URFA ADININ KAYNAĞI :

   Kamusü'l Alam'a göre Urfa'nın eski adı "ur" ya da "Urelkeldaniyn" olup Büyük İskender'in fethinden sonra Mekadonyalılar bu şehri vatanlarındaki "Edessa" yani "Vodina" kasabasına benzeterek bu adla ve "akarsuları güzel" anlamıyla "Kaliroe" olarak adlandırmışlar, Araplar da "Kaliroe" den galat olarak "Ruha" olarak ad vermişlerdir.    Fikret Işıltan'a göre İslam döneminde Diyarı Mudar olarak da adlandırılan bölgedeki Urfa'ya Osrhoene Krallığı döneminde verilen "Osrhoene" adının, Urf şehrinin Makedonyalılar tarafından "Edessa" adıyla yeniden kuruluşundan, önceki Süryanice "Urhai/Orhai" veya Arapça "Er-Ruha"'nın Latinleştirilmiş biçimi olduğu sanılmaktadır. Halep salnamelerine göre şehre kısa bir süre (Antiokya/Antakya) adı verilmişse de Prof. Segal'e göre M.Ö. 163'te ölen IV. Antiochus'un sikkeleri üzerindeki (Antioch Callirohae), başka bir kente de ait olabilir. Bir efsaneye göre ise Urfa adı Nemrut'un diğer bir adı olan ve 'Sulak yerde bulunan' anlamına gelen Hewya oğlu "Urhai" den gelmektedir.    Urhai'nin 'güzel akarsular şehri' anlamı, Edessa'nın Makedonya'daki Edhessaisos ırmağının kenarındaki şehir ve bu kentin sonradan aldığı ad Vodina'nin Makedonca su anlamına gelmesi, Kalliroe'nin 'çeşme' ya da 'akarsuları güzel' anlamı belli olduğuna göre Urfa adının kaynağı konusunda henüz bir sonuca ulaşılamamışsa da bütün rivayetlerin 'su' ya çıktığı tartışmasızdır.

PEYGAMBERLER ŞEHRİ ŞANLIURFA

   Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin Orta Fırat Bölümü'nde bulunan Şanlıurfa, doğuda
Mardin, kuzeydoğuda Diyarbakır, kuzey batıda Adıyaman, batıda Gaziantep ve güneyde Suriye toprakları ile çevrelenmiş bir sınır şehridir.Şanlıurfa, coğrafi özelliği nedeniyle üzerinde birçok bağımsız devlet ve beyliğin kurulmuş olduğu, değişik kültürel oluşumların kaynaştığı bir yerleşim olmuştur. Gerek tarihinin başladığı ilkçağlarda ve gerekse diğer devirlerde Şanlıurfa, hemen her zaman Doğu ile Batı kültürleri arasında bir köprü olmuştur. Doğu' ya Batı' ya bağlayan ticari ve askeri yolların buradan geçmesi Şanlıurfa'ya geçmiş dönemlerde büyük önem kazandırmıştır. Bu tarihi şehrin, ilk kuruluşu hakkında kesin bilgiler yoktur. Meşhur Arap tarihçisi Ebul Faraç'a göre Şanlıurfa, Nuh Tufanı'ndan sonra yeryüzünde kurulan ilk yedi yerleşim merkezinin ilki ve en önemlisidir. Hz. Adem (A.S.)'ın çiftçilik yaptığı, Hz. İbrahim Halil, Hz. Eyyüp, Hz. Şuayp, Hz. Elyasa gibi peygamberlerin yaşadığı bu bölge bugün "Peygamberler Şehri" diye anılmaktadır. Hatta Hıristiyanlar, Hz. İsa'nın mendilinin Şanlıurfa'da bulunmuş olmasından dolayı buraya Dir-Mesih adını vermişlerdir. Şanlıurfa'nın yüzyıllar boyu ayakta durmuş olması, manevi bir himayenin eseri olsa gerektir.

ÇAĞLARDA ŞANLIURFA :

M.Ö. XXV. yy. - M.Ö. 132

Urfa’nın 20 km. doğusundaki Örencik Köyü yakınlarında bulunan Göbekli Tepe’de 1996 yılında başlayan ve önümüzdeki yıllarda da devam edecek olan arkeolojik kazılarda, dünyanın ilk tapınak tepesi tespit edilmiştir. Elde edilen bulguların Cilalı Taş Devri’ne (M.Ö. 9000’lere) ait olduğu tarihlenmiştir. Buna göre Urfa, şu anda 11000 yıllık bir tarihe sahip tir. Adı geçen yerdeki kazıların sona ermesinden sonra belki bu tarih daha da eskilere gidecektir.

Bu yazıda, M.Ö. XXV. yüzyıldan başlayarak, çivi yazılı kaynaklar göz önünde bulundurulmak suretiyle Urfa’nın yaklaşık 4500 yıllık yazılı bir tarihi özetlenmiştir. Göbekli Tepe hakkındaki geniş bilgi, kitabın Mimari bölümünde verilmiştir.

I) Ebla Krallığı Dönemi (M.Ö. XXV. yy.)
Ele geçen eski belgelere göre; Urfa bölgesi kısmen M.Ö. XXV. yüzyılda Kuzey Suriye’de Halep yakınlarında kurulmuş Ebla Krallığı’nın hâkimiyetine girmiştir. Bizce bölgenin tarihini de şimdilik bu dönemden başlatmak gerekir.
M.Ö. 2500 yıllarına ait Ebla Krallığı’nın merkezi Ebla’da (Tell el-Mardikh) yapılan arkeolojik kazılarda bulunan çivi yazılı arşivlerde, adı geçen krallığa bağlı olarak, Harran’ın bu dönemde Zugalum adındaki bir kraliçe tarafından yönetildiğini görmekteyiz.
Bu dönemde Urfa’nın durumunu veya adını şimdilik bilemiyoruz. Bununla birlikte tabletlere göre, Kuzey Suriye’de geniş ve işlek bir ticaret ağı bulunuyordu. Ancak bölgenin en eski tarihi dönemine ait elimizdeki bilgiler şimdilik çok azdır.
II) Akkad Krallığı Dönemi (M.Ö. XXIII. yy-XXI. yy.)
Mezopotamya tarihinde kurulmuş ilk devlet olan Akkad Krallığı (M.Ö. 2350-2150), gittikçe güçlenerek Kuzey Suriye, Güneydoğu Anadolu ve Kilikya bölgelerini bir dönem hâkimiyeti altında tutmuştur.
Akkad Kralı I. Sargon (saltanatı M.Ö. 2340-2284), Amanos ve Toroslar’a doğru bir sefer düzenlerken bölgemizin de içinde bulunduğu Kuzey Suriye’yi ele geçirerek, Akkad Krallığı’nın hâkimiyetine katmıştır.
I. Sargon’dan bir süre sonra, tahta geçen torunu Naram-Sin’in (saltanatı M.Ö. 2260-2220) Kuzey Mezopotamya’daki Subartu (Irmaklararası; Fırat ile Dicle arası olup daha çok Kuzey Suriye’yi ifade eder) ülkesini çeşitli düşman unsurlara karşı savunduğu görülür. Ona ait kitabeli bir bazalt zafer steli de Diyarbakır’ın Pir Hüseyin köyünde bulunmuştur. Urfa merkez Konuklu (Kazane) Köyü’nde yapılan kazılarda, ilk Tunç Çağı tabakasında bulunan üç çivi yazılı tabletten ikisi, Eski Babil dönemine ait mektup, diğeri ise Akkadça çivi yazılı olup, Akkad alfabesini öğretmektedir. Yukarıda bahsedilen stel ve çivi yazılı tablet, Akkad Krallığı’nın bölgemizi de hâkimiyet sınırlarına katmış olduğunu göstermektedir.
Akkad Krallığı, İran’ın batısındaki Zagros Dağları’nda devlet kuran Gutiler’in istilâsı ile başlayan savaşlar neticesinde yaklaşık M.Ö. 2150 yılında tarihe karışır.
III) III. Sumer-Ur Hanedanı ve Eski Babil Krallığı Dönemi (M.Ö. XXI?)
Kaynaklara göre Akkad döneminden sonra, bölgemizi de içine alan Anadolu’nun bir kısmı, III. Sumer-Ur Hanedanı (M.Ö. 2060-1960)’nın hâkimiyetine girmişti. Anadolu ve bölgemiz ahalisi bunların kültürlerinden oldukça etkilenmişler ve yazılarını bile kullanmışlardır.
Eski Babil Krallığı’nın ünlü Kralı Hammurabi’nin (saltanatı M.Ö. 1728-1686), Mari (Tell Hariri, Suriye’de Fırat üzerinde) bölgesiyle Assur ili de dahil olmak üzere, bütün Subartu’yu, Elam’ı ve civardaki bütün ülkeleri zaptettiği bu başarısının kendisine, “Sümer-Akkad Kralı, Dört İklim Hükümdârı ve Cihan İmparatoru” gibi ünvanları kazandırdığı bilinir. Maalesef bu döneme ait bilgilerimiz de çok azdır.
IV) Hurri-Mitanniler ve Hitit Krallıkları Dönemi (M.Ö. 2000-1270)
Güneydoğu Anadolu’nun En Eski Ahalisi Hurriler
Hurriler, M.Ö. 2000 yıllarından itibaren, kuzeyde Kafkaslar’dan güneyde Suriye ve Yukarı Mezopotamya’ya, batıda Toroslar’dan, doğuda İran’daki Zagros Dağları’nın ötesindeki Urmiye Gölü’ne kadar uzanan oldukça geniş bir coğrafik alana yerleşmişlerdi. Ancak, bu tarihlerde henüz siyâsi bir teşekkül oluşturmamışlardı.
Hurri, Babilcede “Mağara” demektir. Urfa bölgesinde birçok mağaranın bulunduğu ve Hurri kentinin de bugünkü Urfa’nın yerinde bulunduğu tahmin edilir. Ancak bu bilgi henüz teyit edilememiştir.
Bölgede Hurriler’e ait herhangi bir tablet ya da sanat eseri bulunmamış olması dikkat çekicidir. Bunun sebebinin de arkeolojik kazıların Urfa’nın güney veya güneydoğusunda değil de kuzeyinde yapılmasına bağlıyoruz.
M.Ö. 1800 yıllarında başkent Hattuşaş (Boğazköy) olmak üzere Anadolu’da bir devlet kuran Hititler, ekonomik güçlerini arttırmak ve daha geniş topraklara sahip olmak amacıyla Kuzey Suriye’ye seferler düzenlemişler. Ancak daha çok Hatay bölgesine yapılan bu seferlerde bölge ahalisi Hurriler’le karşılaşmamışlardır. Hitit Kralı I. Hattuşili (saltanatı M.Ö. 1660-1630) Kuzey Suriye’ye yönelik son askeri harekâtı esnasında Kargamış ve Halpa’yı (Halep) ele geçirmeye çalışırken, Hurriler’in adı geçen kentleri savunma yönünden desteklemesi sonucu başarısızlığa uğrayarak, geri çekilmek zorunda kalır. Bu başarısızlığın sebebi; Hurriler’in sahip olduğu atlı arabalardır. Henüz savaşlarda atlı araba kullanmayan civardaki topluluklar, Hurriler’in atlarla süratli bir şekilde hücumları karşısında oldukça şaşırırlar.
Hititler’in Kuzey Suriye’ye Yayılma Faaliyetleri
I. Hattuşili’nin yerine geçen oğlu I. Murşili (Saltanatı M.Ö. 1630-1600) Kuzey Suriye’deki yayılma siyasetinin ilk hedefi olarak, önce Halep’i ele geçirir. Bu arada Güneydoğu Anadolu bölgesindeki Hurri prensleri bu süper güce karşı koyamayıp geri çekilirler. Halep’ten sonra Suriye’deki Mari krallıklarını da ortadan kaldıran I. Murşili’ye artık Babil yolu görünür. M.Ö. 1605 yılında Fırat’ı izleyerek güneye iner ve Babil önlerine ulaşır. Bölgeden oldukça uzakta cereyan eden ve Mezopotomya tarihinin seyrini değiştiren bu olay sonucunda, muhteşem kent zapt ve yağma edilerek alınan ganimetlerle Anadolu’ya dönülür.
I. Murşili’nin M.Ö. 1600 yılında öldürülmesi üzerine Hitit Krallığı’nın bocalama dönemine girdiği görülür. Tahta geçen I. Hantili (saltanatı M.Ö. 1600-1570) yeni askeri seferler düzenleyerek Kuzey Suriye’deki Hitit etki alanını elde tutmaya çalışırsa da bunda başarılı olamaz. Hurriler Anadolu’ya girerler ve kendi etkilerini arttırarak güçlenirler, Hitit sarayını basarak Kraliçe Harapşili ile birkaç prensi de öldürürler. Bu felâkete bağlı olarak, Hitit ülkesinde kavgalar ve kargaşalar uzun süre devam eder.
Hurriler’in İkiye Ayrılması
Bölgemiz ahalisi Hurriler’in gittikçe güçlenerek, ırkdaşları olan Subaru aşiretlerini de hâkimiyetleri altına alarak; batıda Akdeniz’e, doğuda Kerkük bölgesine, güneyde ise Ken’an iline kadar yayıldıkları görülür.
Yaklaşık M.Ö. 1500-1450 yıllarında Hurriler, biri Hurri diğeri Mitanni adında iki konfederasyona ayrılırlar.
Bu dönemde Önasya’da büyük olaylar meydana gelir. Nereden geldikleri ve kimler oldukları henüz bilinmeyen Hiksoslar (Çoban Krallar) istilâsının bölgemizi ne derece etkilemiş olduğunu bilmiyoruz. Belki de Hiksoslar’ın müdâhalesi sonucu Hurriler ikiye ayrılmak zorunda kalmışlardı. Hiksoslar istilâsı; Hitit, Amurru, Assur ve Babil gibi devletlerin de sarsılmalarına sebep olur.
Mitanniler Kuzey Suriye’de
Mitanniler tarafından yazılmış bir tablete henüz rastlanmamıştır. Ancak komşu ülkelere ait arşivlerde XV. yüzyıldan itibaren bunların güç ve hırslarını anlatan belgeler bulunmuştur. Kerkük tabletlerinde kendileri tarafından “Maiteni” şeklinde, Mısır belgelerinde ise “Mitan” ve “Mitanni” adlarıyla bahsedilmektedir. Mitanni ülkesine Mısırlılar ve Suriyeliler “Naharina (İki nehir arası), Asurlular ise “Hanigalbat” adını veriyorlardı.
“Bereketli Hilal” bölgesinde kurulan Mitanni Krallığı, bugünkü Ceylanpınar civarında bulunduğu sanılan Vaşşuganni kentini başkent yapar. Mitanni Krallığı daha sonra Hurri Krallığı aleyhine güçlenerek gelişir ve M.Ö. XIV. yüzyıl sonlarında, tamamiyle onun yerine geçer. Bu arada Kargamış, Harran, Urfa, Halep ve Antakya gibi kentler Mitanni hâkimiyetine girerler.
Mitanniler ülkesi, o dönemin dünya siyaseti bakımından çok önemli stratejik bir bölge idi. Mezopotamya’dan Karadeniz’e, Akdeniz’e, Mısır’a ve buralardan yine Mezopotamya’ya giden yollar Mitanniler ülkesinden geçiyordu. Bu coğrafik durum Önasya’da Mitanniler’e büyük bir üstünlük kazandırmıştır. Mitanniler, daha sonra bu avantajı kullanıp, Mısır ve Hitit krallıkları arasında üçüncü bir güç durumuna gelmiştir.
Kuzey Suriye’de Mitanni-Mısır Mücâdelesi
Mitanniler, Mısırlılar’a karşı koyabilmek ve Suriye-Filistin hâkimiyetini Firavunlara kaptırmamak için civardaki küçük prenslikleri idâreleri altına alarak büyük bir ordu ile Mısır Firavunu III. Tutmes’in (saltanatı M.Ö. 1490-1436) ordularını Megiddo’da durdurmayı başarırlar. Ancak Mitanniler’in bu başarılarının ömrü, Mısır’ın güçlü orduları karşısında pek de uzun sürmez.
III. Tutmes M.Ö. 1477’de ordularıyla Mitanniler üzerine yürüyerek uzun ve kanlı savaşlardan sonra Kadeş’i ele geçirir; sonra da Fırat boylarına kadar ilerleyerek M.Ö. 1473’de Kuzey Suriye’yi kısa bir süre denetimi altına alır. Mitanni büyükleri olan Mariannular, bu kanlı savaşlar esnasında mağaralara kaçarlar. İşgal altındaki Mitanni kentlerinde, çıkan isyânlardan dolayı Firavun bunları birkaç kez bastırmak zorunda kalır.
Böylece Kuzey Suriye ve tabiatıyla bölgemiz, kısmen Mısır etkisinde kalır ve bu durum Mitanni Kralı Sauşşatar’ın (saltanatı M.Ö. 1440-1410) M.Ö. 1435’te Kuzey Suriye’yi ve bölgemizi tümüyle ele geçirmesine kadar devam eder.
M.Ö. 1453 yılında Firavun’un Fırat’ı geçerek, Mitanni başkenti Vaşşuganni’yi tehdit etmesi üzerine, Sauşşatar’ın onunla Suriye ve Filistin’de Firavun’un hâkimiyetini ve her sene belirli bir vergi vermeyi kabul etmek suretiyle bir anlaşma yapmış olduğu görülür. Bu olay Mitanniler’in düşmanı olan Hititler’i oldukça sevindirir ve II. Tuthaliya’nın (saltanatı M.Ö. 1460-1440) Firavun’u tebrik edip, ona hediyeler ve elçiler göndermesine sebep olur.
Mitanniler’in Yeniden Canlanışı ve Fetihleri
Mitanni Kralı Sauşşatar, Firavun’un bölgeden uzaklaşmasını fırsat bilerek, ülkesinin yaralarını sarmak ve ekonomik yönden ayakta durmasını sağlamak için bütün gücüyle çalışır. M.Ö. 1435’de Harran üzerinden geçerek, herhalde bu sıralarda Mitanniler ile Subarular’ın arası açılmış olmalı ki, Subarular ülkesine yürür ve burayı ele geçirir.
Subarular ülkesini ele geçiren Sauşşatar, zaman geçirmeden Assur üzerine yürür ve kenti ele geçirir. Assur prensliğinden I. Assurrabi ve II. Assurnirari’nin bulunduğu bu zamanda Assur, Kas krallarının etkisinden kurtulur, ancak bu kez de Mitanniler’e tabi olmak zorunda kalır. Sauşşatar, Assur kentinden birçok kıymetli eşyalarla birlikte bir altın kapıyı da ganimet olarak başkenti Vaşşuganni’ye götürür.
Sauşşatar’ın bu başarılı faaliyetinden sonra, Mitanniler’in doğu sınırları Zağros Dağları’na kadar genişler. Kuzey Suriye’deki eski denetim alanları olan Halep ve Kadeş bölgeleri de tekrar Mitanni hâkimiyetine girer.
Hitit Tehlikesi ve Mitanni-Mısır İttifakı
Biraz rahatlama dönemine girmiş olan Mitanni Krallığının karşısına tehdit olarak, bu kez de Hitit Krallığı çıkar. Nitekim uzun zamanlar kendi hallerinde yaşayan Hititler tekrar güçlenmişler ve sınırlarından taşıp Önasya’ya hakim olma emellerini gerçekleştirmeye başlamışlardı. Bir ara Kral II. Tuthaliya Kuzey Suriye’ye yürümüş ve Halep’i zaptetmişti. Güneye doğru genişleyen Hitit akınları, Firavunların Suriye ve Filistin’deki sınırlarını yıkabilirdi. Sauşşatar da bu yeni ve tehlikeli durum karşısında Firavun’la birleşme gereğini duyuyordu. Ayrıca Mitanniler’in doğu ve güneydoğu sınırları da pek güvenilir görünmüyordu. Bu arada Assurlular intikam savaşlarına hazırlanıyorlardı. Bütün bu tehlike ve tehditler karşısında güçlü bir müttefike ihtiyaç duyan Mitanni kralı, Firavun II. Amenofis’e (saltanatı M.Ö. 1436-1412) bir heyet göndererek kesin bir antlaşma, birleşme ve işbirliği yapmak isteğini bildirir.
Mitanniler, M.Ö. 1411 yılında Hanigalbat’ın batısındaki Kizzuvatna (Adana ve kuzey civarı) bölgesini zaptedip, topraklarını genişletmek imkânına sahip olurlar.
Mısır ile Mitanniler arasında yapılan antlaşma, sonradan bu iki hânedan arasında meydana gelen evlenmeler ve yapılan ticaret anlaşmaları ile pekiştirilir. Sauşşatar’dan sonra Mitanni tahtına geçen I. Artatama (saltanatı M.Ö. 1410-1400) Firavun IV. Tutmes ile dostluk ve barış antlaşması imzalar ve kızını Firavuna eş olarak verir. Mitanni prensesi ile evlenen Firavun, ona kraliçe ünvanını verir. Mitanni prensesi, IV. Tutmes’in yerine geçecek olan III. Amenofis’i doğurmuştur. Firavun III. ve IV. Amenofis’ler de birer Mitanni prensesi ile evleneceklerdir.
Mitanni Krallığın İkiye Bölünmesi
Mitanni Krallığı, Önasya’nın güçlü devletlerinden biri olmaya çalışırken, I. Artatama’dan sonra tahta geçen oğlu II. Şuttarna’nın (saltanatı M.Ö. 1400-1385) ölümünden sonra, taht varisleri arasında mücâdeleler başlar ve sonuçta, devletin arazisi varisler arasında paylaşılır. II. Artatama, ülkenin kuzeybatı kısmını alarak burada başkenti Urfa (?) olan bağımsız bir Hurri Krallığı kurar. Güneydoğu Anadolu bölgesinde de kardeşi Artaşumara (saltanatı M.Ö. 1385-1380) Mitanni tahtına oturur.
Beş yıl sonra M.Ö. 1380’de, Uthi adlı bir isyâncı, Artaşumara’yı öldürerek Mitanni tahtına henüz çocuk olan Tuşratta’yı (saltanatı M.Ö. 1380-1350) oturtarak ülkenin idrâresini ele geçirir. Tuşratta büyüdükten sonra, Uthi’yi ortadan kaldırarak babasının tahtı üzerinde tek yetkili olarak hükmedecektir.
Hititler’in Mitanni Ülkesine Saldırıları
Hurri Kralı II. Artatama, düşmanları olan Hitit Kralı I. Şuppiluliuma (saltanatı M.Ö. 1380-1345) ile birleşerek onun da yardımıyla, kardeşi Tuşratta’nın üzerine yürür.
Hitit kralının Mitanni kralına haber göndermesine karşılık, kral başkenti Vaşşuganni’den çıkmaz; Hitit ordusu oraya ilerleyince, Mitanni askerleri tarafından yakılan ekinler ve kapatılan kuyular yüzünden, aç ve susuz kalarak geri çekilmek zorunda kalır (M.Ö. 1380). Tuşratta, hezimete uğrattığı Hitit ordusundan eline geçen ganimetlerden bir kısmını ve iki Hitit esirini akrabası ve dostu olan Firavun III. Amenofis’e gönderir.
İlk saldırısı başarısızlıkla sonuçlanan I. Şuppiluliuma, düşmanı olan bu ülkenin içişlerini her zaman dikkatle izlemiş ve patlak veren bazı iç kavgaları kendi lehine kullanmak istemişti. Aslında Mitanni sorunu şimdilik kolayca çözülebilecek bir sorun değildi.
Anadolu’daki güvenliği sağlamak ve siyasal alanlarda güçlenmek amacına yönelik olarak, Mitanni ile Hitit ülkeleri arasında bir tampon bölge oluşturan Kizzuvatna Kralı Şanuşşara ile bir andlaşma yapıp, bu ülkeyi de yanına alan I. Şuppiluliuma’nın, Mitanni ülkesine ikinci bir sefer düzenleyerek başkent Vaşşuganni’yi yağmaladığı görülür. Tuşratta, her nedense kesin bir savaştan kaçınır ve bu durum Hitit kralının Kuzey Suriye’yi yağmalamasına, Halep’i M.Ö. 1377 yılında tekrar Hitit hâkimiyetine sokmasına sebep olur. Büyük bir hezimete uğrayan Tuşratta, istemiyerek de olsa, Fırat’ın batı kısımlarını Hititler’e bırakmak zorunda kalır. Bu dönemde Tuşratta için Hititler’den sonra ikinci bir potansiyel tehlike ise, Assur kentinde filizlenmekteydi. Mitanni karşıtı olan gruplar güçlenmişler ve Assur prensliğine Eriba-Adad’ı getirmişlerdi. Bu prens, göreve gelir gelmez, Mitanni bağımlılığından kurtulmak için bütün gücüyle çalışmaya başlamıştı.
Bize göre, Tuşratta esasen Hitit kralı ile zamanında iyi ilişkiler içinde bulunmamıştır. Bu kötü ilişki, hiç beklemediği ve hazırlıksız olduğu zamanlarda karşısında Hititler’in görmesine sebep olmuştur. İhtimal ki Tuşratta, Hititler’in bu kadar güçleneceğini düşünmemişti.
Firavun’un Mitanni’den Kız İstemesi
Mitanniler’in felaketlerle uğraştığı bir dönemde Firavun III. Amenofis, M.Ö. 1370 yılında Vaşşuganni’ye bir heyet göndererek, Tuşratta’nın kızı Tadu-Hepa’yı evlenmek amacıyla ister. Tuşratta birçok mazeretler öne sürerek buna razı olmaz. Devam eden ısrarlar ve uzayan yazışmalar sonucunda, bunu kabul ederek kızı ile birlikte kıymetli eşyaları da Mısır’a gönderir.
Sonuçta; evlenme ve kız isteme ısrarlarına, Tuşratta’nın istemeyerek de olsa rıza gösterdiğini görüyoruz. Tuşratta, belki aradaki dostluğun bozulmaması ve mevcut ittifakın ortadan kalkmaması için, bunu kabul etmek zorunda kalmıştır. İleride görüleceği üzere Firavunlar, hiçbir zaman Mitanniler’e yardımda bulunmamışlar ve sonuçta bu ittifaktan, kız almak suretiyle Mısırlılar kazançlı çıkmışlardır.
Hititlerin Son Saldırısı ve Mitanniler’in Hezimeti
Hitit Kralı I. Şuppiluliuma, Mitanniler’in bu durumdan faydalanarak, hem ülkelerini ve hem de Suriye’yi ele geçirme projesini uygulamaya koyar. Tuşratta, Mısır’dan yardım alamamasına rağmen, ülkesini kâhramanca savunmaya niyetlidir. Hitit kralı, bir taraftan Tuşratta’nın kardeşlerini, diğer taraftan da Lübnan bölgesindeki Sami-Amurru beylerini elde etmeye çalışır. Sonunda bu faaliyetlerinde başarılı olur. Mitanni prenslerinin ayaklandırılan menfaatleri, ülkedeki birliği ve gücü gevşetir. Amurrular’ın durumu da Mısır’ın Suriye üzerindeki etkisini oldukça sarsar.
Kendi projesinin gerçekleşmesine yarayan bu gelişmeler sonucunda, Mitanniler’e saldırıp son darbeyi vurma zamanının geldiğini gören Hitit kralı, ordusunu harekete geçirir. Mitanni Kralı Tuşratta, dostu olan Firavun IV. Amenofis’e ardı ardına gönderdiği mektuplarda ondan acilen yardım ister. Ancak Firavun, kurmuş olduğu yeni dinle meşgul olduğundan, kimse ile ilgilenecek bir durumda değildir. M.Ö. 1366’da başkent Vaşşuganni’ye saldıran büyük Hitit ordusu karşısında bir şey yapmaya fırsat bulamayan Tuşratta, hezimete uğrar ve kaçmak zorunda kalır. Mitanni prenslerinden çoğu esir edilerek, Kapadokya’ya götürülür. Mitanniler arasında çıkan kargaşalıklar esnasında Tuşratta oğullarından biri tarafından öldürülür. Tuşratta’nın küçük oğlu Mattivaza da sadık ve fedakâr adamları tarafından Babil’e kaçırılarak ölümden kurtarılır.
Bu hezimet üzerine Kargamış hariç, bütün Kuzey Suriye ve bölgemiz Hitit Krallığı’nın hâkimiyetine girer.
Mattivaza’nın Hititler’e Bağlı Krallığı
Mattivaza’nın kendisine esir muamelesi yapılan Babil’den, yanındaki adamları tarafından kaçırıldığı ve nice zorluklarla Anadolu’ya ulaşarak, Hitit Kralı I. Şuppiluliuma’ya sığındığı görülür.
Usta siyâsetçi Hitit kralı, o sıralarda büyümekte olan Assur Krallığı’nın gelecekte ülkesi için bir tehlike oluşturabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak, Mattivaza’yı güzel bir şekilde karşılar ve ona kızını da vererek Mitanni Krallığı’nı kendine bağlı bir tampon devlet halinde yeniden kurar.
I. Şuppiluliuma’nın işini sağlama bağlamak için, Mattivaza (saltanatı M.Ö. 1350-1320) ile M.Ö. 1350 yılında bir de antlaşma yaptığı görülür. Yemin Tanrıları arasında yer alan Harranlı Sin (Ay) ve Şamaş (Güneş)’ın da şahit tutulduğu bu antlaşmada Hitit Kralı şöyle der:
“Kral Tuşratta’nın oğlu Mattivaza’yı elinden tuttum ve onu babasının tahtına oturtacağım. Kızımın hatırı ve büyük bir ülke olan Mitanni mahvolmasın diye büyük Hitit Kralı, bu ülkeyi yeniden canlandırdı. Tuşratta’nın oğlu Mattivaza’yı elinden tuttum ve kızımı ona eş olarak verdim. Mattivaza kral olduğuna göre, Hitit ülkesi kralının kızı da Mitanni ülkesinde kraliçedir. Sen ey Mattivaza, kızımın üzerine başka kadın alma! Ona, başka bir kadın eşdeğer duruma gelmesin; kızımı ikinci kadın derecesine indirme. Mattivaza, gelecekte benim oğullarımın gerçek kardeşi ve eşitidir. Mattivaza’nın çocukları da benim çocuk ve torunlarımın eşiti olacaktır. Hitit ve Mitanni ülkesinin halkı, gelecekte birbirlerine kötülük etmeyeceklerdir.... Hitit ülkesi kralı savaşa giderse, Mitanni kralı da onunla gidecektir. Mitanni’nin düşmanı olan Hitit’in de düşmanı olacaktır. Hitit’in dostu olan Mitanni’nin de dostu olacaktır.”
Görüldüğü gibi, Hitit kralına adeta bağımlı bir duruma gelen Mattivaza, Hattuşaş’tan gelen emre göre, hareket etmeye mecbur bırakılır. Bu durum karşısında Mitanni Krallığı da doğal olarak gerilemeye ve çökmeye başlar.
Kısa bir süre sonra Hitit kralı I. Şuppiluliuma oğlu Piyassili’yi ve damadı olan Mattivaza’yı eski bir Mitanni kenti olan Kargamış üzerine gönderip, orayı ele geçirmelerini sağlar. Bunlar daha sonra Vaşşuganni üzerine giderken, bu arada Harran’ı da alarak kendilerine bağlarlar. Harran’ın bu sıralarda kimlerin elinde bulunduğu bilinmiyor.
I. Şuppiluliuma’nın M.Ö. 1345 yılında bulaşıcı bir hastalık sonucu ölmesi üzerine; Arzava, Kizzuvatna ve Mitanni gibi Hattuşaş’ın egemenliğinde olan devletler, hâkimiyetleri ilan ederek istiklâllerini tekrar kazanırlar.
Mitanni-Hanigalbat Ülkesinin Assur’a Tabi Oluşu
Assur Kralı I. Adad-Nirari (saltanatı M.Ö. 1307-1274), Hitit etkisinin gittikçe arttığı Mitanni-Hanigalbat bölgesini ele geçirmek amacıyla hazırlıklara başlar. Ancak Mitanni Kralı I. Şattuara (saltanatı M.Ö. 1320-1300) daha önce davranıp Assurlular üzerine yürür. Ancak büyük Assur gücüne yenilerek esir düşer (M.Ö. yak. 1305) ve ancak yapılan görüşmeler sonucu her yıl vergi vermek suretiyle ülkesine dönebilir.
I. Adad-Nirari, Hanigalbat sorununu kesin bir şekilde çözmek için son kez ordusuyla oraya yürür. Mitanni Kralı Vasaşatta (M.Ö. 1300-1280), Hitit Kralı III. Hattuşili’den (saltanatı M.Ö. 1275-1250), acil yardım isterse de Hitit Kralı ona yüz vermez. Bölece Assur ordusu karşısında tek başına kalan Vasaşatta, bütün kuvvetlerini Kargamış ile Harran arasındaki İrridu denilen yerde toplayarak hazırlığını tamamlar. M.Ö. 1275 yılında yapılan savaşta yeniden Vasaşatta, ailesinin bütün fertleriyle zincire vurularak Assur’a götürülür. Bu tarihten itibaren Mitanni Krallığı tarihe karışır. Kısmen Hanigalbat ülkesi ve bölgemiz Assur’un hâkimiyetine girer. Hanigalbat’ın tümünün ele geçirilmesi M.Ö. 1270 yılında Assur Kralı I. Salmanassar (saltanatı M.Ö. 1274-1245) tarafından sağlanır. Hurri-Mitanni aşiretleri ise, zamanla yurtlarına dolacak Samiler arasında eriyip gideceklerdir.
Harran’daki konik evlerin, Hurri mimari geleneğinin günümüze yansımış örnekleri olabileceğini tahmin etmekteyiz. Hurriler, atı besleme, terbiye etme, evcilleştirme ve arabada kullanma konusunda oldukça ileri bir tekniğe sahiptiler.
Anadolu’da, Hitit Krallığı’nın M.Ö. 1200 yıllarında beklenmeyen bir zamanda birden bire yıkılması üzerine, Assurlular yeniden batıya doğru ilerlemeğe başlamışlardı; ancak bu kez karşılarında Arâmiler kalmıştı.
V) Arâmiler ve Assur Krallığı Dönemi (M.Ö. 1270-610)
Arâmi-Assur Çekişmesi
Güneydoğu Anadolu M.Ö. 1000 yıllarında büyük bir Arâmi göçüyle karşı karşıya kalır. Arâmiler güneyden kalkıp büyük kentlere akın etmeye başlarlar. Sami kavimlerinin üçüncü büyük göçünü oluşturan Arâmi göçleri uzun yıllar sürer; nihayetinde Göçebe Arâmiler (Ahlamu Aramaye) Yukarı Mezopotamya’da birçok Arâmi devleti kurmaya muvaffak olurlar. Bunlardan Bit-Adini, Urfa bölgesini içine alıyordu.
Assurlular, batıya doğru ilerlemelerine engel olan Arâmiler’in çoğalmalarını engellemek için birçok imha seferleri düzenlerler, ancak başarılı olamazlar. Assur Kralı II. Adad-Nirari’nin (saltanatı M.Ö. 911-891), Fırat ve Dicle vadilerine yaptığı M.Ö. 894 yılındaki seferinde Habur ırmağı yürüyüşü sırasında, Harran’ın önünden geçtiği, oradan vergi ve haraç aldığı görülür.
III. Salmanassar (saltanatı M.Ö. 858-824), M.Ö. 875-855 yıllarında düzenlemiş olduğu üç seferde; Bit-Adini Devleti’ni ortadan kaldırır ve civarıyle birlikte bölgemizi de bir Assur eyâleti durumuna getirir. III. Salmanassar’ın ihtiyarlık döneminde Assur Devleti’ne isyân eden kentlerin arasında Huzirina (Sultantepe) da bulunuyordu.
Urartu Krallığı’nın Bölgedeki Hezimeti
M.Ö. IX. yüzyılda Van Gölü civarında kurulmuş olan Urartu Krallığı, sınırlarını kuzeyde Kafkas ötesine, doğuda kuzeybatı İran içlerine, batıda Malatya çevresine, güneyde de Urfa-Halfeti yakınlarına kadar genişletmişti. Urartu Krallığı ömrü olan 300 yıl boyunca Assur Devleti’nin en büyük rakibi olmuştur. Urartu krallarından I. Şarduri (saltanatı M.Ö. 840-830) ve İşpuini (saltanatı M.Ö. 830-810) bir müddet Yukarı Mezopotamya’yı hâkimiyetleri altında tutmuşlardır. Kaynaklara göre III. Salmanassar, I. Şarduri’ye karşı yedi kez sefer düzenlemiştir. Bu arada Assur Kralı V. Assur-Nirari’nin (saltanatı M.Ö. 753-746) Arâmi asıllı Arpad Kralı Matti’el ile bir ittifak anlaşması imzaladığı ve bu anlaşmada Harran kentinin koruyucusu olan Ay Tanrısı Sin’in de şahit tutulduğu görülür.
Assur Kralı III. Tighlatpileser (saltanatı M.Ö. 745-727), M.Ö. 743 yılında Urartu meselesini halletmek için ordusuyla batıya doğru hareket ederek, dört Suriye ülkesi (Bit-Agusi, Melida [Malatya], Gurgum [K. Maraş] ve Kummuhu [Kommagene, Adıyaman]) ile birleşmiş olan Urartu ordusunu, Urfa’nın batısındaki Halfeti ilçesinin kuzeyinde yer alan ve Arpad (Tell Rıfad) denilen yerde yapılan bir savaşta perişan ederek birçok esir alır.
Assur Krallığı’nın Bölgedeki Hakimiyeti
Bu zaferin sonucunda; Kuzey Suriye ve bölgemiz tekrar Assur’un hâkimiyetine girer ve yöredeki tüm kent devletleri kralları; Assur’a vergi ve haraç vermek zorunda kalırlar.
Harran ve çevresinin bu dönemde Bel-Pihati ünvanlı bir vali tarafından yöneltildiği ve Till Barsip (Tell Ahmar) kentinde oturan Turtanu adlı büyük vezire bağlı olduğu görülür. Urfa’nın 21 km. doğusunda bulunan Duru kenti de ayrı bir idari bölge (Urasi’lik) olarak yöneltilir.
Assur Kralı Asarhaddon (saltanatı M.Ö. 680-669), M.Ö. 671 yılında Mısır’ın ele geçirilmesi ile sonuçlanan sefere giderken, Harran kenti dışında bulunan ve sedirden yapılmış Ay Tanrısı Sin Tapınağı’na uğrar ve ondan yardım diler. Zaferden sonra da tanrıyı ödüllendirmek için küçük çapta restorasyonlar yapar.
Mezopotamya’nın en eski ve ünlü tanrısına ait tapınağın yeniden yapılması, Asarhaddon’un oğlu Assurbanipal’in (saltanatı M.Ö. 668-626) döneminde gerçekleşir.
Harran’daki Tanrı Sin Tapınağı’nı yeniden yaptıran Assurbanipal, bir yazıtında küçük kardeşi Assur-etil-şame-irsitim-ballitsu’yu, Sin rahibi yaptığını şöyle anlatır: “.... En küçük kardeşim Assur-etil-şame-irsitim-ballitsu’yu, Harran’da oturan Sin’in huzurunda, İrigallu rahipliği için takdis ettim.”
VI) Keldâni (Yeni Babil), Med-Pers, Makedonya ve Seleukos Krallıkları Dönemi (M.Ö. 610-132)
Keldâni, Med ve Pers İttifakı
Assurlular’ın bu ezici güçleri, Assurbanipal’in M.Ö. 626 yılındaki ölümünden sonra pek uzun sürmez. Assur’un korkunç idaresi altında inleyen uluslar, intikam hırsıyla silaha sarılırlar. Bunların başında İskitler, Keldâniler, Med ve Persler bulunur.
M.Ö. 614 yılında Med Kralı Keyaxares (saltanatı M.Ö. 635-584), Babilli Nabupolassar ile birleşerek, imparatorluğun eski başkenti Kalhu’yu zapt ve tahrip eder. Bundan iki yıl sonra da, yine aynı iki kral bir kısım göçebe İskitli’nin de desteğiyle imparatorluğun başkenti Ninova’ya saldırırlar. Üç aylık bir kuşatmadan sonra, kenti ele geçirerek son kral Sin-şar-işkun’u (saltanatı M.Ö. 623-612) öldürürler. İmparatorluk ülkesi Medler ve Keldâniler arasında paylaşılır. Bu büyük yıkım ve kuşatmadan kurtulan Assur ordularının bir bölümü, Harran’a gelip burayı Assur’un yeni başkenti yaparak son Assur prensi Assuruballit’i de kral ilan ederler. Ancak, bu yeni Assur Devleti iki yıl gibi kısa bir süre sonra, Medler’le ortaklaşa hareket eden Babil Kralı tarafından tarih sahnesinden silinir. Bu arada Harran’daki Tanrı Sin Tapınağı da Harran’ı ele geçiren istilacı Medler tarafından tamamen yakılıp yıkılır.
Nabukadnezzar tahta geçtiği zaman, Keldani etkisi Sinear ile Elam’ın Susa mıntıkasına ve Kuzey Suriye’ye ulaşmıştı. Assur kenti Medler’in, Harran da Medler’e tabi Umman-Mandalar’ın elinde bulunuyordu.
Medler’in Bölgedeki Kısa Hakimiyeti
Med Kralı Keyaksares’in, Batı Anadolu’daki Lidya Krallığı ile Anadolu’yu paylaşma pazarlığına oturacak kadar güç kazandığı görülür. Böylece batı sınırlarını güvence altına alan Medler, doğuya yönelerek zayıf bir durumda olan Urartu Krallığı’nı da kısa sürede çökertirler. Ancak sadece yağmacılık ekonomisine dayanan Med üstünlüğü maalesef uzun ömürlü olamaz. Bu arada Harran bölgesinin Keldani Krallığı’nın eline geçtiğini görüyoruz.
Harranlı bir rahibenin oğlu olduğu sanılan son Keldani Kralı Nabuna’id (saltanatı M.Ö. 556-538), Pers Kralı Kyros (saltanatı M.Ö. 559-530) ile Medler’e karşı birleşir ve üç yıl sonra Medler’i yener.
Keldâniler’in Bölgedeki Kısa Hakimiyeti
Nabuna’id muhtemelen M.Ö. 550 yılında bir fırsatını bulup 54 yıldan beridir harabe halinde bulunan Harran’daki Tanrı Sin Tapınağı’nı yeniden restore ettirir (Bu restorasyon büyük çaplı olup ancak beş yılda tamamlanabilmiştir) ve tapınak son şekliyle İslâm dönemine kadar ulaşır.
M.Ö. 540 yılında başlayan Pers saldırıları, bir yıl sonra Kral Kyros’un Babil’e girmesiyle sonuçlanır ve Keldâniler (Yeni Babil) Krallığı’da artık tarihe karışmış olur.
Persler’in Bölgedeki Hakimiyeti
Kaynaklara göre, Urfa ve Harran bu dönemde Babil ve Suriye Satraplığı’na bağlanmış ve Satrap Gobryas’ın idaresine verilmiştir.
Bu dönemde bölgemizin dili olan Arâmi dili ve yazısı, Yakın Doğu ve Anadolu’nun tümüne sahip olan Pers İmparatorluğu’nun resmi dili ve yazısı olarak kabul edilmiştir.
Pers Kralı I. Darius (saltanatı M.Ö. 522-486) döneminde bölgemiz Babylonia Satraplığı içine alınmıştır.
Persler, Fırat ile Dicle nehirleri arasındaki geniş ve bereketli toprakları ekip biçerek bölgedeki ziraati canlandırırlar. İşlenen bu arazileri de savaşlarda üstün başarı gösteren subaylara dağıtırlar. Bu asker-soylular aynı zamanda yörenin yeni yöneticileri olurlar. Persler din önderlerine de toprak bağışlayıp ayrıcalıklar tanıyarak, bunların kendilerinden yana tutum almalarını sağlarlar, ancak kıyılardaki eski koloni kentlerine söz geçiremeyen merkezi Pers yönetimi, bu kentlerde biriken ticaret gelirlerinden yoksun kalınca, imparatorluk ekonomik bunalım içine düşer. Bu fırsatı değerlendiren Makedonya Krallığı, İskender önderliğinde Anadolu’ya girer. Pers orduları önce M.Ö. 334’te, ardından da M.Ö. 332’de Hatay’ın İssos (Dörtyol) yakınlarında yenilince Urfa’yı da içine alan Güneydoğu Anadolu bölgesi Makedonyalılar’ın eline geçer.
Makedonyalılar Urfa Bölgesinde
Bu dönemde Urfa bölgesinin Osrhoene adıyla çağrıldığını, bölgemiz ve Mezopotamya’nın Yunan kültürüyle tanıştığını görüyoruz. Birçok Makedonyalı ve Yunan asıllı ahali ve tüccar bölgeye yerleşir ve bu arada Harran “Mygdonia” adını alarak buradaki tanrılara Yunanca isimler verilir. Böylece Doğu ve Yunan kültürleri arasında meydana gelen kaynaşma sonucu Hellenizm kültürü bölgeye hakim olur. Bu kültürde yine Arâmi dili ve kültürünün önemli bir etkisi görülür. İleride görüleceği gibi, Urfa zamanla Hıristiyanlığın en önemli merkezlerinden biri haline gelirken, Harran putperest ve Hellenizm kültürün en büyük merkezlerinden biri olmaya devam edecek ve bundan dolayı kilise babaları tarafından “Putperest Kenti” anlamına gelen “Hellenopolis” adını alacaktır.
Yunan kültürünü benimseyen bölgemiz ahalisi Arâmiler, bu kültürü daha sonra Araplar’a aktarma görevini de üsteleneceklerdir.
İskender, Güneybatı Asya’ya doğru fetihlerini sürdürürken Güneydoğu Anadolu’yu generallerine bırakır. M.Ö. 13 Haziran 323 yılında beklenmedik bir zamanda, bilinmeyen beri sebepten dolayı, genç yaşta ölmesi üzerine, generaller arasında imparatorluğu paylaşma savaşları başlar. Savaşların bitiminde yapılan antlaşmada satraplıkların değil de, bölgelerin bölünmesine karar verilir. Yukarı Asya satraplıklarının bir bölümüyle Babylonya’ya sahip olan General Seleukos Nikator (Galip) M.Ö. 306 yılında krallığını ilan eder.
Seleukoslar’ın Bölgedeki Faaliyetleri
I. Seleukos Nikator, 5 yıl önce yapmış olduğu savaşlar neticesinde topraklarını biraz olsun genişletmiş ve bu esnada Harran’a da uğramıştı. Seleukos Nikator bu başarılı faaliyetleriyle Pers İmparatorluğu’nun kalıntıları üzerine yükselecek olan yeni bir devletin temelini atmış oluyor ve başkentini de Babylonya’dan Dicle kıyısında kurduğu Seleukeia kentine taşıyordu.
Urfa, bu dönemde Arâmiler tarafından Urhay olarak çağrılıyordu. M.Ö. 302 yılında I. Seleukos Nikator tarafından eski bir yerleşim alanının kalıntıları üzerine yeniden kurulan Urfa, “Suları bol” anlamına gelen “Edessa” ismini alır. Edessa o dönemde Makedonya’nın başkentinin adı idi; ancak Urfa’nın o dönemde sulak oluşu ve yeşilliğinin bolluğundan dolayı Edassa’ya benzediği için bu isim verilir.
Bu tarihlerde Mezopotamya’da Edessa’dan başka birçok askeri koloniler ve kentler kurulur. Bunlardan birkaçı Osrhoene (civarıyla birlikte Urfa bölgesi) bölgesinde bulunuyordu. Kurulmuş olan bu kentlerden Karrai (Harran), Makedonopolis (Birecik), Nikephorion (Rakka) ve Anthemusia (Suruç) bölgemiz için oldukça önemli idiler.
Seleukos Kralı II. Antiokhos Teos, M.Ö. 261 yılında tahta geçtiğinde doğudaki eyâletler merkezden ayrılmış, buralarda Parth ve Baktriyan krallıkları kurulmuştu.
III. Suriye Savaşı olarak anılan savaşlar esnasında, Mısır Firavunu Ptolemaios Evergetes Seleukos ordusunu yenerek Fırat’ı aşar, Mezopotamya’ya girerek kuzeye doğru ilerler. M.Ö. 245 yılında Urfa bölgesini de ele geçirir. Seleukos Kralı Kallinikos, ancak kuzey komşusu Pontus Kralı ile anlaşarak Antakya ve Urfa yörelerini geri alabilir. Bu olaydan sonra Seleukoslar’ın Akdeniz kıyılarındaki üstünlükleri de sona erer.
M.Ö. 140 yılında Zagros Dağları civarında yapılan Parthlar ve Seleukoslar çarpışması sonucunda Seleukoslar İran ve Mezopotamya’yı kaybederler ve başkentlerini Antakya’ya taşırlar.
Bu dönemde Urfa’daki Balıklıgöl, Seluk Gölü ve daha sonra Seleukos Gölü olarak bilinir.
M.Ö. 132 - M.S. 639
I) Osrhoene (Edessa) Krallığı Dönemi (M.Ö. 132-M.S.244)
Seleukoslar’ın giderek zayıflaması sonucu, Urfa bölgesindeki etkilerinin azalmasını fırsat bilen, belki de bölgedeki otorite yetersizliğini değerlendiren Arâmi asıllı Süryaniler, aşiret reisi Aryu (Arslan) önderliğinde Osrhoene Krallığı’nı ilan ederler (M.Ö. 132). Böylece Urfa bölgesi tarihte ilk kez kendine özgü bir krallığa kavuşmuş olur. Başkent ise merkezi Urfa olan Edessa idi. Yunanlı tarihçiler bu krallara Phylark veya Topark yani “Kent Kralı” diyorlardı.
Roma Ordusunun Hezimeti
M.Ö. 53 yılında Romalı General Crassus, Parthlar’a karşı zafer kazanmak amacıyla Suriye’ye gelir. Civarda birkaç kenti zapteder ve bazı birlikleri yenmek suretiyle imparator ünvanını almak için acelece Fırat’ı geçer ve Rakka üzerinden Harran’a doğru giderken, Part süvarileri tarafından Harran’da etrafı çevrilir. Tuzağa düşürülen Roma ordusu büyük kayıp verir ve General Crassus da esir düşer. 50.000 kişilik Roma ordusundan pek azı kaçarak Fırat boylarına ulaşır.
Hıristiyanlığın Kabul Edilmesi ve Abgar Efsânesi
M.Ö. 4 ile M.S. 7 tarihleri arasında ilk kez 10 yıl hüküm süren V. Abgar’ın 13-50 yılları arasındaki 37 yıllık ikinci saltanat devresinin Hıristiyanlık tarihi açısından çok önemli bir yeri vardır. Hıristiyanlık gelmeden önce, bütün Mezopotamya halkı ilâhi sistemi reddetmiş ve atalarının dini olan putperestliğe geri dönmüşlerdi. Ay, güneş, yıldız ve gezegenlere tapıyorlar; bundan başka kendilerinin çıkarmış oldukları birçok şeye tanrılık isnad ederek tapınıyorlardı. Bu inanç -Ay Tanrısı Sin inancı- Urfa bölgesinde de hakim idi. Bu döneme ait inanç motiflerini ve yazılarının Urfa’nın 65 km. güneydoğusundaki antik Soğmatar kendinde görebilmek mümkündür.
Efsaneye göre; V. Abgar ilk Hıristiyan kraldır ve Hz. İsa’nın ölümünden hemen sonra, Hıristiyanlığı kabul etmiş ve kendi halkına da benimsetmiştir. Bu konu ile ilgili efsane şöyledir. Edessa Kralı V. Abgar Ukama, o sıralar cüzzam hastalığına yakalanmış ve bundan dolayı oldukça ızdırap çekiyordu. Kral, Hz. İsa’nın hastaları iyileştirdiğini duymuştu; ancak çok hasta olduğundan dolayı bizzat Kudüs’e gidemiyordu. Hannan adındaki bir kuryesini, ona inandığını ve yeni dinini öğrenmek istediğini belirten bir mektupla Hz.İsa’ya gönderir ve onu Urfa’ya davet eder. Bu kurye aynı zamanda becerikli bir ressamdır. Hannan, Hz. İsa’ya götürdüğü mektubu sunduktan sonra yüksek bir yere çıkararak onun portresini yapmayı dener, ancak bir türlü başarılı olamaz. Bunu sezen Hz. İsa, yüzünü yıkar ve kendisine uzatılan bir mendille yüzünü silip Hannan’a verir. Hz. İsa’nın yüzünün resmi, mendile çıkmıştır. Hannan bir mektupla birlikte bu mendili de alarak Edessa’ya döner.
Hz. İsa, Edessa Kralı V. Abgar Ukkama’ya gönderdiği mektupta şöyle demiştir:
“Ne mutlu sana Abgar ve Edessa adındaki kentine! Ne mutlu beni görmeden bana inanmış olan sana! Çünkü sana devamlı sağlıklılık bahşedilecektir. Senin yanına gelmem hususunda bana yazdıklarına gelince; bilesin ki, görevlendirilmiş olduğum herşeyi burada tamamlamak ve bu işi bitirdikten sonra beni göndermiş olana, Baba’ya dönmem gereklidir. Sana ızdıraplarını (hastalıklarını) iyileştirmek; sana ve seninle beraber olanlara ebedi yaşam ve barış bahşetmek, ayrıca senin kentine dünyanın sonuna kadar düşmanlar tarafından boyun eğdirilmemeyi sağlamak üzere havarilerimden birisini, Thomas da denilen Adday’ı göndereceğim. Amin. Efendimiz Christo’nun mektubu.”
Bu mektubun Yunancası Urfa’da antik çağdan kalma bir mağaranın girişi üzerine kazınmıştır. Mağara ve mektuptan herhangi bir kalıntı maalesef günümüze ulaşmamıştır.
Edessa Kralı V. Abgar, Hz. İsa’nın portresi gözüken kutsal mendil (Hagion Mandylion) sayesinde sağlığına kavuşmuş ve daha sonra bu mendili bir tahtaya gerdirerek kentin giriş kapısında bir niş içine koydurmuştur. Bu kutsal mendil, yüzyıllarca Hıristiyan sanatında, Ortaçağ’ın Bizans-İslâm ilişkilerinde önemli ve büyük bir rol oynamıştır. Ayrıca bu mektubun nüshaları çoğaltılarak muska şeklinde buraya gelen ziyaretçilere verilmiştir.
Çeşitli Olaylar
M.S. 114 yılında Roma İmparatoru Trajanus, kışlamak üzere Suriye’ye dönerken Urfa’ya uğrar. Kral VII. Abgar, (saltanatı 109-116) imparatoru kentin dışında hediyelerle karşılar.
Urfalılar, 116 yılında Mezopotamya’nın genelinde çıkan isyâna katılarak Roma garnizonlarını kılıçtan geçirirler ve kovarlar. Ancak Urfa halkı bu isyânın bedelini ağır bir şekilde öder, kent kuşatılarak zaptedilir, ceza olarak kan ve ateşe boğulur. VII. Abgar’ın da saltanatı son bularak Urfa, Roma himâyesine girer. Bu himâye İmparator Trajanus’un 117 yılındaki ölümüne kadar devam eder.
163 yılında iki büyük güç olan Roma ve Parth kuvvetleri arasında Ermenistan Krallığı yüzünden çıkan anlaşmazlık sonucu, Osrhoene ve Mezopotamya Romalılar tarafından zaptedilir. Birecik yakınında başlayıp Romalılar’ın galibiyetiyle sonuçlanan zor savaşlardan sonra Urfa kuşatılır. Urfalılar kentteki Parth garnizonundakilerini öldürerek kenti Romalılar’a teslim ederler. Bu esnada Urfa tahtında Kral Vail bar Sahru (saltanatı 163-165) bulunuyordu.
Bölgemizin Roma Himayesine Girişi
Urfa, 165 yılında Romalı General Avidius Cassius tarafından kuşatılır ve kentte katliam yapılır. Bunun devamında ise Urfa ve Harran bir kez daha Roma himâyesine girer. Bu himaye ilerde görüleceği gibi krallığın 244 yılındaki yıkılışına kadar sürecektir.
166 yılında bir barış antlaşmasıyla Urfa Kralı VIII. Ma’nu, Roma’nın bir müvekkili olarak Philoromaios adıyla tahta iade edilir.
Roma, imparatorluğun her tarafında (Urfa Bölgesi de dahil) topraklarını korumak için karakollar kurar. Özellikle bu karakollar, Doğu’da İranlılar ve bedevilerin akın ve baskınlarını kontrol altında tutuyordu. Bu amaçla İmparator Septimius Severus 197 yılında Parthlar’a karşı bir askeri sefer esnasında Halfeti ile Urfa arasında, eski Hisar Büyük Keşişlik ve Ank Köyü’nde birer kale, Uzunburç, Tatburcu, Sayburç, Beyburcu ve Kızılburç’ta ise birer gözetleme kulesi yaptırır. Bu tür yapılar daha çok Halfeti-Suruç ve Urfa üçgenindeki alanda yapılmış olup, kalıntılarını görebilmek mümkündür.
Urfa Tarihindeki İlk Su Baskını
201 Kasım’ında Urfa tarihinin ilk büyük su baskını meydana gelir. Bu tufanda 2.000’den fazla insan boğularak veya enkaz altında kalarak can verir. Bundan başka kentteki Hıristiyanlar Kilisesi ve Kraliyet Sarayı da yıkılır. Bu olaydan sonra Kral VIII. Büyük Abgar (Ma’nu oğlu), yazlık ve kışlık olmak üzere iki saray yaptırır. Kışlık saray kalede yapılmıştır.
Çeşitli Olaylar
Roma İmparatoru Antoninus Caracalla 213 yılında Mezopotamya Seferi’nden dönerken Urfa Kralı X. Abgar Severus ve oğullarını zincire vurup Roma’ya götürür ve orada öldürtür. Başsız kalan Osrhoene Eyâleti 214 yılının Ocak ayında imparator tarafından bir kez daha, Roma kolonisi haline getirilir. Aynı imparator 8 Nisan 217 tarihinde Harran’daki Tanrı Sin Tapınağı’nı ziyaretten dönerken Urfa ile Harran arasında bir yerde askerleri tarafından öldürülür.
Nisan 214’den 240 yılına kadar IX. Ma’nu, Urfa Kralı ünvanına sahip olmuş, ancak onun bir Roma sömürgesi haline getirilen Urfa’da artık hiçbir hüküm ve etkisi olmamıştır.
Urfa kalesindeki kenger yapraklarıyla süslü korint başlıklı iki sütundan, doğudakinin kitabesinde geçen Ma’nu’nun bu kral olduğu tahmin edilmektedir. Adı geçen inşa kitabesi şöyledir:
“Ben askeri ko[mutan] Barş[......]’ın oğlu Aftuha. Bu sütunu ve üzerindeki heykeli Veliaht Prens Ma’nu kızı, [......]’nun eşi, hanımefendim ve [velinimetim] Kraliçe Şalmet için yaptım.”
Sâsâniler’den Erdeşir ve I. Şahpur, Romalılar ile Urfa’yı anlaşmazlık konusu yapınca, imparator III. Gordianus, hânedanın bir üyesini bir kez daha kral tayin eder. 242-244 yılları arasında Urfa’da XI. Abgar Ferhad kral idi. Roma imparotorunun öldürülmesi üzerine yerine geçen Philippus Arabs, Sâsâni Kralı I. Şahpur ile anlaşmayı tercih ederek Mezopotamya’yı Sâsâniler’e terketmek üzere bir anlaşma yapar. Ancak bu tatbik edilmez ve Mezopotamya’nın yine Romalılar’ın elinde kalmış olmasına rağmen Osrhoene Krallığı kesin bir şekilde tarihe karışır. Bu arada üç yıl önce Sâsâniler’in eline geçmiş olan Harran da tekrar Romalılar’ın hâkimiyetine geçer.
Son Urfa Kralı XI. Abgar Ferhad, 244 yılında Roma’ya dönmüş ve orada ölmüştür. Kendisinin ve karısı Hodda’nın mezarları halen Roma’da olup tarihçiler tarafından ziyaret edilir.
376 yıl süren bu Urfa Süryâni Krallığı, çok zengîn bir inanç, geniş bir dil, sanat, edebiyat ve kültüre sahip idi. İncil, Yunan dilinden Süryâni diline ilk defa Urfa’da çevrilmiştir.
Edessa kültürü, Yunan, İran ve Arâmi-Süryâni kültürlerinden oluşmuştur.
Kentte, Yunan-Roma üslubunda bezenmiş 30 civarında renkli taban mozaiği, kent içinde ve civarında bulunmuş Estrangela (Doğu Süryânicesi) türü Süryânice kitabeler ve kaya mezarları hep bu döneme aittir. Bu mozaiklerin büyük bir kısmı yurt dışına kaçırılmış, bir kısmı da bazı müzelerde sergilenmektedir. Kent içinde ve civarında bu döneme ait 4-5 mezarlık bulunmaktadır.
II) Roma İmparatorluğu Dönemi (244-395)
İlk Hıristiyan Şehitleri
Roma hâkimiyetinde bulunan kentte, şehrin ileri gelen Hıristiyan büyüklerinden Şarbil ve Barsimya, 250 yılında Hıristiyanlara yapılan takibatlardan dolayı Roma imparatorunun emriyle yakalanarak şehit edilirler. Bunlar bugün Şehitlik Mahallesi denilen yere gömülürler ve bu civarda daha sonra küçük bir kilise de yapılır.
İmparator Valerianus’un Bölgedeki Esareti
Sâsâni Kralı I. Şahpur, 253 yılında Ermenistan’ı işgal ettikten sonra Mezopotamya’ya girer; ancak müstahkem kentler, başta Urfa olmak üzere kendilerini İranlılar’a karşı savunurlar. Bu arada yeni imparator Valerianus, çok sıkışık bir durumda olan Urfa’ya yardım etmek üzere Fırat’ı geçmiştir. Valerianus, 260 yılı başında I. Şahpur tarafından kuşatılmış olan Urfa’yı kurtarmaya çalışırken, tedbirsiz davranarak İranlılar’ın eline düşer ve esarette ölür. Buna rağmen Urfa teslim olmayarak kendisini başarıyla savunur.
Çeşitli Olaylar
Mayıs 303 yılındaki bir su baskını ile kentin surları ikinci kez yıkılır.
310 yılında yine Urfa’nın ileri gelen din büyüklerinden Habbib, Şmona ve Gurya, İmparator Konstantinus’un takibatları sonucu şehit edilirler.
359 yılında Roma imparatoru Konstantinus, bir Osrhoene vilayeti oluşturarak, Edessa’yı buranın başkenti yapar. Aynı yıl içinde Sâsâni hükümdârı II. Şahpur’un Roma hâkimiyetindeki Diyarbakır’ı kuşatması esnasında öldürülen 400 askerin anısına imparatorun emriyle Urfa’da heykelleri dikilir.
Eylül 373’de Roma İmparatoru Valens (saltanatı 364-378) Urfa’ya gelerek, Süryâni Ortodoksları kentten sürer.
Roma İmparatorluğu 395 yılında Doğu ve Batı olarak ikiye bölünür; Osrhoene vilayeti Doğu Roma’nın yani Bizans’ın hâkimiyetine girer.
Romalılar zamanında Zeugma, stratejik konumu nedeniyle önemli bir kent idi. Bu sırada Roma’nın 4. Skitia Lejyonu burada bulunuyordu. Bugün Birecik Barajı suları altında kalan ve “Belkıs Harabeleri” adı ile bilinen Zeugma’da, geçtiğimiz yıllarda Gaziantep Müzesi başkanlığında Türk ve yabancı arkeologlar tarafından kurtarma kazıları yapılmış, başta mozaikler olmak üzere çıkarılan çok sayıdaki kıymetli eser, Gaziantep Müzesi’ne götürülmüştür. Yapılan çok hızlı bir kurtarma çalışması halen devam etmektedir.
Sultantepe’de yapılan kazılarda IV. Katta Roma dönemine ait kitabeli bir hamam kalıntısı bulunmuştur.
III) Bizans İmparatorluğu ve Sâsâni Krallığı Dönemi (395-639)
Doğal Afetler
Urfa, Nisan 413 yılının Nisanında üçüncü kez su baskınına marûz kalır. Su baskını bu kez insan kaybına sebep olmaz, ancak büyük ölçüde maddi hasara yol açar.
Diyârbakırlı Süryâni Rahip Mar Yeşua’nın V. yüzyılın sonuna ait kroniğine göre; Bizans hâkimiyetinde bulunan Urfa’da halk, haftanın her günü akşamleyin erkenden belden aşağı bol elbiseler giyinip, üzerine de tülbentler sarınarak tiyatroya giderdi. Önlerinde kandiller ve buhurlar yanar ve bütün gece uyumadan dansöz Trimerius’u alkışlayarak şarkılar söylerdi. Bu eğlencelerin devam ettiği bir gün kentteki yazlık hamamın soğukluk dairesi ile iki direği çökmüş ve iki kişi ezilerek ölmüştür. Mar Yeşuna, bu kazayı dini görevlerini yerine getirmeleri ve akıllarını başlarına almaları için Urfa halkına Allah tarafından verilmiş bir ihtar olarak değerlendirmektedir.
Mayıs 499’da kente büyük bir çekirge sürüsü gelir, ancak bunlar sadece yumurtalarını toprağa bırakarak kenti terkederler. Aynı yılın Eylül ayında ise oldukça şiddetli bir zelzele meydana gelir ve bu yer kaymasından dolayı kentin surlarında büyük bir yarık oluşur.
499’da toprağa bırakılan yumurtalardan çıkan çekirgeler, 500 yılının Mart ayında halkın üzerine saldırır ve Urfa’nın bütün mahsulünü yutarlar. Uçmaya başladıkları sırada geniş bir sahaya yayılırlar ve geçtikleri bölgeleri çöle çevirirler. Nisan ayında kentte pahalılık; Haziran ve Temmuz ayında ise mahsul yetişmediğinden dolayı açlık ve kıtlık başlar. Halkın bir kısmı başka bölgelere göç eder; köydeki fakir, hasta ve yaşlı insanlar da dinlenmek üzere kente akın ederler. Kentte yapılan ekmekler de halka yetmez. Açlıktan dolayı ölümler başlar sokaklarda kemer altlarında kıvranarak ölenler gittikçe çoğalır.
Vali Demosthenes imparatora gidip durumu arzeder. İmparator da Urfa’nın haline acıyarak büyük miktarda para yardımı yapar. Kente gelen bu para ile büyük miktarda ekmek yapılır ve fakirlere dağıtılır. Ancak yoksulların bir kısmı, uzun süre açlık çektiklerinden dolayı ölüp giderler. Kıtlık Kasım ayında daha da şiddetlenir.
501 yılı Ocak ayında yerlerin buz tutmasından dolayı kıtlık ve açlık artık dayanılmaz bir hal alır. Yoksul halk geceyi sokaklarda ve kemer altlarında geçirdikleri için ölüm onları uyurken yakalar. Kent halkı sokakları dolduran ölüleri gömmekle başedemez; çünkü mezarlıktan gelenler yeni ölülerle karşılaşırlar. Beş aydan beri devam eden bu açlık ve kıtlıktan dolayı 2.000 civarında insan hayatını kaybeder. 501 yılının ortalarına doğru üzümün bolluğundan dolayı halk biraz rahatlar.
İranlılar Urfa Bölgesinde
Sâsâni Kralı I. Kubâd (saltanatı 488-531), 502 yılında Diyârbakır’ı kuşatırken kendisine bağlı Arap Hire Kralı Nu’man İbn-ül Esved’i Harran üzerine gönderir. Bir kısım Sâsâni kuvvetleri de Viranşehir tarafına gönderilirler. Buraya gönderilenlerin çoğu öldürülür, geriye kalanları da esir edilir.
26 Kasım 502’de Harran’a ulaşan Nu’man, Harran ve Urfa civarında büyük yağmalar yapar, halkını da esir alır; ancak çok sağlam surlara sahip olan Urfa’ya giremez.
I. Kubâd, 17 ve 24 Eylül 503 tarihlerinde Urfa’yı iki kez kuşatır ancak başarı sağlayamaz.
Urfa’da Got Askerleri
506 yılı Nisan ayında, Sâsâniler’le barış yapmak üzere Bizans ordusu ile birlikte Urfa’ya gelen çok sayıdaki Got askeri kentte yolsuzluk, ayyaşlık yapar, bununla da yetinmeyip, herşeyi tahrip ederek cinayet işlerler. Kentte büyük bir yönetim gevşekliği ve başıboşluk olduğundan bu yaptıkları yanlarına kalır. Bu tahribatı gören Bizans ordusu başkomutanı, askerlerini toplayarak hemen kenti terkeder.
Dördüncü Su Baskını ve Karakoyun Deresinin Yapılması
Nisan 525’de dördüncü bir su baskını daha korkunç bir şekilde Urfa’yı yakalar. Akşam vakti olduğundan halkın bir kımı yemek başında, bir kısmı da hamamlarda bulunuyordu. Süryâni Mar Yeşua’ya göre, bu felakette 30.000 insan ölür. Bu sayı kentin nüfusunun yarısı demekti. Bizans İmparatoru Jüstinyen, kentin imarı ve kent içinden geçen Daysan (Skirtos, günümüzde Karakoyun) Nehri’nin mecrasını değiştirmek için birçok mühendis ve işçi gönderir. Nehrin akış istikameti değiştirilir; suyun dere yatağından geçişini kontrol altına alan ve risk ihtimalini ortadan kaldıran küçük bir baraj daha doğrusu taşkın önleme duvarı da yapılır. Bu duvarın kalıntıları günümüzde mevcuttur. Bu arada kentin surları da sağlamlaştırılır.
Sâsâniler Urfa Bölgesinde
Sâsâniler’le Bizanslılar arasında Eylül 532’de bir barış antlaşması yapılır, ancak bu anlaşma 8 yıl sürer. Sâsâni krallarından I. Hüsrev Anuşirvan (saltanatı 531/578), bu antlaşmayı bozarak Mayıs 540’da Halep, Antakya ve Humus’u yağmalayıp ülkesine dönerken Urfa’ya gelir; kenti kuşatır ancak alamaz. 544 yılında ikinci kez şansını deneyen Anuşirvan, surlara çıkarılan Hz. İsa’nın mucizevi portresinin yer aldığı kutsal mendilden (Hagion Mandylion) dolayı kenti ele geçiremez. Kenti düşmanlardan koruduğuna inanan Anuşirvan, başına bir felaket gelmesinden korkarak kuşatmayı bırakıp geri döner.
Bizanslı komutan Maurikios, 581 yılında Sâsâni ordusunu Viranşehir ve Rakka bölgesinde yenilgiye uğratır.
Urfa, 603 yılında Sâsâni Kralı II. Hüsrev-i Perviz (saltanatı 591-628) tarafından işgal edilir. 610 yılında ise kent tamamiyle Sâsâni hâkimiyetine geçer. Bölgede artık Bizans’ın hiçbir etkisi kalmaz. Urfa’daki İranlı yöneticilerin, halkın üzerindeki vergileri ağırlaştırdığı, kiliselerin altın, gümüş ve mermerlerini yağma ettikleri görülür.
Urfa Yeniden Bizanslılar’ın Elinde
Bizans İmparatoru Herakleios, 628 yılında Sâsâniler’i yenince Urfa bölgesi ikinci kez Bizans hâkimiyetine geçer. İmparator, Urfa’da Ortodoksluğu yeniden kurarak ileri gelen Yakubi ailelerini kentten sürer. Bu sırada kentin valisi Ionnas Kateas’tır.

M.S. 639 - M.S. 1098

I) Dört Halife Dönemi (639-661)
Urfa’nın Müslümanların Eline Geçmesi
Halife Hz. Ömer tarafından Şam ordusu komutanlığına getirilen İyâd B. Ğanem, 639 yılı içinde Elcezire üzerine gönderilir. İyâd, Ağustos ayında yanındaki ordusuyla Rakka üzerine yürür. Rakka ahalisi vergi vermeyi kabul ederek kurtulur. Şam ordusunun öncü kolu Harran önüne gelir. Harran halkı, Şam ordusuna önce Urfa üzerine gitmelerini; Urfa halkı ne gibi şartlarla barış yapmayı kabul ederlerse kendileri de o şartları kabul edebileceklerini söylerler. Bunun üzerine İyâd, Urfa önüne gelerek kentin teslim edilmesini ister. Urfa halkından birkaç kişi müslümanlara saldırmayı denerler, ancak baş edemeyeceklerini anlayarak tekrar kente kaçarlar. Kısa bir süre sonra barış ve aman isteğinde bulunurlar. İyâd, onlara bir mektup yazarak vergi vermek şartıyla anlaşma yapar.
İyâd, daha sonra Harran kenti ile de aynı şekilde bir anlaşma yapar. Bölgenin diğer kentleri de İslâm ordusu tarafından ele geçirilir.
Araplar, Yukarı Mezopotamya’yı burada oturan kabilelere göre; Diyâr-ı Mudar, Diyâr-ı Rabia ve Diyar-ı Bekr olmak üzere üç kısma ayırdılar. Bunlardan Elcezire de denilen Diyâr-ı Mudar’ın merkezi Harran, diğer kentleri ise Amid (Diyârbakır), Mardin ve Ezgen idi. Diyâr-ı Rabia’nın merkezi Nusaybin, diğer kentleri ise Sincar, Ra’s el-Ayn (Ceylanpınar), Beled, Dârâ, Habur, Cizre idi.
Halife Hz. Osman, Humus ve Kınnesrin’i de Elcezire ile birlikte Muaviye’nin idaresine vererek onu Şam ve Elcezire valisi yapar. Dördüncü Halife Hz. Ali’nin 661 yılında bir Harici tarafından öldürülmesi üzerine, Muaviye’nin liderliğinde Emevi devleti kurulur ve Elcezire de Emeviler’in hâkimiyetine geçer.
II) Emeviler Dönemi (661-750)
Çeşitli Olaylar
667 yılının Kasım ayında bir gece yarısı, kentte yine büyük bir su baskını meydana gelir. Urfa tarihinde beşinci kez görülen bu afette yine surlar yıkılır ve binlerce insan suda boğularak ölür.
3 Nisan 679’da bölgede büyük bir deprem olur. Urfa’da birçok insan ölürken, Suruç da bütünüyle temelinden yıkılır. Bu depremde kentteki Hıristiyanların Eski Kilisesi de tahrip olur.
718 yılında bir kez daha tekrarlanan depremde, Eski Kilise tamamen yıkılır ve birçok yüksek binalarda çatlaklar oluşur.
Emevi Halifesi II. Mervân, (saltanatı 744-750) hilâfet merkezini Şam’dan alıp Harran’a getirir. Bu antik kentte 10 milyon dirhem altın sarfederek bir hükümet sarayı yaptırır. Bugün kalıntıları ayakta olan Ulu Cami (Cami’ül Firdevs) yeniletir.
II. Mervân, bundan başka bölgede kanallar açtırarak tarım ve ticareti geliştirir. Elcezire bölgesi onun devrinde altın çağını yaşar. Bu dönemde Urfa bölgesi ve özellikle Harran, devlete en çok vergi ödeyen yerler olur.
Doğuda meydana gelen Abbâsi ihtilali, devletin sarsılmasına sebep olur. Abbâsiler’in, İran ve Mezopotamya’nın büyük bir kısmını ele geçirmeleri üzerine harekete geçen II. Mervân, ordusuyla onları Büyük Zap Irmağı kıyısında karşılar. 750 yılında yapılan bu büyük savaşta II. Mervân yenilir, Elcezire’nin tümü Abbâsiler’in eline geçer.
III) Abbâsiler Dönemi (750-990)
Çeşitli Olaylar
Harran’ı ele geçiren ordu komutanı Abdullah b. Ali, Elcezire bölgesine Musa b. Ka’b’ı vali tayin eder.
Abbâsiler, Emeviler’e büyük zulümler ve katliamlar yaparlar, hatta mezardaki ölüleri bile bu yapılanlardan nasiplerini alır. Sonunda, o zamana kadar olaylara seyirci kalmak suretiyle kendi devletlerinin yıkılmasına yardım etmiş olan Suriye ve Elcezire Arapları isyân ederler. Bunlara Kays ve Kelb aşiretleri de katılır. Bu isyân 751 Temmuz’unda Kınnesrin yakınında Abdullah b. Ali tarafından şiddetli bir şekilde bastırılır.
Bu sırada, Elcezire, Doğu Anadolu ve Azerbaycan valisi, Halife Ebu’l Abbas el-Seffah’ın kardeşi Ebu Cafer el-Mansur idi.
812 yılında, Amr ve Nasr b. Şebes adlı kişiler tarafından başlatılan Elcezire isyânlarında Urfa, Harran ve Suruç yağma ve tahrib edilir. Bağdat’ta kritik bir durumda bulunan hilâfet, bunlarla uğraşamadığından, isyânlar 13 yıl sürer. Mart 825 yılında Abdullah adlı komutanın dört yıl süren faaliyeti sonucunda yakalanan Nasr b. Şebes, Bağdat’a götürülerek idam edilir.
835 yılında Urfa’da yedinci büyük su baskını meydana gelir. Batıdaki suru zorlayarak kente giren sular, caddelere ve avlulara dolar, evlerinde oturan 3 bin kadar insan boğularak can verir. Daha sonra doğudaki surları parçalayan sular güneye doğru akar.
Kutsal Mendilin Bizanslıların Eline Geçmesi
Bizans’ın Doğu Orduları Komutanı General Ioannes Kurkuas, 943 yılında Urfa önüne gelerek, o sırada kentte saklanan Hz. İsa’nın portresi gözüken kutsal mendili ele geçirmek amacıyla kenti kuşatır. Kısa bir süre sonra 200 müslüman esirin serbest bırakılması ve gelecekte kente saldırılmaması karşılığında yapılan anlaşma ile mendil Bizanslılar’a teslim edilir ve bu kutsal emanet Bizans’a (İstanbul) götürülür. Ancak 949 yılında Hamdânîler’in Halep kolu lideri olan Seyfüddevle Ali’nin Urfa halkıyla birlikte Bizans topraklarına saldırması üzerine bu anlaşma çiğnenmiş olur. Bizanslılar, 959 yılında Leon komutasındaki bir orduyu, Elcezire ve Urfa üzerine gönderirler. Bu ordu Urfa’ya saldırarak pekçok insan öldürür ve Müslümanlardan bazılarını da esir alır.
IV) Nûmeyroğulları ve Mervânîler Dönemi (991-1031)
Harran’da Nûmeyri Emirliği
937 yılından itibaren Musul Hamdânîleri’nin elinde bulunan Harran’da, hâkimiyet savaşları meydana gelmiş ve sonunda Harran’daki Hamdânî hâkimiyeti sona ermiş ve kent Halep sahibi Sa’düddevle’nin eline geçmişti. Diyâr-ı Mudar ve Halep sahibi Sa’düddevle’nin 991 yılında ölmesi üzerine Hamdâniler’e bağlı valiler istiklallerini ilan ederler. Bu sırada Harran valiliği yapan Vessab b. Sabık el-Nûmeyri de Harran hâkimi olarak istiklalini ilan eder.
Vessab b. Sabık, 1019 yılında ölünce yerine oğlu Şebib geçer. Bu sırada Urfa Nûmeyroğulları’na bağlı Utayr adlı birisinin hâkimiyetinde idi. Onun kentteki naibi ise Ahmed b. Muhammed idi. Utayr, Ahmed’i kıskanarak öldürür; bunun üzerine Urfalılar Diyarbakır Mervâni hükümdârı Nasrüddevle Ahmed’e mektup yazarak kenti teslim almak üzere gelmesini isterler. Nasrüddevle de, Zengî adındaki bir Türk komutanı, Urfa’yı teslim almak üzere gönderir. Utayr ise daha sonra Nasrüddevle’nin huzuruna çıkarak Urfa’nın yarısının idaresini ele geçirmeye muvaffak olur. Ancak Zengî, Ahmed b. Muhammed’in oğlunu teşvik edip Utayr’ı öldürtür. Bu olaydan sonra Şubat 1027’de Nûmeyroğulları ile yapılan savaşta Zengî de öldürülür. Böylece Urfa tamamen Nasrüddevle Ahmed’in hâkimiyeti altına girer.
Urfa’da Mervâniler Hakimiyeti
Nasrüddevle, kısa bir süre sonra kenti İbn Utayr (Utayr’ın oğlu) ile Nûmeyroğulları’ndan Şiblüddevle’nin oğlu arasında paylaştırır. Ancak kent yine de huzur bulamaz, İbn Utayr Şiblüddevle’nin oğlunu öldürür. Daha sonra İbn Utayr’ın öldürülmesi üzerine Nasrüddevle, Selman adında bir Türk’ü vali olarak atar. Selman, Utayr’ın dul eşi tarafından o kadar baskı altında tutulur ki, o bu sıkıntıdan kurtulmak için Samsat’ta oturan Bizanslı komutan Georgios Maniakes’e kenti teslim etmek için haber gönderir. Urfa’nın teslimi karşılığında uygun bir tazminat ve “Bizans imparatorundan bir ülke ve bir eyâlet” isteyen Selman’ın isteklerinin kabul edilmesi üzerine Urfa, Bizanslı komutana teslim edilir (1031). Böylece Urfa çok basit ve kansız bir şekilde Bizans’ın eline geçmiş olur.
V) Bizans İmparatorluğu’nun III. Hâkimiyet Dönemi (1031-1087)
Urfa Bölgesinde Selçuklu Akınları
Bu dönemde göze çarpan olaylar arasında Büyük Selçuklu komutanlarının Urfa bölgesine yaptıkları akınlar sayılabilir. Nitekim 1065-1066 yılında askerleriyle Urfa bölgesine giren Sâlâr-ı Horasan, Siverek’e saldırarak Urfa civarını yağma eder. Aynı yıl içinde ikinci kez Urfa civarına saldırarak Kısas’ta karargâh kurar. Yapılan savaşta Bizans ordusu büyük kayıplarla geri çekilir. Selçuklu komutanı üçüncü kez bölgede görünerek yine yağma yapar, ganimet ve esirlerle geri döner.
Yine Selçuklu komutanlarından olan Hacib Gümüştekin, 1066-1067 yılında yanında askerlerle Urfa civarına gelerek Siverek’e yakın Nasibin kalesini kuşatır, ancak alamaz. Daha sonra ele geçirdiği Bizanslı komutan Aruandanos’u Urfa önüne getirerek 20.000 dinar karşılığında serbest bırakır.
Sultan Alp Arslan Urfa Önünde
Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan (saltanatı 1063-1072), Mısır’dan aldığı bir davet üzerine bu ülkeye sahip olmak amacıyla harekete geçer ve Urfa civarındaki bazı kaleleri ele geçirir. Sultan 10 Mart 1071’de Urfa’yı kuşatır. 50 gün süren sonuçsuz kuşatmayı kaldırarak Birecik’e gider ve orada konaklar. Suriye’ye doğru giderken, Bizans ordusunun Anadolu’da ilerlediğini duyunca süratle geri dönerek Urfa’dan geçer ve 26 Ağustos 1071’de Malazgirt Savaşı’nı kazanarak imparatoru esir alır.
Sultan Alp Arslan’ın oğlu Melikşah, (saltanatı 1054-1092) 1087 yılında Halep’e giderken Harran’a uğrar. Emir Bozan adlı bir komutanını Urfa’ya gönderir. Bozan üç aylık sıkı bir kuşatmadan sonra kenti ele geçirir (Mart-Nisan 1087). 1093 yılında Harran da kendisine verilir.
VI) Büyük Selçuklular ve Suriye-Filistin Selçukluları Dönemi (1087-1095)
Çeşitli Olaylar
Urfa bölgesinin Türk hâkimiyetine geçmesi üzerine bütün civar asayiş ve huzura kavuşur. Emir Bozan, kentin yönetimini Sâlâr Hulukh adlı bir komutana verir.
Sultan Melikşah 19 Kasım 1092’de öldüğünde, Emir Bozan bu sırada İznik’i kuşatan orduda savaşıyordu. Sultanın ölümünü duyunca kuşatmayı bırakarak Urfa’ya çekilir.
Bundan sonra Büyük Selçuklu Devleti’nde taht mücâdelesi başlar. Bu mücâdele esnasında önce Melik Tutuş’u destekleyen Emir Bozan ve Halep Emiri Aksungur, daha sonra Melikşah’ın oğlu Berkyaruk tarafına geçer. Suriye-Filistin Selçuklu Sultanı olan Melik Tutuş bu ihâneti unutmaz, yapılan savaşta onları yener, önce Aksungur’u, sonra da Emir Bozan’ı ele geçirerek öldürtür. (1094)
Suriye-Filistin Selçukluları Urfa Bölgesinde
Melik Tutuş daha sonra Bozan’ın esir aldığı iki askerini idaresindeki Harran ve Urfa’ya göndererek bu kentlerin teslimini ister. Emir Bozan’ın vekilleri ve kentteki askeri birlik, efendilerinin ölmüş olduğuna inanmayarak kenti teslim etmek istemezler. Ancak Melik Tutuş, bir mızrak ucuna taktırdığı Bozan’ın kesik başını kente gönderir. Bozan’ın kesik başını gören vekilleri Urfa ve Harran’ı Tutuş’a teslim ederler.
Melik Tutuş, idarede kolaylık sağlamak amacıyla Urfa’yı Ermeni asıllı Thoros adında birisine verir. Kalede sürekli olarak bir Türk garnizonu bulundurulur.
Thoros, 1095 yılında Melik Tutuş’un ölümünü fırsat bilerek kentin tümüne hakim olur.
VII) Ermeni Thoros Dönemi (1095-1098)
Türklerin Urfa Kuşatması
Ermeni Thoros’un 1095 yılında kente hakim olması üzerine, bu arada içkalede bulunan Sipehsalar ünvanlı Türk komutanı civardaki Türk emirlerine mektuplar yazarak Thoros’un Urfa’ya tamamiyle hakim olduğunu bildirir. Türk komutanının çağrısı üzerine kısa sürede emirler harekete geçerler. Önce Artukoğlu Sökmen ve Samsat Emiri Balduk askerleriyle beraber Urfa’ya yürüyerek kenti kuşatırlar. Kuşatma 65 gün sürer, ancak bir sonuç elde edilemez.
Haçlılar Urfa’da
Avrupa’dan toplanan ve Haçlı reisleri komutasındaki birleşik Haçlı ordusu 1097 yılı Nisan sonunda Anadolu’ya girer. 17 Ekim 1097’de Antakya üzerine hareket ederken, ordu komutanlarından Godefroi de Bouillon’un küçük kardeşi olan Baudouin de Boulogne, Maraş’da 700 kişilik bir kuvvetle ordudan ayrılır ve Fırat bölgesine yönelir. Baudouin, Fırat’ın batısında birkaç kaleyi ele geçirir ve bunları Ermeni asıllı reislere verir. Haçlılar, Antakya ve Trablus’da birer kontluk kurarlar. Asıl ordu Kudüs’e ulaşır ve burada krallık kurularak, Baudoin’in ağabeyisi Godefroi de Bouillon kral ilan edilir.
Baudouin, ele geçirmiş olduğu Tell-Beşir’de bulunduğu bir sırada, Thoros tarafından gönderilen Urfa papazı ile kentin eşrafından 12 kişilik bir elçi heyeti Baudouin’e gelerek Türkler’e karşı yardım için kentlerine davet ederler (Ocak 1098). Baudouin 6 Şubat 1098’de 200 kişilik bir kuvvetle Urfa’ya gelir ve halk tarafından büyük bir sevinçle karşılanır. Bu arada Baudouin’in Thoros ile anlaşarak Samsat üzerine başarısız bir sefer yaptığı görülür. Baudouin, bu savaşta 6 şövalyesini kaybeder.
Urfa Hakimi Thoros’un Öldürülmesi
Samsat hezimetinden sonra halktan bazı kimseler Thoros’u öldürmek üzere anlaşırlar. Bu adamlar daha sonra geceleyin Baudouin’in yanına giderek planlarını açıklarlar ve daha sonra kenti kendisine vermeyi vadederler.
İsyancılar, 8 Mart 1098 Pazartesi günü Thoros’un içinde bulunduğu kent surunu kuşatırlar. Kuşatmacılar Thoros’a bir şey yapmayacaklarına dair büyük yeminler edince, Thoros kalenin kapısını açar, isyâncılar hemen kaleye girerler.
9 Mart Salı günü halk kılıç ve sopalarla Thoros’un üzerine saldırırlar ve onu surların üzerinden galeyana gelmiş olan halkın içine atarlar. Thoros bunlar tarafından parçalanarak can verir. Yeminlerine ihânet eden bu adamlar, Thoros’un ölüsünün ayaklarına bir ip bağlayarak onu kentin sokaklarında sürüklerler. Başını da bir mızrağın ucuna geçirip küfrederler ve daha sonra Halaskâr Kilisesi’nin önüne atarlar.
Bu olaylardan hemen sonra Urfa, Frank asıllı Baudouin’e verilir. O da 10 Mart 1098’de isyâncıların da desteğiyle Urfa’da kontluk kurar.
M.S. 1098 - M.S. 1922
I) Haçlı Kontluğu Dönemi (1098-1144)
Çeşitli Olaylar
4 Mayıs 1098’de Musul Valisi Kürboğa’nın üç haftalık Urfa kuşatması görülür. Bir sonuç elde edemeyen Kürboğa, Antakya üzerine yürür.
Kudüs’ten gelen bir heyet, Baudouin’e ağabeysinin öldüğünü ve onun yerine geçmek üzere davet edildiğini bildirir. Baudouin, 2 Ekim 1100’de Kudüs’e gitmek üzere Urfa’dan ayrılır. Eski kont Urfa’dan ayrılırken halktan zorla büyük miktarda altın ve gümüş alır.
Eski kontun kuzeni olan Baudouin du Bourg, 1100 yılı Ekim sonlarında II. Urfa kontu olarak tahta geçer.
27 Şubat 1103 Perşembe günü, tufanı andıran sekizinci su baskını meydana gelir. Şiddetli yağmurlarla başlayan sel, surları parçalayarak kente girer. Birçok ev yıkılır ve hayvanlar telef olur, ancak insan kaybı olmaz.
Harran Savaşı
Artuklu Hükümdârı Sökmen (saltanatı 1091-1104), Samsat Emiri Balduk ve Musul Hakimi Çökürmüş’ten oluşan birleşik ordu, Mayıs 1104’de Harran’ı almaya teşebbüs eden Frank ordusuna karşı çıkar ve yapılan savaşta Franklar’ı perişan eder. Urfa kontu ve diğer kontlar Sökmen tarafından esir alınır. Daha sonra Urfa kontunu ele geçiren Çökürmüş, Harran’a giderek kenti hâkimiyeti altına alır ve vakit geçirmeden Urfa üzerine yürür; ancak 15 gün süren kuşatmasından bir sonuç alamayarak kontla birlikte Musul’a döner.
Kont Baudouin du Bourg’un Türkler’e esir düşmesi üzerine Urfa, Antakya kontu Bohemund’un eline geçer. Bohemund, kenti yeğeni Tankred’e teslim eder. Bu Antakya etkisi 18 Eylül 1108’e kadar devam eder.
Çeşitli Olaylar
Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan da (saltanatı 1092-1107) Eylül 1106’da Urfa önünde şansını dener; ancak amacına ulaşamayınca buradan çekilerek Harran’a gider ve orayı ele geçirir.
1104 yılındaki Harran Savaşı’nda Türkler’e esir düşen Boudouin ve teyzesi oğlu ünlü şövalye Joscelin de Courtenay, 20.000 dinarlık kurtuluş fidyesi ödeyerek serbest bırakılır. İkisi birlikte, 18 Eylül 1108’de Urfa’ya dönerler.
Musul Valisi Emir Mevdud, Mayıs 1110, 1111 ve 1112 yıllarında Urfa’yı üç kez kuşatır, ancak alamaz.
Urfa’nın II. kontu Baudouin du Bourg, Kudüs’e kral olmak için giderken, kenti teyzesi oğlu Birecik hâkimi Galeran du Puiset’eye bırakır.
Galeran, Mart 1119’da Mardin Artuklu Hükümdârı I. İlgazi’nin (saltanatı 1108-1122) bölgesine bir yağma akını yapar.
İlgazi, Haziran 1119’da büyük bir ordu ile Urfa önüne gelir. Artuklu ordusu Urfa önünde karargâh kurar; savaşmaktan korkan Galeran, aldığı esirleri vermek şartıyla onlarla barış yapar.
Joscelin de Courtenay, eski Urfa kontu, yeni Kudüs Kralı II. Baudouin tarafından Eylül 1119’da Urfa kontluğuna getirilir. III. Urfa kontu olan Joscelin, hem II. Baudouin’in ve hem de Galeran’ın teyzesi oğlu idi.
Mardin Artuklu hükümdârı I. İlgazi, Nisan 1120’de bir kez daha Urfa önüne gelir. İlgazi kent önünde tahribat yaptıktan sonra Suruç’a gider ve civarını yağmalar.
Joscelin de Courtenay, Kont I. Joscelin de Courtenay’ın 1131 yılında ölmesi üzerine, IV. Urfa kontu olarak tahta geçer. En uzun kontluk süresi bu konta aittir. Bütün Urfa kontları gibi bu da Urfa bölgesinde ve civarında birçok talan, yağma, vahşet, katliam ve zulümler yapar.
Kontluğun Sonu
İslâm dünyasının kalbine bir hançer gibi saplı duran bu sömürü, yağma ve talan kontluğunun nihayet sonu gelir. Musul Atabeyi İmâdeddin Zengî, kesin bir darbe vurmak amacıyla 28 Kasım 1144’de Urfa önüne gelir ve teslim olmak istemeyen kenti kuşatır. 24 Aralık 1144 tarihinde Urfa son kez olarak Müslüman Türkler’in eline geçer. 48 yıllık sömürü, talan ve tahribat sona ermiş, halk rahat bir nefes almıştır.
II) Musul Atabeyliği (Zengîler) Dönemi (1144-1182)
Çeşitli Olaylar
İmâdeddin Zengî, Ocak 1145’de Suruç’u da savaşmadan ele geçirir.
Haziran 1145’de Urfa’yı ziyarete gelen Zengî, kentte kaldığı süre içinde Müslüman ve Hıristiyan din adamlarıyla dostluk kurarak tarihi ve kutsal mekânları gezer.
Zengî’nin 1146 yılında Caber Kalesi’nde öldürülmesi üzerine ülkesi, iki büyük oğlu Seyfeddin Gazi ve Nureddin Mahmud arasında eşit biçimde paylaşılır. Seyfeddin, Musul’u alır, Nureddin de Halep’e yerleşir.
Urfa’nın eski kontu II. Joscelin, Ermeniler’le anlaşarak Ekim 1146’da kenti tekrar ele geçirir. Hemen harekete geçen Nureddin Mahmud, Urfa önüne gelir; savaşamayacağını anlayan II. Joscelin ani bir çıkış hareketiyle kentten kaçmayı başarır ve arkasından gelen Hıristiyan ahali, Türkler tarafından imha edilmekten kurtulamaz. Yapılan çarpışmada onbinlerce kişi ölür ve 16.000 kişi de esir edilir. II. Joscelin ise zorlukla Samsat’a kaçabilir. Beş yıl sonra 1151’de yapılacak bir savaşta son şansını deneyecek olan eski kont, bu kez yakalanıp Halep’e götürülecek ve ölünceye kadar orada hapis kalacaktır.
Urfa’nın Türkler’in eline geçmesi, her tarafta korku yaratır ve Avrupa’da İkinci Haçlı Seferi’nin hazırlanmasına sebep olur.
Nureddin Mahmûd Zengî’nin 15 Mayıs 1174’de ölmesi üzerine; Musul hükümdârı olan yeğeni II. Seyfeddin Gazi, sırayla Harran, Urfa, Rakka ve Suruç’u ele geçirir.
Elcezire bölgesi ve Musul hükümdârı II. Seyfeddin Gazi’nin 29 Haziran 1180’de ölmesi üzerine, yerine kardeşi İzzeddin Mes’ud geçer.
Bu arada Atabey Nureddin Mahmûd Zengî’nin komutanlarından biri olan Salâhaddin Eyyûbi’nin kademeli olarak Elcezire bölgesini ele geçirmeye çalıştığı görülür. Salâhaddin, 1174’de Nureddin’in ölmesi üzerine Mısır’da Eyyûbiler Devleti’ni kurar ve daha sonra 6 Mayıs 1175’de de bağımsızlığını ilan eder.
Salâhaddin Eyyûbi Urfa Bölgesinde
Zengîler’e bağlı Harran Valisi Muzaffereddin Gökbörü, Beyrut’u kuşatmakta olan Salâhaddin’e haber göndererek kendisiyle beraber olduğu ve eğer Fırat’ı geçerse kendisine yardım edeceğini bildirir. Salâhaddin de Beyrut’tan vazgeçerek Fırat’a doğru yönelir. Muzaffereddin, yolda ona katılarak birlikte Birecik kalesine yürürler. Kale hâkimi onlara itaatini sunar.
Salâhaddin daha sonra Urfa üzerine yürür. Eylül 1182’de kenti kuşatarak savaşa tutuşur. Bu sırada kentin valisi Fahreddin Mes’ud ez-Zaferâni, çarpışmaların şiddetini görünce teslim olmağa karar verir ve kenti teslim ederek Salâhaddin’in hizmetine girer. Salâhaddin burayı ele geçirince Harran ile birlikte Muzafferüddin’e teslim eder. Böylece Urfa bölgesi Eyyûbiler’in eline geçmiş olur.
III) Mısır ve Suriye Eyyûbileri Dönemi (1182-1260)
Çeşitli Olaylar
Salâhaddin Eyyûbi’nin, Urfa bölgesini Melik el-Mansur’a verdiği görülür. Melik el-Adil 1218’de ölünce oğlu Melik el-Eşref ve Şerefüddin Musa, Urfa, Harran ve Hilat hâkimi olur.
Bu sıralarda Anadolu Selçukluları ile Eyyûbiler arasında hâkimiyet savaşlarının başladığı görülür. 1232’de Mısır Eyyûbi Sultanı I. El-Kâmil Nasireddin (saltanatı 1218-1238), Urfa, Harran ve Siverek yörelerini ele geçirir ve buralara oğlu Melik Adil’i vali olarak atar. Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad ordusuyla Malatya’ya kadar gelir, kendisi burada kalarak Kemaleddin Kamyar’ı Urfa yöresine gönderir. Selçuklu ordusunun bir bölümü Urfa’yı kuşatırken diğer bölümü de Siverek, Harran ve Rakka’yı ele geçirir. Urfa halkı, Eyyûbiler’in önderliğinde büyük bir direniş göstermesine rağmen, kale düşer. Halkın bir bölümü öldürülür; kalanlar ise esir edilir (1235).
Bu olay üzerine harekete geçen I. El-Kâmil Nasireddin, 4 ay içinde Anadolu Selçukluları’nca alınan yerlerin tümünü yeniden ele geçirerek, Selçuklu beylerini işkencelerle öldürtür. Eyyûbiler bu arada Urfa kalesini de yıkarlar.
İki yıl sonra, Selçuklular’a bağlı Harezmliler’in, Selçuklular’dan ayrılarak Urfa yörelerine çekildikleri ve bütün bu bölgeleri yağma ettikleri görülür. Nihayet 1240 yılında Selçuklu birliklerinin Harran’da Harezmliler’i bozguna uğratmaları üzerine ele geçirilen Harran, Eyyûbiler’e bırakılır.
Moğollar, 1251’de Suruç, Harran ve Urfa civarını yağmalarlar.
Hülâgu, 1260 yılı başında Suriye Seferi’ne giderken Harran ve Urfa’yı ele geçirir; direnen Suruç halkını da kılıçtan geçirir. Birecik’i de işgal ettikten sonra Fırat’ı aşar.
IV) Memlûkler, Döger Aşireti, Timur Devleti, Akkoyunlu-Karakoyunlu, Dulkadir Beyliği ve Safevi Devleti Dönemi (1260-1517)
Çeşitli Olaylar
Memlûkler’in elinde bulunan Birecik, 1265 yılında yeniden Moğollar tarafından işgal edilir.
1272 yılında Memlûk Sultanı I. Baybars tarafından Halep’e tayin edilen Alaeddin Taybars’ın kısa bir süre sonra Harran ve Urfa’yı Moğollar’ın elinden aldığı görülür. İki yıl sonra Birecik de Memlûkler’in eline geçer.
1273’de Moğollar yeniden Birecik’e saldırırlar, ancak bunda başarılı olamazlar.
Anadolu Selçuklu Devleti’nin 1318’de tarihe karışmasından sonra Türkmen aşiretleri bağımsız hareket etmeye başlarlar. Oğuzlar’ın Döğer Aşiretinden olan Türkmenler’in Caber Kalesi çevresinde kurdukları Salim Bey ve oğulları aşireti, Urfa, Siverek, Suruç ve Harran’a doğru ilerler. Urfa bölgesi, 1404 yılına kadar aynı aşiretten Dimaşk Hoca’nın elinde kalır.
Timur Urfa Bölgesinde
Timur, 1394 yılı Ocak ayında Mardin’den geçerek Ceylanpınar’a iner. Burası askerleri tarafından yağmalanır. Daha sonra Urfa’ya gelen Timur, kentte 19 gün alır. Bu sırada kent, Timur’un hâkimiyetine geçmiş ve ileri gelenler Timur’a bağlılıklarını sunmuşlardır. Timur ordusuyla kentten ayrılırken Urfa kalesini tahrib ettirir. Timur, 1401 yılında Suriye’den dönerken, Birecik’e gelir ve burada Akkoyunlu hükümdârı Karayölük Osman Bey tarafından karşılanır.
Timur, Karayölük Osman Bey’e Diyârbakır yöresini vermiş, o da 1403’de Diyârbakır’da Akkoyunlu Devleti’ni kurmuştu. Akkoyunlular, kısa zamanda gelişerek sınırlarını genişletirler.
Çeşitli Olaylar
Urfa bölgesi hâkimi Dimaşk Hoca’nın 1404’de ölümü üzerine, Karayölük Osman Bey’in Urfa’yı ele geçirdiği ve buraya Yağmur Bey’i atadığı görülür. Daha sonra bu adamı değiştirerek yerine yeğeni Nur Ali Bey’i gönderir.
Urfa şehir merkezinin 3 km. güneybatısında Koçviran adlı bir köyde Döger Aşiretine ait bir mezarlık tarafımızdan tespit edilmiştir. Yaklaşık 50-60 civarında olan mezarların içinde kadın, erkek ve çocuklara ait mezarlar görülür. Motifli mezar şahideleri Arapça yazılıdır. Adı geçen köyde ikâmet eden köylüler de Döger aşiretine bağlıdır. Bu tarihi mezarlığa köylüler tarafından sadece ölen küçük çocuklar gömülmektedir. Kurtarma kazısı yapılması gereken bu mezarlık maalesef harap ve viran şekildedir.
Memlûkler, 1429 yılında Emir Tanrıvermiş komutasında Urfa’ya saldırarak kenti korkunç bir şekilde yağma ve tahrib ettikten sonra, valisi Karayölük Osman Bey’in oğlu Habil’i de esir edip Kahire’ye götürürler. Bu felâketten bir süre sonra Urfa Karakoyunlular’ın eline geçer.
1451 yılı başında Üveys Bey Urfa’ya girer ve Karakoyunluları Urfa’dan çıkarır. İki yıl sonra Uzun Hasan Bey (saltanatı 1453-1478) yanındaki askerlerle Urfa’ya gelir ve Karakoyunlular’ı bozguna uğratır.
Akkoyunlu hükümdârı Uzun Hasan Bey, 1465 yılında Urfa’da bulunan kardeşlerini yenerek kenti ele geçirir. Uzun Hasan’ın 1473 yılında bu kez Memlûkler’in elinde bulunan Birecik’e saldırdığı; ancak bunda başarılı olamayarak geri çekildiği görülür. Böylece Fırat, Akkoyunlular ile Memlûkler Devleti arasında bir sınır olarak kalır.
Urfa’nın 1504’de Dulkadir Beyliği’nin eline geçtiği görülür.
Akkoyunluların Hezimeti ve Safeviler
İran’da Safeviler’in güç kazanmaları üzerine Akkoyunlular gerileme ve çöküş dönemine girerler. Akkoyunlu hükümdârı Elvend’i mağlup eden Şah İsmail, Diyârbakır dışında bütün Doğu Anadolu’yu hâkimiyetine geçirmişti. Elvend’in ölümünden sonra Akkoyunlular’ın tek hükümdârı duruma gelen Sultan Murad, Safeviler karşısında tutunamayarak Osmanlılar’a sığınır. Sultan Murad, Yavuz Sultan Selim’den aldığı kuvvetle Diyârbakır’ı zapta teşebbüs eder, ancak 7.000 kişilik ordusu Şah İsmail’in daha sonra Urfa valisi olacak Emiri Ece Sultan Kaçar tarafından bozguna uğratılır ve kaçmaya muvaffak olamayan Sultan Murad, çarpışma esnasında öldürülerek başı Şah İsmail’e gönderilir. (1514)
1514 yılında Urfa’yı ellerine geçirmiş olan Safeviler kentin yönetimini Kaçarlar’a bırakırlar.
V) Osmanlı İmparatorluğu Dönemi (1517-1922)
Çeşitli Olaylar
Osmanlı kuvvetlerinin 1517 yılında Mardin kalesi’ni ele geçirmesinden sonra, Urfa bölgesinin de Osmanlı hâkimiyetine geçtiği görülür. Urfa, bu sırada Diyârbakır Beylerbeyliği’ne bağlanır.
Urfa, XVI. yüzyılda nüfus yoğunluğu bakımından Güneydoğu Anadolu’nun 4. büyük kenti durumundadır ve 1518 yılında kentin nüfusu 5.500’ü aşmıştı. Bu sırada kentte mahalle sayısı 4’ü Müslüman, 1’i de Hıristiyan olmak üzere 5 idi. 1526 yılında ise kentin nüfusu 8.000 civarında idi.
Osmanlı Padişahı Kanûni Sultan Süleyman (saltanatı 1520-1566), Irakêyn Seferi’nden dönerken ordusuyla 17-18 Kasım 1535 tarihinde iki gün Urfa’da ikâmet eder. Daha sonra Urfa ile Birecik arasında kışlayan padişah, Halep’e giderken Birecik’ten geçer.
1578 yılında Rakka ve Urfa bölgesinde, Abdurrahman adında eski bir sancak beyinin ayaklanması görülür. Kısa sürede genişleyen bu ayaklanmaya, Urfa’nın eski beyi Suhrap da katılmıştır. Bölgedeki Türkmen aşiretlerince de desteklenen bu ayaklanmayı devlet güçlükle bastırır.
1594’de kurulan Rakka Eyâleti’nin merkezi Urfa idi.
Karayazıcı Abdülhalim’in Urfa Ayaklanması
1599 yılında Bölükbaşı Karayazıcı Abdülhalim Bey, Osmanlı Devleti’ne karşı haksız yere ayaklanarak yanındaki isyâncı takımıyla gelerek Urfa’yı ele geçirir ve beyliğini ilan ederek fermanlar bastırır. Devlet, bu isyânı bastırmak için Sinanpaşazâde Mehmet Paşa’yı bir oduyla Urfa üzerine gönderir. Bu arada eski Beylerbeyi Budakoğlu Hüseyin Paşa da isyân etmiş ve adamlarıyla Karayazıcı’ya katılmıştır.
Osmanlı ordusu Urfa’ya yaklaşınca, Karayazıcı ve Hüseyin Paşa kaleye kapanır. Halep Beylerbeyi Hacı İbrahim Paşa, Şam Beylerbeyi Hüsrev Paşa ile birlikte Urfa’yı kuşatan Mehmed Paşa, Karayazıcı’yı ele geçiremez.
1600 yılı baharında Mehmed Paşa’nın Urfa’yı ikinci kez kuşattığı görülür. Sonunda, Hüseyin Paşa’yı teslim etmek şartıyla Karayazıcı Antep Sancakbeyliği’ne atanır. Urfa bu ayaklanmadan büyük zarar görmüş; kargaşa ve güvensizlikten dolayı bir kısım halk kenti terketmiştir.
Çeşitli Olaylar
Osmanlı Padişahı Sultan Dördüncü Murad, (saltanatı 1623-1640) 1638 yılında Bağdat Seferi’ne giderken, 21 Ağustos’da ordusuyla Fırat’ı geçerek Birecik üzerinden Urfa’ya gelmiş ve kentte kaldığı süre içinde tarihi ve kutsal yerleri gezmiştir.
Mısır valisi Kavalalı Mehmed Paşa, 1839 yılında Mısır’da isyân ederek bağımsızlığını ilan eder. Sultan II. Mahmud, isyânın bastırılması için Hafız Mehmed Paşa’yı görevlendirir. 20 Haziran 1839’da Kavalalı’nın oğlu İbrahim Paşa, Birecik’te yapılan savaşta Osmanlı ordusunu yener. Bu olay üzerine Urfa, Mısırlılar’ın istilasına uğrayarak oldukça zarar görür. Urfa bölgesi idari açıdan 4 yıl kadar Mısırlılar’ın elinde kalır.
Urfa, 1865 yılında bir sancak olarak Halep vilayetine bağlanır. 1912 yılında da bağımsız bir sancak haline getirilir.
1915 Ermeni İsyanı
Urfa’da yüzyıllarca huzur ve barış içinde Türklerle beraber yaşayan Ermeniler; Türklere karşı yapılan Ermeni propagandaları, komitecilerin ve misyonerlerin faaliyetleri, Rusya, İngiltere, Fransa ve A.B.D.’nin etkisi, kilise ve papazların kışkırtmalarıyla sonunda isyanın eşiğine getirilir. İsyan çıkarma ihtimalini göz önünde bulunduran İttihatçılar, Nisan 1915’de Ermeni öğretmenlerini tutuklatır ve 15 gün sonra da Ermeni eşrafından 18 aileyi Rakka’ya sürgün ederler.
Silah ve askeri yönden desteklenen Ermeniler, 6 Ağustos 1915’de Germüş Köyü’nde ve aynı günün akşamı da Urfa’da ilk kurşunları atarlar. İsyanı bastırmak üzere köye 20-30 kişilik bir jandarma kuvveti gönderilir. Arama esnasında pusudaki Ermeniler, bir jandarmayı şehit ederler, bir jandarma da yaralanır. Ertesi gün köyün etrafındaki aramalarda isyancıların bırakıp kaçtığı mağarada 20 kadar tabanca, bomba ve yiyecek ele geçirilir. Aynı gün Urfa’da yapılan aramalarda 820 tüfek, 406 tabanca, 74 delici ve kesici alet ile 4922 fişek ele geçirilir. Bidik Meydanı’nda iki Ermeni kardeşin evindeki aramada ise büyük miktarda silah ve bombaya rastlanır. Bu evdeki arama esnasında polislerden Mustafa Nuri Efendi ve jandarmadan Bekir Çavuş şehit edilirler.
7 Ağustos 1915 günü Akçakale-Urfa-Siverek kısmında, hizmet taburunun Ermeni fertleri aldıkları karar gereği subay ve erlerine suikast düzenlemek isterler, ancak zamanında alınan önlemlerle bu faaliyet önlenir. Fakat kan dökmeye niyetlenmiş Ermeniler, ellerine geçirdikleri kazma, kürek ve tabancalarla Türk ve Süryani arkadaşlarının üzerine saldırırlar. Saldırı sonunda İbrahim Hilmi şehit edilir, 4 jandarma ve köy muhtarı da yaralanır.
Misyoner kaynaklarına göre, 10 Ağustos 1915’de İttihad ve Terakki’nin iki yüksek rütbeli subayı Ahmet ve Halil Paşalar, Urfa’da yönetimin başına geçerler.
İsyanla ilgili bu olaylar 16 Eylül’e kadar, aralıklarla devam eder. 16 Eylül günü geceleyin Kilise Sokağı’ndan Ermeni Bedros, Serkis Tarakçıoğlu ve Mığırdıç, evlerinde bir toplantı yaparlar ve isyanın devam ettirilmesine karar verdikten sonra 40-50 el silah atarak şehirdeki huzuru bozarlar. Ertesi sabah bunları yakalamak için polis ve jandarmalar tarafından evin etrafı sarılır ve teslim olmaları istenir. Ancak Ermeni isyancılar bu isteğe silahla cevap verirler. Açılan ateş sonucu 1 jandarma şehit olur, 2 jandarmada yaralanır. Bundan sonra Ermeni Mahallesinin her tarafından güvenlik kuvvetlerine ateş açılır. Bu arada sivil Müslüman halka da hücûm edilir ve bazı Urfalıların evleri ele geçirilir. Bu saldırıda büyük ve küçük 10 kişi şehit edilir.
Türklerin savunmada yetersiz kaldıklarını gören Ermeni isyancılar, Mığırdıç ve Papaz Sogomon emriyle önceden kararlaştırdıkları gibi kilise çanını çaldırarak isyanın daha da büyümesini sağlar. İşareti alan Ermeniler silah ve cephâneleriyle saldırıya geçerler. Kontrolü kaybeden güvenlik kuvvetleri IV. Kolordu’dan yardım istemek zorunda kalır. IV. Kolordu Komutanı Ahmet Cemal Paşa’nın Urfa’ya gelmesine rağmen, Ermeni isyancılar zaman zaman saldırıda bulunurlar ve bununla birlikte bu kuvvete karşı çeşitli yerlere mevzilenerek saldırılarını sürdürürler. Geceleri güvenlik kuvvetlerine baskınlar düzenleyip; gündüzleri de bahçede, kapı önünde kadın, erkek ve çocuklara ateş açarak pek çok masum insanı öldürürler. İsyancılara hoşgörü ve iyilikle davranılarak teslim olmaları istenmesine rağmen kimse yerinden çıkmaz ve saldırıya devam ederler. Sonunda şehirdeki askeri birlik isyan yuvalarına top atışı yapmak zorunda kalır. Bu karşılıklı hücumlar sırasında da birçok asker şehit olur ve yaralanır.
26 Eylül 1915’de bir kısım Ermeni komiteci Amerikalı misyoner Leslie’nin yetimhânesine sığınarak ve içindekileri esir alır.
Bu isyanda askeri birliklerin çok zorlandığı, zaman zaman yardım istediği ve görevin çok zor bir şekilde yapıldığı görülür.
Askerlerin 28-29 Eylül 1915 günü isyan yerlerini ve Tılfutur Tepesi’ni işgali esnasında çok zorlandıkları görülür. Kiliselere ve diğer sağlam yerlere mevzilenen Ermeniler’in ateşe devam etmeleri üzerine bu civar da topçu ateşine tutulur. Sıkıştıklarını anlayan isyancılar barış görüşmelerine yanaşırlar ve kayıtsız şartsız teslim olacaklarını açıklarlar. Bu arada daha önceden esir aldıkları 600 kadar kadın ve çocuğu da teslim ederler. Fakat bundan sonra sözlerinde durmayıp ateş etmeleri üzerine çatışma tekrar başlar. Bu çatışma 2 Ekim 1915’e kadar devam eder.
Askerler, isyancıların yuvalandıkları kilise, yetimhâne ve diğer bazı gizli barınakları zapteder. 29 Eylül 1915’de Ermeni evlerini aramaya giden jandarmalardan 3’ü Ermeniler tarafından atılan kurşunlarla şehit edilir. Aynı günün gecesi Ermeniler aralıklarla 18-19 kere ateş açarlar. Elebaşlardan Seko, Gugo ve arkadaşlarının yakalanması için 1 subay, 17 er ve 3 polis görevlendirilir. Ancak bunlara ateş açılması sonucu 1 er şehit olur, 4 er de yaralanır.
5 Ekim 1915’de Kumandan Fahri Paşa, Alman Subay Graf Wolfskehl von Reichenberg komutasındaki askerler ve toplarla birlikte Urfa’ya gelir.
16 Ekim 1915’de Ermeni isyancılarının siperleri tahrip ve imha edilerek isyan sona erdirilir.
Bu isyanda Urfalılardan 42 şehit ve yaralı, asker, polis ve jandarmadan ise 20 şehit ve 50 yaralı verilmiştir. Ermeni isyancıların ölü sayısı ise 349’dur.
Urfa Ermenilerinin bir kısmı bu olaydan sonra Musul’a gönderilir.
Amerikalı misyoner Leslie, bulunduğu konum nedeniyle, Amerikan binasını işgal eden isyancılar arasında bulunduğu veya buna zorlandığı için defalarca mahkeme karşısına çıkar ve ifade verir. Bayan Leslie, olayların etkisinden kurtulamayarak, çektiği vicdan azabından dolayı intihar eder.
1916 yılında Van, Muş ve Bitlis vilayetlerinden Rus işgali ve Ermeni zulmünden kaçan birçok insan Urfa’ya göç etmek zorunda kalır. Kalabalıktan dolayı yeteri kadar ziraat yapılamaz ve 1917 yılında kentte başlayan kıtlık, birçok salgın hastalık ve ölümlere sebep olur.