordu.
Urartu Krallığı’nın Bölgedeki Hezimeti
M.Ö. IX. yüzyılda Van Gölü civarında kurulmuş olan Urartu Krallığı,
sınırlarını kuzeyde Kafkas ötesine, doğuda kuzeybatı İran içlerine, batıda
Malatya çevresine, güneyde de Urfa-Halfeti yakınlarına kadar genişletmişti.
Urartu Krallığı ömrü olan 300 yıl boyunca Assur Devleti’nin en büyük rakibi
olmuştur. Urartu krallarından I. Şarduri (saltanatı M.Ö. 840-830) ve İşpuini
(saltanatı M.Ö. 830-810) bir müddet Yukarı Mezopotamya’yı hâkimiyetleri
altında tutmuşlardır. Kaynaklara göre III. Salmanassar, I. Şarduri’ye karşı
yedi kez sefer düzenlemiştir. Bu arada Assur Kralı V. Assur-Nirari’nin
(saltanatı M.Ö. 753-746) Arâmi asıllı Arpad Kralı Matti’el ile bir ittifak
anlaşması imzaladığı ve bu anlaşmada Harran kentinin koruyucusu olan Ay
Tanrısı Sin’in de şahit tutulduğu görülür.
Assur Kralı III. Tighlatpileser (saltanatı M.Ö. 745-727),
M.Ö. 743 yılında Urartu meselesini halletmek için ordusuyla batıya doğru
hareket ederek, dört Suriye ülkesi (Bit-Agusi, Melida [Malatya], Gurgum [K.
Maraş] ve Kummuhu [Kommagene, Adıyaman]) ile birleşmiş olan Urartu ordusunu,
Urfa’nın batısındaki Halfeti ilçesinin kuzeyinde yer alan ve Arpad (Tell
Rıfad) denilen yerde yapılan bir savaşta perişan ederek birçok esir alır.
Assur Krallığı’nın Bölgedeki Hakimiyeti
Bu zaferin sonucunda; Kuzey Suriye ve bölgemiz tekrar Assur’un
hâkimiyetine girer ve yöredeki tüm kent devletleri kralları; Assur’a vergi
ve haraç vermek zorunda kalırlar.
Harran ve çevresinin bu dönemde Bel-Pihati ünvanlı bir vali
tarafından yöneltildiği ve Till Barsip (Tell Ahmar) kentinde oturan Turtanu
adlı büyük vezire bağlı olduğu görülür. Urfa’nın 21 km. doğusunda bulunan
Duru kenti de ayrı bir idari bölge (Urasi’lik) olarak yöneltilir.
Assur Kralı Asarhaddon (saltanatı M.Ö. 680-669), M.Ö. 671
yılında Mısır’ın ele geçirilmesi ile sonuçlanan sefere giderken, Harran
kenti dışında bulunan ve sedirden yapılmış Ay Tanrısı Sin Tapınağı’na uğrar
ve ondan yardım diler. Zaferden sonra da tanrıyı ödüllendirmek için küçük
çapta restorasyonlar yapar.
Mezopotamya’nın en eski ve ünlü tanrısına ait tapınağın
yeniden yapılması, Asarhaddon’un oğlu Assurbanipal’in (saltanatı M.Ö.
668-626) döneminde gerçekleşir.
Harran’daki Tanrı Sin Tapınağı’nı yeniden yaptıran
Assurbanipal, bir yazıtında küçük kardeşi
Assur-etil-şame-irsitim-ballitsu’yu, Sin rahibi yaptığını şöyle anlatır:
“.... En küçük kardeşim Assur-etil-şame-irsitim-ballitsu’yu, Harran’da
oturan Sin’in huzurunda, İrigallu rahipliği için takdis ettim.”
VI) Keldâni (Yeni Babil), Med-Pers, Makedonya ve Seleukos
Krallıkları Dönemi (M.Ö. 610-132) Keldâni, Med ve
Pers İttifakı Assurlular’ın bu ezici güçleri,
Assurbanipal’in M.Ö. 626 yılındaki ölümünden sonra pek uzun sürmez. Assur’un
korkunç idaresi altında inleyen uluslar, intikam hırsıyla silaha sarılırlar.
Bunların başında İskitler, Keldâniler, Med ve Persler bulunur.
M.Ö. 614 yılında Med Kralı Keyaxares (saltanatı M.Ö.
635-584), Babilli Nabupolassar ile birleşerek, imparatorluğun eski başkenti
Kalhu’yu zapt ve tahrip eder. Bundan iki yıl sonra da, yine aynı iki kral
bir kısım göçebe İskitli’nin de desteğiyle imparatorluğun başkenti Ninova’ya
saldırırlar. Üç aylık bir kuşatmadan sonra, kenti ele geçirerek son kral
Sin-şar-işkun’u (saltanatı M.Ö. 623-612) öldürürler. İmparatorluk ülkesi
Medler ve Keldâniler arasında paylaşılır. Bu büyük yıkım ve kuşatmadan
kurtulan Assur ordularının bir bölümü, Harran’a gelip burayı Assur’un yeni
başkenti yaparak son Assur prensi Assuruballit’i de kral ilan ederler.
Ancak, bu yeni Assur Devleti iki yıl gibi kısa bir süre sonra, Medler’le
ortaklaşa hareket eden Babil Kralı tarafından tarih sahnesinden silinir. Bu
arada Harran’daki Tanrı Sin Tapınağı da Harran’ı ele geçiren istilacı Medler
tarafından tamamen yakılıp yıkılır.
Nabukadnezzar tahta geçtiği zaman, Keldani etkisi Sinear ile
Elam’ın Susa mıntıkasına ve Kuzey Suriye’ye ulaşmıştı. Assur kenti
Medler’in, Harran da Medler’e tabi Umman-Mandalar’ın elinde bulunuyordu.
Medler’in Bölgedeki Kısa Hakimiyeti
Med Kralı Keyaksares’in, Batı Anadolu’daki Lidya Krallığı ile Anadolu’yu
paylaşma pazarlığına oturacak kadar güç kazandığı görülür. Böylece batı
sınırlarını güvence altına alan Medler, doğuya yönelerek zayıf bir durumda
olan Urartu Krallığı’nı da kısa sürede çökertirler. Ancak sadece yağmacılık
ekonomisine dayanan Med üstünlüğü maalesef uzun ömürlü olamaz. Bu arada
Harran bölgesinin Keldani Krallığı’nın eline geçtiğini görüyoruz.
Harranlı bir rahibenin oğlu olduğu sanılan son Keldani Kralı
Nabuna’id (saltanatı M.Ö. 556-538), Pers Kralı Kyros (saltanatı M.Ö.
559-530) ile Medler’e karşı birleşir ve üç yıl sonra Medler’i yener.
Keldâniler’in Bölgedeki Kısa Hakimiyeti
Nabuna’id muhtemelen M.Ö. 550 yılında bir fırsatını bulup 54 yıldan
beridir harabe halinde bulunan Harran’daki Tanrı Sin Tapınağı’nı yeniden
restore ettirir (Bu restorasyon büyük çaplı olup ancak beş yılda
tamamlanabilmiştir) ve tapınak son şekliyle İslâm dönemine kadar ulaşır.
M.Ö. 540 yılında başlayan Pers saldırıları, bir yıl sonra
Kral Kyros’un Babil’e girmesiyle sonuçlanır ve Keldâniler (Yeni Babil)
Krallığı’da artık tarihe karışmış olur.
Persler’in Bölgedeki Hakimiyeti
Kaynaklara göre, Urfa ve Harran bu dönemde Babil ve Suriye Satraplığı’na
bağlanmış ve Satrap Gobryas’ın idaresine verilmiştir.
Bu dönemde bölgemizin dili olan Arâmi dili ve yazısı, Yakın
Doğu ve Anadolu’nun tümüne sahip olan Pers İmparatorluğu’nun resmi dili ve
yazısı olarak kabul edilmiştir.
Pers Kralı I. Darius (saltanatı M.Ö. 522-486) döneminde
bölgemiz Babylonia Satraplığı içine alınmıştır.
Persler, Fırat ile Dicle nehirleri arasındaki geniş ve
bereketli toprakları ekip biçerek bölgedeki ziraati canlandırırlar. İşlenen
bu arazileri de savaşlarda üstün başarı gösteren subaylara dağıtırlar. Bu
asker-soylular aynı zamanda yörenin yeni yöneticileri olurlar. Persler din
önderlerine de toprak bağışlayıp ayrıcalıklar tanıyarak, bunların
kendilerinden yana tutum almalarını sağlarlar, ancak kıyılardaki eski koloni
kentlerine söz geçiremeyen merkezi Pers yönetimi, bu kentlerde biriken
ticaret gelirlerinden yoksun kalınca, imparatorluk ekonomik bunalım içine
düşer. Bu fırsatı değerlendiren Makedonya Krallığı, İskender önderliğinde
Anadolu’ya girer. Pers orduları önce M.Ö. 334’te, ardından da M.Ö. 332’de
Hatay’ın İssos (Dörtyol) yakınlarında yenilince Urfa’yı da içine alan
Güneydoğu Anadolu bölgesi Makedonyalılar’ın eline geçer.
Makedonyalılar Urfa Bölgesinde Bu
dönemde Urfa bölgesinin Osrhoene adıyla çağrıldığını, bölgemiz ve
Mezopotamya’nın Yunan kültürüyle tanıştığını görüyoruz. Birçok Makedonyalı
ve Yunan asıllı ahali ve tüccar bölgeye yerleşir ve bu arada Harran
“Mygdonia” adını alarak buradaki tanrılara Yunanca isimler verilir. Böylece
Doğu ve Yunan kültürleri arasında meydana gelen kaynaşma sonucu Hellenizm
kültürü bölgeye hakim olur. Bu kültürde yine Arâmi dili ve kültürünün önemli
bir etkisi görülür. İleride görüleceği gibi, Urfa zamanla Hıristiyanlığın en
önemli merkezlerinden biri haline gelirken, Harran putperest ve Hellenizm
kültürün en büyük merkezlerinden biri olmaya devam edecek ve bundan dolayı
kilise babaları tarafından “Putperest Kenti” anlamına gelen “Hellenopolis”
adını alacaktır.
Yunan kültürünü benimseyen bölgemiz ahalisi Arâmiler, bu
kültürü daha sonra Araplar’a aktarma görevini de üsteleneceklerdir.
İskender, Güneybatı Asya’ya doğru fetihlerini sürdürürken
Güneydoğu Anadolu’yu generallerine bırakır. M.Ö. 13 Haziran 323 yılında
beklenmedik bir zamanda, bilinmeyen beri sebepten dolayı, genç yaşta ölmesi
üzerine, generaller arasında imparatorluğu paylaşma savaşları başlar.
Savaşların bitiminde yapılan antlaşmada satraplıkların değil de, bölgelerin
bölünmesine karar verilir. Yukarı Asya satraplıklarının bir bölümüyle
Babylonya’ya sahip olan General Seleukos Nikator (Galip) M.Ö. 306 yılında
krallığını ilan eder.
Seleukoslar’ın Bölgedeki Faaliyetleri
I. Seleukos Nikator, 5 yıl önce yapmış olduğu savaşlar neticesinde
topraklarını biraz olsun genişletmiş ve bu esnada Harran’a da uğramıştı.
Seleukos Nikator bu başarılı faaliyetleriyle Pers İmparatorluğu’nun
kalıntıları üzerine yükselecek olan yeni bir devletin temelini atmış oluyor
ve başkentini de Babylonya’dan Dicle kıyısında kurduğu Seleukeia kentine
taşıyordu.
Urfa, bu dönemde Arâmiler tarafından Urhay olarak
çağrılıyordu. M.Ö. 302 yılında I. Seleukos Nikator tarafından eski bir
yerleşim alanının kalıntıları üzerine yeniden kurulan Urfa, “Suları bol”
anlamına gelen “Edessa” ismini alır. Edessa o dönemde Makedonya’nın
başkentinin adı idi; ancak Urfa’nın o dönemde sulak oluşu ve yeşilliğinin
bolluğundan dolayı Edassa’ya benzediği için bu isim verilir.
Bu tarihlerde Mezopotamya’da Edessa’dan başka birçok askeri
koloniler ve kentler kurulur. Bunlardan birkaçı Osrhoene (civarıyla birlikte
Urfa bölgesi) bölgesinde bulunuyordu. Kurulmuş olan bu kentlerden Karrai
(Harran), Makedonopolis (Birecik), Nikephorion (Rakka) ve Anthemusia (Suruç)
bölgemiz için oldukça önemli idiler.
Seleukos Kralı II. Antiokhos Teos, M.Ö. 261 yılında tahta
geçtiğinde doğudaki eyâletler merkezden ayrılmış, buralarda Parth ve
Baktriyan krallıkları kurulmuştu.
III. Suriye Savaşı olarak anılan savaşlar esnasında, Mısır
Firavunu Ptolemaios Evergetes Seleukos ordusunu yenerek Fırat’ı aşar,
Mezopotamya’ya girerek kuzeye doğru ilerler. M.Ö. 245 yılında Urfa bölgesini
de ele geçirir. Seleukos Kralı Kallinikos, ancak kuzey komşusu Pontus Kralı
ile anlaşarak Antakya ve Urfa yörelerini geri alabilir. Bu olaydan sonra
Seleukoslar’ın Akdeniz kıyılarındaki üstünlükleri de sona erer.
M.Ö. 140 yılında Zagros Dağları civarında yapılan Parthlar
ve Seleukoslar çarpışması sonucunda Seleukoslar İran ve Mezopotamya’yı
kaybederler ve başkentlerini Antakya’ya taşırlar.
Bu dönemde Urfa’daki Balıklıgöl, Seluk Gölü ve daha sonra
Seleukos Gölü olarak bilinir.
M.Ö. 132 - M.S. 639
I) Osrhoene (Edessa) Krallığı Dönemi (M.Ö.
132-M.S.244) Seleukoslar’ın giderek zayıflaması
sonucu, Urfa bölgesindeki etkilerinin azalmasını fırsat bilen, belki de
bölgedeki otorite yetersizliğini değerlendiren Arâmi asıllı Süryaniler,
aşiret reisi Aryu (Arslan) önderliğinde Osrhoene Krallığı’nı ilan ederler
(M.Ö. 132). Böylece Urfa bölgesi tarihte ilk kez kendine özgü bir krallığa
kavuşmuş olur. Başkent ise merkezi Urfa olan Edessa idi. Yunanlı tarihçiler
bu krallara Phylark veya Topark yani “Kent Kralı” diyorlardı.
Roma Ordusunun Hezimeti
M.Ö. 53 yılında Romalı General Crassus, Parthlar’a karşı zafer
kazanmak amacıyla Suriye’ye gelir. Civarda birkaç kenti zapteder ve bazı
birlikleri yenmek suretiyle imparator ünvanını almak için acelece Fırat’ı
geçer ve Rakka üzerinden Harran’a doğru giderken, Part süvarileri tarafından
Harran’da etrafı çevrilir. Tuzağa düşürülen Roma ordusu büyük kayıp verir ve
General Crassus da esir düşer. 50.000 kişilik Roma ordusundan pek azı
kaçarak Fırat boylarına ulaşır.
Hıristiyanlığın Kabul Edilmesi ve Abgar Efsânesi
M.Ö. 4 ile M.S. 7 tarihleri arasında ilk kez 10
yıl hüküm süren V. Abgar’ın 13-50 yılları arasındaki 37 yıllık ikinci
saltanat devresinin Hıristiyanlık tarihi açısından çok önemli bir yeri
vardır. Hıristiyanlık gelmeden önce, bütün Mezopotamya halkı ilâhi sistemi
reddetmiş ve atalarının dini olan putperestliğe geri dönmüşlerdi. Ay, güneş,
yıldız ve gezegenlere tapıyorlar; bundan başka kendilerinin çıkarmış
oldukları birçok şeye tanrılık isnad ederek tapınıyorlardı. Bu inanç -Ay
Tanrısı Sin inancı- Urfa bölgesinde de hakim idi. Bu döneme ait inanç
motiflerini ve yazılarının Urfa’nın 65 km. güneydoğusundaki antik Soğmatar
kendinde görebilmek mümkündür.
Efsaneye göre; V. Abgar ilk Hıristiyan kraldır ve
Hz. İsa’nın ölümünden hemen sonra, Hıristiyanlığı kabul etmiş ve kendi
halkına da benimsetmiştir. Bu konu ile ilgili efsane şöyledir. Edessa Kralı
V. Abgar Ukama, o sıralar cüzzam hastalığına yakalanmış ve bundan dolayı
oldukça ızdırap çekiyordu. Kral, Hz. İsa’nın hastaları iyileştirdiğini
duymuştu; ancak çok hasta olduğundan dolayı bizzat Kudüs’e gidemiyordu.
Hannan adındaki bir kuryesini, ona inandığını ve yeni dinini öğrenmek
istediğini belirten bir mektupla Hz.İsa’ya gönderir ve onu Urfa’ya davet
eder. Bu kurye aynı zamanda becerikli bir ressamdır. Hannan, Hz. İsa’ya
götürdüğü mektubu sunduktan sonra yüksek bir yere çıkararak onun portresini
yapmayı dener, ancak bir türlü başarılı olamaz. Bunu sezen Hz. İsa, yüzünü
yıkar ve kendisine uzatılan bir mendille yüzünü silip Hannan’a verir. Hz.
İsa’nın yüzünün resmi, mendile çıkmıştır. Hannan bir mektupla birlikte bu
mendili de alarak Edessa’ya döner.