
İsminin kökeni
Tekirdağ, Bizans döneminde Βισανθη (Bisanthe) ve sonraları Ρωδοστο (Rodosto) adıyla anılmıştır. Kenti ele geçiren Türkler, şehre önceleri Rodosçuk, 18. y.y.'dan itibaren de Tekfur Dağı demeye başlamışlardır. Tekfur ermeniceden alıntı bir sözcük olup osmanlı türkçesinde hristiyan hükümdarlara verilen bir sandır. Aslı tagovar, anlamı ise taç taşıyandır. Cumhuriyetin ilanından sonra tekfur sözcüğü atılarak yerine sesçe benzeşen tekir getirilmiştir.
Tarihi
Tekirdağ İli coğrafi konumu dolayısıyla stratejik önem taşıyan, Anadolu ile Balkanlar arasında geçit bölgesi, İstanbul'a yakınlığı sebebiyle Boğazlar üzerinden geçen Asya ve Avrupa kavimlerinin ilişkileri Tekirdağ'ı İstanbul tarihine sıkı sıkıya bağlamıştır.İstanbul'un zaman zaman saldırıya uğramasının etkileri ilimizde de görülmüş, topraklarının da verimli olması birçok kavimlerin hakimiyetinde kalmasına sebep olmuştur. Tekirdağ İli M.Ö. 4000 yıllarına kadar uzanan tarihi boyunca çeşitli uygarlıkların etkisi altında kalmıştır.Bu dönemler içersinde BİSANTHE, RODOSTO, TEKFURDAĞI gibi isimler alan Tekirdağ'ın İl sınırları içinde tarih öncesi ve tarih çağlarında tam bir kronoloji vermemekle birlikte iskan edilmiş yerler tesbit edilmiştir.Paleolitik ve Neolitik çağlara ait bir yerleşme yeri bulunmayan Tekirdağ'da Şarköy İlçesindekiGüngörmez ve Güneşkaya Mağaraları ile Marmara Ereğlisi'ndeki Toptepehöyük'te Kalkolitik Çağ buluntularına rastlanmıştır.Tekirdağ sahil şeridinde yüzeyde yapılan araştırmalara göre İlk Tunç Çağı'nda yoğun olarak yerleşmelerin izine rastlanmıştır. Trakya'da Son Tunç Çağı ile Erken Demir Çağında büyük bir göç dalgası olmuştur.Antik kaynaklar ve arkeolojik bulgular yetersiz kaldığından bu dönem tam olarak aydınlanamamıştır. Trakya M.Ö. 7. Yüzyılda Grek kolonilerinin kurulmasıyla ticarete açılmıştır.Bu dönemde Trakya'nın Marmara kıyılarında kentler kurulmuştur.M.Ö. 514-513 yıllarında Pers Kralı Dereus'un İskit Seferi sonrasında Trakya Pers egemenliğine girmiştir. Bu egemenlik M.Ö. 478-477 de Atina'ın Pers tehlikesine karşı kurduğu Attik-Delos Deniz Birliği'nin Persleri Trakya'dan temizlemesine kadar devam etmiştir.M.Ö. 342 yılında Makedonya Kralı 2. Philip Trakya'yı topraklarına katarak Odrys Krallığı'nı kendine bağlamış, İskender'in ölümünden sonra Trakya Lysimachos'un egemenliğine girmiştir. M.S. 19. Yüzyılda Roma İmparatoru Tiberius'un Trakya'ya bir vali göndermesi ile başlayan gelişmeler, M.S. 46 yılında İmparator Cladius'un Trakya'da Roma Eyaletini kurması ile sonuçlanmıştır.Trakya uzun yıllar Roma hakimiyetinde kalmıştır. M.S. 395 yılında imparatorluğun ikiye ayrılmasıyla Doğu Roma İmparatorluğu içinde kalan Trakya 1354 yılında Süleyman Paşa komutasındaki kuvvetlerin Gelibolu'ya çıkmasıyla Türklerin hakimiyetine girmeye başlamıştır.1356 yılında Şarköy ve Malkara ele geçirilmiş, 1357 de I. Murat Tekirdağ ve Çorlu'yu Türk hakimiyetine almıştır. Bu arada Bizanslılar kısa bir süre Tekirdağ topraklarını geri almışlarsa da, I. Murat 1363 de buraları yeniden Osmanlı topraklarına katmıştır. Balkan Savaşlarında (1912) Bulgar işgaline uğrayan ilimiz toprakları , 1913 yılında düşman işgalinden kurtarılmıştır. I. Dünya savaşından sonra Mondros Mütarekesi'nin verdiği imkanlardan faydalanan Yunan kuvvetleri 20 Temmuz 1920'de Tekirdağ'ı işgal etmiş ise de 13 Kasım 1922'de Yunan işgali de sona erdirilerek Türk yönetimine geçmiştir. M.Ereğlisi 29 Ekim de, Çerkezköy ve Saray İlçeleri 30 Ekim de, Çorlu 1 Kasım da , Muratlı 2 Kasım da, Malkara ve Hayrabolu 14 Kasım da, Şarköy de 17 Kasım da düşman işgalinden kurtarılarak Türk yönetimine geçmişlerdir. 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince girişilen yeni örgütlenme sırasında Tekirdağ il olmuş, ancak; Kurtuluş Savaşının güçleri içinde örgüt hemen kurulamamış, Cumhuriyetin ilanından önce 15 Ekim 1923 tarihinde İl merkezi olmuştur.
TARİH ÖNCESİ DÖNEMLERDE TEKİRDAĞ
Tekirdağ tarihi Trakya ve Marmara bölgesinin tarihinden ayrı düşünülmemelidir.
Anadolu ve Yakındoğu ile Avrupa arasındaki göç, istila, ticaret kültür
alışverişi gibi her türlü ilişkinin Trakya üzerinden gerçekleşmesi bölgenin en
önemli özelliğidir. Akdeniz ve Ege’den gelerek Karadeniz’e geçen ve buradan da
büyük nehirlerle Orta ve Doğu Avrupa ile Asya’ya açılan ana deniz yolunun düğüm
noktası üzerinde yer alması bölgenin ikinci önemli özelliğidir.
Deniz ve kara yolları üzerindeki stratejik konumu nedeniyle uzak coğrafi
bölgeler arasındaki kültür ilişkilerini aydınlatacak ip uçlarının Trakya
bölgesinde olduğu kabul edilmiştir. Bunun yanı sıra ılımlı iklimi, tarım ve
çiftçiliğe elverişli toprakları, bitki örtüsü, su ve kara hayvanlarının da
zenginliği göz önüne alınırsa Trakya bölgesinin her dönemde insanların
oturmasına çok uygun bir ortam oluşturduğu düşünülebilir. Türkiye Trakyasında
Tarih öncesi dönemlere ait arkeolojik araştırmalar çok yenidir. 1970’li
yıllardan sonra İstanbul Üniversitesi Prehistorya Ana Bilim Dalı öğretim
üyelerinden Prof.Dr.Mehmet ÖZDOĞAN’IN oluşturduğu bir ekip Trakya’da tarih
öncesi araştırmalara başlamıştı. Bu araştırmalardan sonra 1980’li yılların
sonunda Edirne ve Tekirdağ’da yine bu ekip tarafından kısa süreli kurtarma
kazılarına başlandı. 1990’dan sonra bu ekip ile birlikte Tekirdağ Müzesi de
sistematik olarak Trakya’da Tarih öncesi dönemlere ait kazı ve araştırmalarını
sürdürmektedir.
Trakya’da Paleolitik (eski taş ) çağa ait yerleşme yeri olarak İstanbul
yakınlarındaki Yarımburgaz Mağarası ve Trakya’nın Karadeniz kıyısında açık
yerleşme yeri olarak Ağaçlı bölgesi bilinmektedir. Tekirdağ Müzesi Müdürlüğü’nün
son yaptığı araştırmalarda Saray ilçesinde Ergene ve Galata derelerinin
oluşturduğu Güneşkaya ve Güngörmez vadilerinde mağaralar tespit edilmiştir. Bu
mağaraların üst kesiminde İ.Ö.5000-3000 yıllarına tarihlenen çanak çömlek
parçaları bulunmuştur. Büyük bir olasılıkla Yarımburgaz mağarasında olduğu gibi,
yüzey tabakalarının altında Güneşkaya ve Güngörmez Mağaralarında Eski Taş
devrinin üst tabakalarına (İ.Ö.200.000-10.000) rastlanabilir. Tekirdağ sahil
şeridinde yapılan kazı ve araştırmalarda Neolitik dönemden (ilk toprağa yerleşme
dönemi, insan toplumunun gelişmesinde bir devrim olarak kabul edilmektedir.
İ.Ö.8000–5000) Kalkolitik çağ (Köy şeklindeki yerleşmelerin gelişimi, bakır ve
madenciliğin başlaması. İ.Ö.5000-3000), İlk Tunç Çağına (Tunç’un ortaya çıkarak
madenciliğin gelişmesi, beyliklerin oluşması) ait yerleşmeler bulunmuştur.
Neolitik çağda Şarköy’de Burun Eren Çiftliği’nde, Burdur Hacılar’da bulunan
malzemelerle çağdaş malzemeler ele geçmiştir. Aynı malzemeler İstanbul
Üniversitesi tarafından Enez’de Hoca Çeşme mevkiinde yapılan kazılarda da ele
geçmiştir. Bu buluntular o dönemlerdeki kültür ilişkilerinin ne kadar yaygın
olduğunu göstermektedir. Kalkolitik çağda önemli buluntu yeri Marmara Ereğlisi
yakınlarındaki Kargaburun mevkii üzerindeki Toptepedir. 1963 yılında İngiliz
Arkeoloji Enstitüsü müdürü tarafından yoldan geçerken tesadüfen bulunarak
yayınlanıp bilim alemine duyurulmuştur.
Ancak 1988 yılında ikinci konut inşaatlarının katliamına uğramıştır. 1989
yılında konutlardan arta kalan küçük bir alanda Prof.Dr.Mehmet ÖZDOĞAN
tarafından yapılan kazıda Trakyanın en önemli eserleri ve kültür tabakasının
ancak bir bölümü ortaya çıkarılabilmiştir. Bu kazıda bulunan ve çok önemli bir
eser olan, İ.Ö.4300 yılına tarihlenen pişmiş topraktan yapılmış Ana Tanrıça
Figürü Tekirdağ Müzesinde sergilenmektedir. Tekirdağ Müze Müdürlüğü ile İstanbul
Üniversitesi’nin birlikte Gazioğlu Köyü’nün sahilinde yer alan Menekşe
Çatağı’nda yapılan kazılarda alt tabakalarda Toptepe tabakalarıyla çağdaş
kalıntılar ele geçmiştir.
Menekşe Çatağı’nda elips şeklinde çit örme tekniğiyle yapılmış kulübeler ve
kulübelerin içinde ocak ve fırınlar bulunmuştur. 1938 yıllarında Prof.Dr.Arif
Müfit MANSEL Alpullu’da Toptepe malzemesi olan testiler ele geçirmişti.
Kırklareli Aşağıpınar’da yapılan kazılarda da bu kültür tabakasının ortaya
çıkması, Trakya’nın o dönemde Deniz sahilindeki kültürlerle iç kesimlerdeki
kültürlerin ilişkilerini ortaya koymaktadır.
İLK TUNÇ ÇAĞI VE ORTA TUNÇ ÇAĞINDA TEKİRDAĞ
İlk Tunç çağında, Trakya’da Marmara denizi sahil kesimi boyunca yerleşmelerin
uzandığı, son yapılan araştırmalarda ortaya çıkmıştır. İstanbul ile Gelibolu
Yarımadası arasında İlk Tunç Çağı’nın başlangıcında oldukça yoğun yerleşmeler
vardır. Gelibolu Yarımadası’nda bu yerleşmeler daha da yoğundur. Troya’nın
birinci katıyla çağdaş olan bu yerleşmeler İ.Ö.3000-2700 yılları arasına
tarihlenmektedir. Tekirdağ Müzesi’nin İstanbul Üniversitesi Prehistorya Ana
Bilim Dalı ile ortaklaşa olarak yaptığı Menekşe Çatağı kazılarında bu dönem
kalıntılarına oldukça yoğun olarak rastlanmıştır.
Menekşe çatağı İlk Tunç Çağı’nın ilk evrelerinde Troyanın 1. katıyla çok
benzerlik göstermekle birlikte Balkan kültürlerinden Sveti Krilova kültürleri
ile de ilişkiler tesbit edilmiştir. İlk Tunç Çağı’nın II. (İ.Ö.2700-2400) ve III.(İ.Ö.2400-2000)
evrelerine Trakya da yoğun olarak rastlanmamakla birlikte yine Menekşe Çatağı
kazılarında Troya’nın ve Anadolu’da bir çok yerleşmenin İlk Tunç Çağı’nın II.evresinde
ortaya çıkan Depas türü (çift kulplu kupalar) kupa parçaları bulunmuştur.
Tekirdağ sınırları içinde İlk Tunç Çağı’nın III.evresine ait yerleşmelere
rastlanmamaktadır. Kırklareli’de Aşağıpınar Kanlıgeçit’te İstanbul
Üniversitesi’nden Prof.Dr.Mehmet ÖZDOĞAN tarafından yapılan kazılarda İlk Tunç
Çağı’nın II.evresi ve Orta Tunç Çağı’na geçiş evresinde tamamen İç Anadolu
kültürlerine ait bir koloni yerleşmesi ortaya çıkarılmıştır. Anadolunun özgün
mimari tipi olan Megaron tipi yapılar ile dini ve günlük kullanım eşyaları bu
kazıda bulunmuştur. Bu kazı İlk Tunç Çağı’nın son evresinde Anadolu ile Trakya
arasında ticari ve kültürel bir alış veriş olduğunu belgelemekle birlikte
Anadolulu insanların Trakya toprakları üzerinde küçük koloni yerleşmelerini
kurduklarını da kanıtlamaktadır.
Orta Tunç Çağı’ndan, son Tunç Çağı’nın sonlarına kadar (İ.Ö.2000-1300) birkaç
küçük keramik buluntusu dışında bulgulara rastlanmamıştır. Son Tunç Çağı’nın
sonları ile İlk Demir Çağı’nda (İ.Ö.1400-1000) batıdan büyük bir göç dalgası
gelmiştir.
İzlerine Ergene ve Meriç Havzasında rastlanan bu göç dalgasından sonra karanlık
bir dönem başlamaktadır. Antik kaynaklar ve yakın zamana kadar arkeolojik
bulgular yetersiz kalmaktaysa da son dönemdeki Kırklarelideki Aşağıpınar
kazılarında Orta Demir Çağına ait yoğun bir yerleşme ortaya çıkarılmıştır.
Trakya’da son dönemlerde başlayan sistemli kazıların devam etmesiyle karanlık
diye bilinen dönemler de yavaş yavaş aydınlatılabilecektir.
Şarköy İğdebağları köyünden İstanbul arkeoloji müzesine götürülen Demir Çağı’na
ait önemli bronz bir kolleksiyon ve Tekirdağ Müzesi’ne getirilen bronz bir kaç
madenieser bu dönemde madenciliğin önemli bir rol oynadığını göstermektedir.
Yalnız bu çağda Anadolu’da kurumlaşmış devletlerin (Hitit) varlığına karşılık
Trakya’da Proto-Trak olarak tanımlanan ve toplumsal örgütlenme bakımından çok
daha geri düzeyde toplulukların bulunması, anadolu ile Trakya’nın kültürleri
arasındaki en önemli farktır.
TRAKYA’YAİSMİNİ VEREN KAVİM “TRAKLAR”
Trakyanın yerli halkımıdırlar, yoksa dışarıdan mı gelmişlerdir? Bu konuda kesin
bir hüküm vermek bu günkü bilgilerle zordur. Önceki yıllarda Tekirdağ tarihini
yazanlar İ.Ö.4000 ve 2000 yıllarında Trak akınlarından ve göçlerinden
bahsetmektedirler. Bilindiği gibi Trakya’da o dönemlerle ilgili olarak yapılmış
uzun araştırmalar ve arkeolojik kazılar olmadığı gibi, o dönemler hakkında da
yazılı belgeler de yoktur. Daha önce de değinildiği gibi İ.Ö.14-13.Yüzyılda
izlerine Ergene ve Meriç Havzası’nda rastlanan bir göç dalgası bulunmaktadır ki,
bu göç eden toplum Proto Trak (Trak Öncüleri) olarak adlandırılmaktadır. Daha
sonra tarihçiler, traklardan ayrı kabileler ve şehir krallıkları olarak yaşamış,
hiçbir zaman bir birlik oluşturamamış toplumlar olarak bahsetmektedirler.
Tarihçi Heredot: “Hintlilerden sonra en kalabalık olanlar Trakya’lılardır.
Birtek adamın komutasında ya da tek iradeyle hareket etseler, hiç yenilmez ve
bence, ulusların en güçlüsü ve en kalabalığı lurlardı” demektedir. Traklar için
iş görmemek kibarlıktır. Toprakta çalışmak şerefsizlik ve aşağılıktır.
Soylu yaşamak: Savaşa gitmek, başkalarını soymak ve at yetiştirmektir. Bu
nedenle de paralı asker sıfatıyla denizci olarak donanmalarda, atlı olarak kara
ordularında yer almışlardır. Homeros’un İlyada adlı destanında Trakyalılar için
at besleyen, at yetiştiren gibi sıfatlar kullanmaktadır. Trak kralı Rhesos’un
atları için: “Görmedim onun atları gibi güzel, iri atlar, giderler yel gibi,
kardan beyazdırlar.” demektedir.
Trakya’ya elçi giden kişilere atların armağan olarak verildiği yine Homeros’tan
öğrenilmektedir. Ksenephon, “Anabasis” (onbinlerin dönüşü) adlı eserinde bir
Trak kenti olan Perinthos (Marmara Ereğlisi) halkının orduya yetişmiş atlar
verdiğini yazmaktadır. Tanrılar arasında en çok Dionyzos (Doğa Tanrısı olup,
asma kütüğünü ve şarabı dünyaya yaymak için yarenleri Satyr ve Menadlarla tüm
dünyayı dolaşırlar.), Artemis (Bolluğu ve bereketi simgeler. Hayvanların
koruyucusu ve altın yaylıdır. Trakyada geyik üzerinde yay ve okuyla tasvir
edilir.), Hermes’e (Doğa ve Bereket Tanrısıdır.) saygı gösterirler. Traklar en
iyi olarak ölü gömme adetlerinden tanınmaktadır. Konunun başında Trakların tarih
öncesi çağlardan beri Trakya’nın yerli kavimlerimi yoksa kuzeyden gelen bir
kavimmi olduğunun kesin bilinmemekte olduğundan bahsedilmişti. Ancak kuzeyden
geldikleri savı daha kuvvetli bir olasılıktır.
Trakyada yoğun olarak görülen bazıları anıtsal nitelikli, bazıları irili ufaklı
yığma tepelerin hepsi “tümülüs” denilen mezar tepeleridir. Trakya’da en erken
tümülüs İ.Ö.1300 yılına tarihlenen Kırklareli’de bulunan Taşlıbayır Tümülüsüdür.
Ayrıca Kırklareli ve Edirne civarında Dolmen adı verilen büyük iri taşların
yanyana getirilerek ve sonra üzeri tekrar iri bir taşlarla örtülerek yapılan
anıtsal mezar tipleri vardır. Bu mezar tiplerinin ilk örnekleri Traklara aittir.
Dolmen tipi mezarlar daha sonra bırakılmakla beraber, tümülüs geleneği Roma
döneminin sonuna kadar (İ.S.395) devam etmiştir.
Anadolu’da Friglerle İ.Ö.8.yy. sonlarında 7.yy.başlarında ortaya çıktığı
belirlenen tümülüsler Trakyada olduğu gibi tek tanrılı dinlerden Hıristiyanlığın
egemen olduğu Roma dönemi sonuna kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu yüzden
de bazı arkeologlar Traklarla Friglerin aynı kavim olduklarını, Trakyadaki Brig
kabilesinin Anadolu’daki Frigler olduğunu iddia etmektedirler. Tarihçi Heredot
Trakların ölü gömme adetlerinden şöyle bahseder: “Bir Trak öldüğünde ceset üç
gün evde bekletilir. Bu arada kurbanlar kesilir, cenaze ziyafetleri düzenlenir.
Ceset yakılır. Yahut yakılmadan mezarın içine konur. Ağıtlar yakılır, şaraplar
içilir. silah oyunları ve spor müsabakaları düzenlenir. Mezarın üzerinde yığma
tepe meydana getirilir.”
Ayrıca Traklar iyi at yetiştiren kavimler olduğundan, atlarına çok önem
vermekteydiler. Trakların öldüklerinde kendileri için tümülüsler yaptıkları gibi
atları için de tümülüs yaptıkları yada kendileriyle birlikte atlarını da
gömdükleri bilinmektedir. 1995 yılında Hayrabolu’nun Hacıllı köyünde Tek Höyük
Tümülüsü’nde Tekirdağ Müzesi Müdürlüğü’nce yapılan kazılarda yukarıda belirtilen
konuların büyük kısmı ortaya çıkarılmıştır. 9,5.m yüksekliğinde ki tümülüs
yığmasında ortaya yakın yerinde yaklaşık 3x5m. boyutlarında 70 cm. derinlikte
bir çukur açılarak ölü yakılmış ve külleriyle birlikte aynı yere gömülmüştür.
Bu çukurun 3 m. kadar önünde de yuvarlak bir çukur bulunmaktaydı ki burada da
Traklının atı yakılmıştı. At yakılan çukurun içinde, yenmiş hayvan kemikleri ile
büyük testi parçaları bulunmuştu. Kemikleri bulunan hayvanlar dana, koyun, keçi
ve tavuktu. Testilerle şaraplar içilmiş ve sonrada testiler kırılmıştı. Daha
sonra da bu mezarın üzerine toprak yığılarak tümülüs oluşturulmuştu. Traklar
çeşitli kabileler halinde yaşamışlar ve hiçbir zaman bir birlik
oluşturamamışlardır. Türkiye Trakyasında yaşayan en önemli iki Trak kabilesi
vardır. Bunlardan biri Ast’lar bir diğeri de Odyris’lerdir.Ast’lar Istranca
Dağları’nın eteklerinde oturan büyük bir kabileydi. En önemli merkezlerinden
biri Byzye kentiydi. Bu gün bu kent Kırklareli ilinin Vize ilçesidir. Odyris’ler
Trakyada yaşayan en büyük ve en önemlikabiledir. Bu günkü Tekirdağ sahil kesimi
ileİpsala sınır kapısının batısına kadar olan bölgede yaşamaktaydılar.
İ.Ö.4.YY.da Odyrislerin kralı Kersepleptes idi. Bu yıllarda batıdan gelen bir
Makedon saldırısı gündemdeydi. Makedonya kralı II.Philip, İ.Ö.352 yılında
Tekirdağ’a kadar olan bütün Trakya’yı aldı. En son Karaevli Köyü’nün deniz
sahilinde yer alan Heraion Teichos kentini de Odyrislerden aldı. Daha batıdaki
Perinthos Kentini de kuşattıysa da alamadı. Perinthos kenti daha sonra II.Philip’in
oğlu Büyük İskender tarafından zaptedildi. 1997-1998 yıllarında Karaevli
Köyü’nün deniz kıyısında yer alan Harekattepe Tümülüsü’nde Tekirdağ Müze
Müdürlüğü’nce yapılan kazılarda bir kral mezarı bulundu. Bu mezar içinde II.Philip
dönemine ait gümüş bir sikke (madeni para) ele geçti. II.Philip döneminde bu
bölgede Kersepleptes Krallık yapmaktaydı. Kersepleptes’in ölüm tarihi, philip
döneminde ve İ.Ö.341’de olduğuna göre, bulunan Kral mezarı büyük bir olasılıkla
Odyris kralı Kersepleptese aittir. İdareci kadroların makedon olmalarına
karşılık, traklar onların egemenliği altında yaşamlarını sürdürmüşlerdir.
Ancak Romalılar döneminde İ.S.1. yüzyılda Romalılar Trakya’daki Trakları
Romalılaştırmak için emekli asker ve subaylarını yerleştirdikleri bir çok
kentler kurdular. Bu kentlerden bir taneside Malkara’nın Kermeyan Köyü’nün
kenarında yer alan Apri ya da Apros’tur. Bu dönemden başlayarak Traklar her ne
kadar eski adet ve göreneklerini bırakmasalar bile yavaş yavaş asimile
olmuşlardır. İ.Ö.8.yy. ile 6.yy. arasında Ege adaları ile Marmara Denizi
kıyıları ve Karadeniz kıyıları arasında büyük bir deniz ticareti başladı. Sisam,
Samos ve Magaralılar Marmara ve Karadeniz kıyılarında ticarete dönük koloni
kentleri kurmuşlardır.
İlimiz sınırları içinde ve Marmara Denizi’nin kuzeyinde kurulan en önemli kent
Perinthostur (Bu günkü Marmara Ereğlisi). Diğer kentler: Heraion (Karaevli
köyüaltı), Bysante (Barbaros), Ganos(Gaziköy), İstanbul il sınırları içindeki
Seliymbria (Silivri), ve Çanakkale il sınırları içindeki Gallipolidir
(Gelibolu).
İ.Ö.547 yılında doğudan gelerek Anadolu’yu saran Pers istilasından Trakya da
nasibini almıştır. Pers Kralı Dareus İ.Ö.514-513 yıllarında Tuna’nın kuzeyine
kadar ilerlemiştir. Bu sırada Istrancaların batısında büyük su kaynaklarının
bulunduğu alanda ordusunun kamp kurduğu bilinmektedir.
Bu alan ya bu günkü Saray ilçesinin kuzeyindeki Ergene nehri su kaynaklarının
bulunduğu alandır, yada Pınarhisar’ın Kaynarca köyü su kaynaklarının bulunduğu
alandır. İ.Ö.476 yılında Persler Kimon tarafından yenilgiye uğratılarak
Trakya’dan çekilmişlerdir. İ.Ö.352 yılında Makedonya Kralı II.Philip
(İ.Ö.359-336 ) Batı Trakya üzerine yürüdü. Kypsela’dan (İpsala) Perinthos’a
(Marmara Ereğlisi) kadar olan sahil bölgesi o dönemde Odyris Krallığı’nın
hakimiyetindeydi. Odyris kralı da Kersepleptes’ti. Philip en son olarak
Kersepleptes’i yenip Karaevli köyü altındaki Heraion Teichos Kentini almıştı.
Perinthos kentini kuşattıysada kenti ele geçirmeye muvaffak olamadı. II.Philip’ten
sonra yerine geçen ve Hindistana kadar sefer yapan oğlu Büyük İskender
Perinthos’u ele geçirdi. Perinthosta darphane kurarak kendi adına para darp
ettirdi. Roma dönemine kadar Trakya Makedonyalıların hakimiyetinde kalmıştır.
İ.Ö.72 yılında Pontus (Samsun merkez olmak üzere orta Karadeniz Bölgesi) kralı
Mithridatos batıyada saldırılarda bulunmuş, Trakya’yı eline geçirmek istediysede
başarılı olamamıştır.
TARİHİ YAPILAR
Tekirdağ merkezdeki en ihtişamlı tarihi yapı Osmanlılar zamanında Sadrazam Damat
Rüstem Paşa tarafından 1553 yılında Mimar Sinan’a yaptırılan tarihi Rüstem Paşa
Camii. Hasan Efendi Camii (1627), Yusuf Ağa Camii (1760), Sohteoğlu Camii(1777),
Zahire Nazırı Ahmet Ağa Camii (1830) ve Orta Cami (1855) yapıldıkları günden
bugüne dimdik ayakta duruyor. Merkeze bağlı İnecik Köyü’nde 1498 yılında yapılan
ters “T” planlı Mirliva Hüseyin Paşa Camii ise köye renk katıyor. Hayrabolu
İlçesi’ndeki Güzelce Hasan Bey Camii, Çorlu İlçesi’nde Acem Ali tarafından
yapılan Süleymaniye Camii ile Saray İlçesi’nde 1539 yılında Ayaz Mehmet Paşa
tarafından yaptırılan Ayaz Paşa Camii yerli-yabancı turistlerin ilgisini
çekiyor.
Öte yandan, Tekirdağ merkezdeki Arkeoloji ve Etnografya Müzesi, Namık Kemal Evi,
Macar Milli Kahramanı Ferenc Rakoczi’nin son yıllarını geçirdiği ve müze haline
getirilen Rakoczi Müzesi, Çanakkaleşehitleri abidesi ve 1906 yılında Tekirdağ
Mutasarrıfı Adanalı Ömer Ali Bey tarafından yaptırılan Hürriyet Abidesi, şehrin
ziyaret edilebilecek yerlerinden sadece birkaçı.