
Mersin Adının Kökeni
Anadolu kentlerinin ve bölgelerinin adlan genellikle antik kökenlidir. Seleucia (Silifke), Tarzi-Tarza-(Tarsus), Kelenderis (Gilindire)gibi. Bunları kanıtlayan sikke, yazıt ve antik kaynaklar da bulunmaktadır.
Mersin adının kaynağı ve etimolojisiyle ilgili antik bir belgeye henüz ulaşılamadı. Bu nedenle Mersin adının kaynağı konusunda çeşitli iddia ve söylenceler vardır. Bu konuda yapılabilecek gerçekçi açıklamalar, elde mevcut olan belgelerle mümkündür. J.Covel'in 1893'de New York'da yayınlanan "Early Voyages and Travels in The Levant" adlı kitabında, Mersin adının ilk kez yazıldığı bir bilgiye ulaşıyoruz. Bölgeden geçen Thomas Dallam'ın (1599-1600) anılarında. Korykos'un 30 mil doğusunda "Mersina"dan sözettiği yazılıdır. Daha sonra, 1671 yılında Evliya Çelebi, Silifke tarafından gelirken Erdemoğlu (Erdemli) köyünü ve Gerendir suyunu geçtikten sonra, buraya 20-25 km uzaklıkta gecelediği Türkmen köyünün adını "Mersinoğlu" olarak yazmaktadır. 181 H.'de yöreye gelen Kaptan S.F.Beaufort, T.Daflam'dan yaklaşık 200 yıl sonra yerleşimin adını yine "Mersina" olarak yazmıştır. Daha sonra yöreye gelen gezgin ve araştırmacılar ile Osmanlı arşiv belgelerinde de "Mersin" adı görülmektedir. Bunlardan sadece W.M.Leake'nin 1824 tarihli güncel haritasında, Mersin'in bulunduğu yer Zephyrium olarak yazılıdır.
Öte yandan, sadece yörede yetişen ve Myrtus (Muit) denilen Mersin ağacı nedeni ile kentin "Mersin" adını aldığı da araştırmacılar tarafından öne sürülmektedir. Çeşitli söylenceler ve antik mitoloji bir kenara bırakılırsa, kentin adının, Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde karşılaşılan, Türkmen kökenli "Mersinoğlu" göçerlerinin, bu civarda kurdukları yerleşimin adından kaynaklanmış olduğu en uygun görüştür
Mersin İl Tarihi
Geçmişteki kültürler, bilimsel olarak Eski Taş
(Paleolitik), Yeni Taş (Neolotik). Bakır Taş (Kalkolitik), Bronz ve Demir
gibi madde cinslerine göre ana çağlara, bu çağlar da kendi içlerinde
"erken", "orta" ve "geç" dönemlere ayrılmışlardır. Bu kronolojik gelişme,
aynı zamanda toplumun yaşam düzeyinin yükselişim ve ekonomik ilişkilerinin
gelişmesin! de belirlemektedir.
Sığındığı mağaralarda 100 binlerce yıldan beri yaşamım güçlükle sürdürebilen
Eski Taş Çağı'nın toplayıcı ve asalak insanı, gelişmesin! sürdürebileceği
doğal koşullara kavuşmasıyla, diğer tüm canlılardan üstün bir soy olduğunu
kanıtlarcasına. Yeni Taş Çağı'nı başlattı. Gordon Childe'nin uygarlık
tarihinde en önemli "devrim" olarak nitelendirdiği bu çağda, Anadolu'da
yabanıl bir yaşam sürdüren Homo Ne-anderthalensis ve Homo Sapiens insanı,
kaya oyuklarından çıkarak toplu yerleşik yaşamaya, doğal çevreyi tanımaya
geliştirmeye, ihtiyacı olan el aletlerim, üretim araçlarım ve gereksinim
duyduğu eşyaları yapmaya, tarımsal üretimi gerçekleştirmeye. hayvanları
ehlileştirerek onlardan yararlanmaya başladı; bu süreçle birlikte ürün
artırmaya ve ticarete de yöneldi.
C.M.Cipolla'ya göre, bu gelişmenin diğer önemli bir yanı da. Yeni Taş Çağı
kabilelerin farıma elverişli toprakları bulmak için göç etmeleri ile esas
buluşları olan tarımı da yaygınlaştırmış olmalarıdır.
Kilikya bölgesinin tarım yapılabilen Tarsus düzlüğündeki sulak ve verimli
ovaları, yoğun orman alanları; Yeni Taş Çağı insanı için yaşanabilir bir
coğrafyaya sahipti. Burada bulunan ve ovanın rahatlık-la gözetlenebildiği
bir yüksekliğe sahip olması nedeniyle Gözlükule olarak bilinen yerleşimde,
ilk kazıları İngiliz Konsolosu VV.B.Barker ve daha sonra 1852 yılında
Fransız Gezgin V.Langlois yaptı. Buldukları çok sayıdaki eser yurtdışına
götürüldü. 1918'de Kilikya'yı işgal eden Fransız birliklerinden bir topçu
grubunun Gözlükule'de konuşlanması, höyükte büyük tahribata neden oldu.
Hetty Goldman, Byrn Mavr Koleji, Fogg Müzesi, Harvard Üniversitesi ve
Amerikan Arkeoloji Enstitüsü'nün girişim ve destekleri ile ilk defa
1935-1939 yılları arasında arkeolojik araştırma ve kazılar yaptı. II. Dünya
Savaşı nedeniyle ara verilen kazı çalışmaları, 1947-1949 yılları arasında
tekrar sürdürüldü.
Modern Tarsus kentinin güneydoğusunda, Mersin-Adana otoyolundan bütünüyle
görülen höyük, İslam uygarlıklarından Geç Yeni Taş Çağı'na kadar 33
katmandan oluşmaktadır. Çiftçi ve çoban toplumunun yaşadığı ilk katmanlarda,
toprak sıvalı mekan zeminleri ortaya çıktı. Ayrıca volkan camından
(obsidien) yapılmış çok sayıda kesici, delici, kazıyıcı aletler, ok ve
mızrak uçları ile Filistin'deki Gassulien kültürü ile benzerlik gösteren
siyah veya kırmızı tek renkli perdahlı ve tırnak izi süslemeli çanak
çömlekler buldu.
Öte yandan, Mersin'in Demirtaş Mahallesindeki Soğuksutepe ya da Yumuktepe
olarak bilinen höyükte, J.Garstang'ın 1937-1940 yılları arasında
gerçekleştirdiği arkeolojik kazılarda. Orta Çağ İslam uygarlıklarından Erken
Yeni Taş Çağı'na kadar inen, kesintisiz yerleşimlere ait çok sayıda
katmanlar tes-pit edildi. II. Dünya Savaşı'nın başlaması nedeniyle
çalışmalara ara verildi. Bu arada Yumuktepe arşivinin bulunduğu
Liverpool'daki İngiliz Arkeoloji Enstitüsü'nün Alman bombardımanında isabet
almasıyla, tüm Yumuktepe kazı raporları ve buluntular imha oldu. Buna rağmen
J. Garstang, Chicago Orient Enstitüsü'nde ve bazı kişilerde bulunan
Yumuktepe ile ilgili dokümanları toparlayarak, 1947-1948 yıllarında kazı
çalışmalarına tekrar devam etti. Uzun bir aradan sonra, 1993 yılından
itibaren İstanbul Üniversi-tesi Edebiyat Fakültesi'nden Veli Şevin
başkanlığında, Roma Üniversitesi'nden İsabella Caneva ve çeşitli dallardan
oluşan bilim heyeti, kazı çalışmalarım sürdürmektedirler.
Mersin ve Tarsus olarak bilinen her iki yerleşimin, farıma elverişli sulak
alanda kurulmuş olmala-rı, Yukarı Mezopotamya'dan Orta ve Batı Anadolu'ya
yönelik geçiş yolları üzerinde bulunmaları nede-niyle, önemli bir coğrafi
konumdaydılar. Höyüklerde yapılan bilimsel çalışmalar, insanlık tarihi için
pek çok değerli bilgi ve eserlere ulaşmamızı sağlamıştır. J.Garstang
"Prehistoric Mersin" başlıklı yayınında, endüstri olarak tanımladığı çok
sayıda ve çeşitteki taş, seramik, ****lden yapılmış, eşya ve alet ile mimari
kalıntıların uzun listelerin! vermektedir, insanın ihtiyaçları doğrultusunda
çevresinden yararlanması, keşiflerde bulunması ile bunların kentler ve
bölgeler arasındaki dolaşımım sağlaması; ekonominin iki ana kaynağı olan
üretim ve ticaretin; kültürel ve sosyal ilişkilerin gelişmesinin de
başlangıcı olmuştur. Bu höyüklerden elde edilen objelerin bir bölümü İçel,
Tarsus ve Adana Müzeleri'nde sergilenmektedir.
J.Garstang, höyüğün XXXIII. ve XXVII. katmanları arasında. Erken Yeni Taş
Çağı kültürlerine ait konutlar, el yapımı siyah ve gri renkli, tırnak izi
süslemeli çanak çömlekler ve çeşitli el aletleri buldu. Bu ilk yerleşim
katmanlarının üstündeki yapıların inşaatında taşın kullanılması, yeni bir
gelişmenin işareti idi. Burada bulunan bazı çömlekler, kili yaş halde iken
çizilerek, içlerinin beyaz bir madde ile doldurul-masıyla "incrustation"
denilen yöntemle süslenmiş, ayrıca "monocrom" denilen tek renkle boyanmış
ça-nak çömlekler, volkan camı ve çakmak taşından yapılmış aletler ve
silahlar da bulunmuştur.
Son Yeni Taş Çağı'na ait XXVI. ve XXV. katmanlarda bulunan büyük ölçekli
ağıllar, dokumacılıkta kullanıldığı anlaşılan kahverengi büyük ağırlık
taşları, yün eğirmeye yarayan kirmanın basma takılan taş ağırşaklar, orak
delgiler, kemik ve boynuzdan yapılmış iğneler, tarımsal üretimde kullanılan
yarım daire şekilli aletler, ilk kez rastlanılan yıldırım desenli ve boyalı
çanak-çömlekler, üretim ekonomisinin; toplumsal bilincin giderek geliştiğin!
göstermektedir. Bu dönemin bulguları, insanların imece ve işbölümü gibi
dayanışma ile planlı çalıştıklarım belgeliyor. Ortaklaşa inşa edilen
koruyucu duvarlar, toprağı işleyen köylüler, çanak-çömlek üreten ustalar,
yapı kalfaları ile taş, seramik ve ****lden plastik sanat ürünleri yapan
yontucu ve desinatör gibi gruplar vardı. Bunlar çanak, çömlek ve ****l eşya
üzerine geometrik ve figüratif desenler uygulamakta, mühürler, hayvan ve
çıplak kadın heykelcikleri yapmaktaydılar. F. Schachermeyr'e göre; kadın
heykelcikleri, kadının doğurganlığı nedeniyle Yaratıcı Büyük Ana'ya tap-mak
için dini amaçla; dişi olmaları ise Mersin Yeni Taş Çağı sakinlerinin
anaerkil aile yapısından kaynaklanmaktaydı. XI. kata ait seramik ördek başı,
kulp ve evcil hayvanlara ait küçük boyutlu figürler, Yumuktepe plastik
sanatının en ilginç ve sempatik örnekleridir.
Her iki yerleşimde de çok sayıda ve çeşitte bulunan alet ve silahların
hammaddesi olan volkan ca-mı (Obsidien), Torosların kuzey gerisinde üçüncü
zamanda oluşan Erciyes, Hasan ve Melendiz volkanik dağlarının çevresinde
bulunmaktaydı. Böylesine erken dönemlerde kıyı yerleşimlerinin ihtiyaçları
nedeniyle, bölgeler arası alışveriş ilişkilerine girmeleri, Anadolu kültür
coğrafyasını zenginleştiren çok önemli bir gelişmeydi. V. Sevin, Mersin'de
kullanılan volkan camı objelerin analiz sonuçlarına bakarak, bunların Orta
Anadolu kaynaklarından geldiğine işaret etmektedir. Mersin'de obsidien
yongalama ürünlerinin olmayışı, bu ürünlerin doğrudan veya aracılar eliyle
mamul halde ithal edildiğin! göstermektedir. J.Mellaart'ın Çatalhöyük
ekonomisinin önemli bir dalı olan obsidien ticareti ile Batı Anadolu,
Kıb-rıs ve Batı Akdeniz kıyıları ile obsidien alışverişi üzerinde tekel
kurduklarım belirtmesi. Mersin ve Tarsus volkan camı aletlerinin kaynağına
açıklık getirmektedir
V. Sevin'e göre: "Höyükte balık dışında hiçbir yabani av hayvanı kemiğine
rastlanmamıştır. Keçi, koyun, sığır ve domuzdan oluşan dört ana grubu içeren
fauna istisnasız evcildir. Yumuktepe, dört türünde evcil olarak görüldüğü en
erken merkezlerden biridir. Bu durum hayvancılık ekonomisinin geliştiğini,
kültürel ve ideolojik dünyanın da Çatalhöyük'ten tümüyle farklı olduğunu
göstermektedir".
Yapı temellerinde, özellikle silo tabanlarında çokça kullanılan yuvarlak
taşlar, höyüğün hemen eteğindeki Müftü deresinden sağlanmıştır
"Böylece Anadolu'da, hatta yalnız Anadolu'da değil tüm dünyada, ilk defa
bakır izabesinin ve maden dökümcülüğünün, Yumuktepe'de gerçekleştirildiğini
söyleyebiliriz." Ü. Yalçın
Bakır ve bronz alaşımı çiftçilikten küçük sanayiye geçişi kentleşmeyi ve
bölgeler arası bağları güçlendiriyor
İnsanoğlunun madeni keşfetmesi. gelişme sürecine çok yönlü ivme
kazandırmıştır. Bakır, yumuşak olması nedeniyle, soğuk olarak
işlenebildiğinden insanoğlunun ilk olarak tanıdığı ve kullandığı bir
madendir. Yumuktepe ve Gözlükule'de MÖ 4000-3000 arasında tarihlenen Bakır
Taş Çağı'na ait arkeolojik buluntularda, bakır madeninin çok yoğun biçimde
kullanıldığı ortaya çıkmıştır.
J. Garstang, Yumuktepe'nin XXIV. katmanım. Erken Bakır Taş Çağı olarak
tespit etmiştir. Kazı çalışmalarında MÖ 5300'e tarihlenen XVI. kültür
tabakasında rulo başlı iğneler ve keskiler ele geçmiştir. Ü. Yalçın'a
göre:"Bu objeler üzerinde yapılan analitik ve ****lografık araştırmalar
sonunda bunların ba-kırdan olduğu anlaşılmış, bununla da kalmayıp kullanılan
bakırın izabe yoluyla cevherden kazanıldığı sonucuna varılmıştır. Bu ikinci
sonuç Anadolu madenciliği açısından başka bir önem taşır. Zira, Mersin'e
kadar, Anadolu'da sadece doğada saf olarak bulunan "nabit" bakır
kullanılmakta idi. Bilindiği gibi nabit bakır doğada çok ender bulunur, buna
karşın bakırın oksitleri daha yaygındır ve ****l bu bileşimlerden ancak
izabe yoluyla kazanılabilir. İlk defa Mersin'de bilimsel olarak kanıtlanan
bu "yeni" teknolojik ge-lişme, insanlara ihtiyaç duydukları oranda bakır
elde etme olanağını sağlamış ve bu teknolojiye sahip olan toplumların
gelişmesinde önemli etken olmuştur. Objelerin önce kalıplara döküldüğü, daha
sonra çekiçlenerek istenilen formun verildiği anlaşılmıştır. Bu da o dönemde
rastladığımız bir başka teknolo-jik yeniliktir. Böylece Anadolu'da, hatta
yalnız Anadolu'da değil tüm dünyada, ilk defa bakır izabesinin ve maden
dökümcülüğünün Yumuktepe'de gerçekleştiğim söyleyebiliriz. Çatalhöyük'te
veya başka yer-leşim merkezlerinde Mersin paralelinde gelişmeler olabilir;
ancak, günümüzde Mersin dışında bilimsel bir kanıt olmadığından, Mersin'in
bu konudaki ilktenliği tartışma götürmez, ilk defa Mersin'de görülen bu
teknolojik yeniliğin toplumlar üzerindeki etkisi büyük önem taşımaktadır.
Höyükte tabanı yuvarlak taşlarla döşenmiş büyük tahıl depolarının varlığı,
tarım ekonomisinde, tüketimden artırmaya geçildiğini göstermektedir. XXXIII.
ve XX. katmanlarda, bakırdan yapılmış çiviler, toplu iğneler Bakır Çağı'nın
öncü belgeleridir. XIX. ve XVII. katmanlarda bulunan bakırdan yapılmış
si-lah ve mühürlerin bulunmasıyla, bu madenin ne kadar geniş kullanım alanı
olduğu anlaşılıyor. Daha son-raki katmanlarda, köy tipi yerleşimden
kentleşmeye doğru bir gelişme gözlenir. Yüksek duvarlarla çev-rili bir
kalenin ve çok sayıda silahın varlığı, yabancı istilacılara karşı yerleşimin
savunma zorunluluğunu; çiftçi ve köylü insanların yanısıra, askerlerin de
önemli sayıda olduğunu ortaya koymaktadır. Yumukte-pe, Bakır Taş Çağı
ekonomisi tarım, hayvancılık, madencilik ve dokumacılığa dayanmaktaydı.
Tahıl öğüt-me, vurgu taşları, ortaklaşa kullanılan fırınlar, çok sayıdaki
silah ile Teli Halaf, Ubeyd ve Uruk kültürlerine ait çanak çömleklerinin
varlığı, büyük boyutlu depolama kapları, çok sayıda silah, pencereli üç
odalı evlerin bulunması; gelişme düzeyinin giderek yükseldiğim, özellikle
Mezopotamya ile ilişkilerinin de geliştiğini belgelemektedir
Bronz kesinlikle uzmanlaşma gerektiren bir üretimin ve örgütlenmiş bir
ticaretin varlığım belirler." S. Aktüre
Anadolu insanı Yunanistan, Ege adaları, Girit ve Avrupa'dan çok önceleri
bronz alaşımını bilmekteydi. MÖ. 3000 yıllarından itibaren bakıra, erimesi
sırasında 1/6 oranında kalay katarak daha sert ve dayanıklı bir alaşım elde
etti. Bu alaşımı balta, kılıç, ok ucu, topuz, hançer gibi silahlar ile
figürler, kült eşyaları, mühür, kapkacak gibi çok çeşitli üretim alanlarında
kullandı.
Gözlükule ve Yumuktepe'de, bu yeni alaşımın alet ve çeşitli eşyaların
yapımında kullanılmasıyla birlikte, tarımdan küçük sanayiye geçiş süreci
başladı. Toplumsal örgütlenme, toplumsal ve demografik yapı ile kentleşme ve
bölgelerarası ilişkiler de yoğunluk kazandı.
Maden cevherlerinin farklı bölgelerde bulunması, bu ilişkilerin ve maden
kullanımının yayılmasında başlıca faktörü oluşturmaktaydı. Yeni Taş Çağı'nın
kendine yeterli kapalı tarım ekonomisi, madenin kullanılması ile birlikte
dışa açılmak zorunda kalmıştır. MÖ. 1900'de merkezi Kayseri yakınlarındaki
Kaniş Karumu bölgelerarası bakır ve kalay ticareti organizasyonu bunun en
önemli örneklerinden biridir. Kalay madeni Asur'da, bakır madeni ise
Anadolu'da çokça bulunmaktaydı. Bronz alaşımı elde etmek için gerekli olan
her iki madenin bir araya getirilmesi gerekiyordu. Bronz Çağı'nda en önemli
maden ulaşım yolları Asur'dan başlayarak Fırat bölgesine, buradan
Kapadokya'ya ve Toroslar üzerinden Kilikya'ya ulaşıyordu. A. Goetze Kilikya
geçitlerine, bakır-kalay yolu da demektedir.
R. J. Forbes, ****lin ve ****l işleme tekniklerinin yayılması, yalnızca
ticaret ilişkileriyle değil; ti-caretin yanısıra göçler yoluyla ortaya çıkan
mekansal maden kaynaklarının farklı bölgelerde olması ve-ya bu madeni
işleyen ustaların göçler yoluyla ortaya çıkardığı mekansal hareketlilikle
açıklamaktadır.
J. Garstang, Yumuktepe Höyüğü'nde X1I-A katmanım Tunç Çağı'nın başlangıcı
olarak tespit etmiş-tir. Yumuktepe'de bulduğu bronz eşyalar üzerindeki
süslemelerin, Truva ve Karaoğlan eski bronz eserlerinde görülen paralel
kırık hatlarla yapılmış süslemelerle olan benzerliği, bronz kültürünün nasıl
yaygınlaştığının tipik örneklerinden biridir. Ayrıca bu katmanda bulunan
siyah astar üstüne beyaz boyalı, Truva I ve IV tipi çanak çömleğin varlığına
değinerek, Yumuktepe'ye Batı ve Orta Anadolu'dan göçmen gruplarının gelmiş
olabileceğini de belirtiyor. F. Kınal ise T. Özgüç'ün Samsun Kaledoruğu'nda
bulduğu benzeri seramikleri örnek göstererek; yöremizden, Karadeniz'e kadar
uzanan göç veya kültür ilişkilerine de dikkat çekmektedir.
Gözlükule'de MÖ 3000-2750 arasında tarihlenen Erken Tunç Çağı yerleşimine
ait arkeolojik bu-luntular, nitelik ve adet bakımından daha zengin ve
gelişmiş olarak karşımıza çıkıyor. Burada yerli Akkad tipi ve Suriye kökenli
seramiklerin bulunması, Yumuktepe'de olduğu gibi, Gözlükule'nin de doğu ile
daha yakın ilişkide olduğunu göstermektedir. M. J. Mellink'in bu konuda
gösterdiği ticaret güzergahları ve taşınan ürün tipleri de bu görüşü
doğrulamaktadır. Il-A-B katmanından sonraki yerleşimin çevresini kuşatan
den-danlı koruyucu duvarların varlığı da, Kilikya bölgesinde daha sonra
ortaya çıkacak feodal küçük krallıkların öncü bir örneğini anımsatmaktadır.
III. katmanda bulunan Alacahöyük tipindeki bronz hançer ve Hitit yapı
kalıntıları, yöredeki Hitit varlığının belgeleridir.
Mersin yöresinde, Mezolitik ve Paleolitik çağlara ait buluntulara henüz
rastlanmıştır. Ancak Yeni Taş, Bakır Taş ve Tunç Çağları'na ait bulgular
Gözlükule'de Argolis'ten alındığı anlaşılan Miken sera-miği (Geç Helladic
Il.C dönemi-MÖ 1250) gibi batılı örneklere rağmen, Mezopotamya çağdaş
kültürlerinin yoğun etkisi altında kaldığım açıkça gösteriyor. Ancak, bu
kültür ve yaşam biçimi bir kopyacılık değil, Anadolu kültürü ile kaynaşmış
bir sentez olarak tanımlanabilir. Tunç Çağlarısın sonlarına doğru,
Anadolu'daki yerel beylik ve krallıklar üzerinde siyasi egemenlik sağlayan
Hitit Devleti'nin ortaya çıkışı da aynı zamana rastlamaktadır.
Yazılı kil belgeler yöre tarihini aydınlatıyor
Ön Asya uygarlıklarının Mısır, Mezopotamya ve Anadolu'da gelişmesine rağmen,
yazının kullanılması ile başlayan tarihi çağlar, öncelikle MÖ. 3000
sonlarında Mısır ve Mezopotamya'da başlamış, Anadolu'ya ancak 1000 yıl
sonraları ulaşabilmiştir. Bunlara ait pi-şirilmiş kilden yapılmış çivi
yazılı belgeler (tablet); Kayseri yakınlarında, dünyanın ilk ortak pazarı
niteliğindeki Kültepe Höyüğü yamaçlarında, Asur ticaret kolonisi olarak MÖ.
1900'lerde kurulan Kaniş Karumu'nda bulunmuştur. Çok sayıdaki bu belgelerin
bir kısmı, MÖ. 17. yüzyıldan itibaren Anadolu'da ve yöremizde siyasi
egemenlik kuran Hitit Devleti'nin başkenti Hattuşaş arşivlerinde bulunan
10.000'i aşkın belgeden bazıları ile İçel Bronz Çağı yerleşimlerinden elde
edilen kil ve bronz belgeler; yörenin yazılı tarih dönemlerinin
aydınlanmasını sağlamıştır.
Anadolu'da tarihöncesi çağlarda yaşanan dingin ortam, MÖ. 2000 yıllarına
doğru dışarıdan gelen yoğun göç dalgalarıyla sarsıldı. Barışçıl ortamdan
kültür ve toplumsal yapıya kadar her alanda büyük değişikliklere uğradı.
Avrupa'nın, belki de Asya'nın kuzeyinde oturan Hint-Avrupalılar, henüz
netleşmeyen nedenlerle, MÖ. 3000'in son çeyreğinde, Atlantik kıyılarından
Hindistan'a kadar ulaşan geniş bir mekan içinde, güneye doğru göç ettiler.
Bu göç grupları arasında nereden geldikleri tartışılan Hi-titler ve onlarla
gelen daha birçok Hint-Avrupa kavimleri, bir varsayıma göre Kafkasya
üzerinden Anadolu'ya, A. Götze'ye ait diğer bir varsayıma göre ise batıdan
boğazlar üzerinden geldiler.
Hititler, MÖ. 17. yüzyılın başlarında önceleri Hatti ülkesi ve başkentleri
Hattuşaş'ı (Boğazkale) yö-netimleri altına aldılar. Kendilerinden önce
burada kurulmuş birçok kent devletini de teker teker elde ederek federasyon
niteliğindeki Hitit Devleti'ni kurmayı başardılar. E. Akurgal'a göre,
Anadolu'da ilk kez, başkentten yönetilen merkezi bir devlet yapışı
oluşmuştu. T. Özgüç, kısa sürede elde edilen bu başarıya şöyle bir açıklık
getiriyor: "Hititler, yalnız Anadolu'ya geldikleri zaman değil, hemen
sonraki dönemde de azınlıktaydılar. Buna karşılık, Orta ve Kuzey Anadolu'da
kendilerinden önce kurulmuş küçük kent dev-letlerini yönetenler, her türlü
silah kullanmayı ve üretmeyi biliyor, aynı zamanda da zengin ve etrafı
sur-larla çevrili, korunaklı kentlerde oturuyorlardı. Bu nedenle sayıca az
olan Hitit göçmenlerinin, bu kadar kısa zamanda ve her yerde, bir anda
varolan bütün kentleri yıkıp yakmaları pek olası değildir. Onların başarısı,
yerli uygarlığı kabul etmeleri ve buna uyum göstermeleri, sonra da kendi
katkılarını yapmaları olsa gerekir," diyor. Ancak burada önemle belirtilmeli
ki; Alişar ve Anitta tabletlerine göre, Hititler'den önce Kuşşara Krallığı,
Anadolu'nun pek çok kentini bir birlik altında zaten toplamıştı. Kilikya'da
Luwi ve Hurri kültürleri de güçlü bir biçimde varlıklarım sürdürmekteydiler.
Hititler, yörede kendi geleneklerini kabul ettirmek istedilerse de, bunu
yeterince sağlayamadıkları belgelerden anlaşılıyor.
MÖ. 6. yüzyıla kadar yörenin yazılı tarihi Hurri, Luwi, Arzavva ve
Kizzuwatna gibi yerel krallıklar ve bunların kültürleriyle, buraya daha
sonraları egemen olan Hitit, Asur ve Babil Krallıkları'nın tarihleri ile iç
içedir.
Kilikya kapılarının anahtarlarım elinde bulunduran
krallık KIZZUWATNA
Yumuktepe'de yapılan arkeolojik kazılarda, IX. katmanda Hitit Kralı l.
Mursilis'in Kizzuwatna seferinden kalma Hitit silahları bulundu. Bu silahlar
Tarsus düzlüğü, Çukurova ve Toroslar'ın bir bölümünü içine alan dağlık
bölgedeki yerel Kizzuwatna Krallığı'nın, MÖ 17. yüzyılda Hitit işgaline
uğradığım belgelemekteydi. Burası, başkenti Tarsa (Tarsus) olarak bilinen ve
anavatanları Yukarı Mezopotamya olan Hurriler'in yaşadığı Ovalık Kilikya
idi.
J. Garstang, Hattuşaş'tan Suriye'ye giden üç güzergah belirler. Bunlardan
Kilikya kapılarından, Hitit döneminde Pitura olarak bilinen Yumuktepe
yerleşimi ile Gözlükule önünden geçmekteydi. Hitit Kralı l. Hattusilis,
Mezopotamya ve Kilikya'nın coğrafi, ekonomik ve siyasi önemini görmüş. Kuzey
Suriye'ye yaptığı seferle Babil yolunu açmıştı. Oğlu I. Mursilis (MÖ
1620-1590) bu yöndeki büyüme politikasını devam ettirerek, çıktığı Babil
seferiyle Kizzuwatna topraklarım Hitit konfederasyonuna bağlı bir krallık
yaptı. Böylece Hititler, Kilikya ve Hum" kültürleriyle doğrudan temas etmiş
ve Mezopotamya'ya ulaşan Kilikya kapılarım aralamış oluyorlardı. Ancak,
Hattuşaş'ta çıkan sorunlar nedeniyle kralın aniden geri dönmesi ve kuşkulu
ölümü ardından, Kizzuwatna Krallığı konfederasyondan ayrıldı. Bu durum, daha
sonraki Hitit Kralları Zidanta ve Amnunas ile Kizzuwatna Kralları Pallia ve
l. Sanussure arasında yapılan anlaşma metinlerinde belirtilen .eşitlik
ilkesinden de anlaşılıyor.
Eski Hitit Krallığı'nın, gelişme döneminde henüz merkezi otoriteyi
sağlayamadığı, cinayetlerle sonuçlanan saray entrikalarının yönetimi nasıl
zayıflattığı, o sırada oluşan büyük kıtlığın olumsuz etkileri, Telepinus
fermanında dramatik bir biçimde anlatılmaktadır. Bu ise Kilikya ve Kuzey
Suriye'de bulunan küçük yerel krallıkların başlarına buyruk davranmalarına
veya Alalakı tabletlerinde yazıldığı gibi. Kuzey Suriye'deki güçlü Mitanni
Krallığı'nın egemenliğine tabi olmalarına neden oluyordu. Kizzuwatna
Krallığı, Mitanni ve Hitit Devleti'nin bölge üzerindeki egemenlik
çatışmaları ve çekişmelerinde, ara bölge konumunda bulunması nedeniyle
sürekli baskı altında kalmakta, belgelere göre zaman zaman "ihanet" veya
"günah" işlemekle de suçlanmaktaydı.
Gözlükule kazılarında bulunan ortası hiyeroglifli, etrafı çivi yazılı
mühürde, Hitit Kralı Telepinus ile Kizzuwatna Kralı İşputahşu'nun yaptığı ve
bir parçası günümüze ulaşan anlaşma metnine göre; Telepinus'un da
bağımlıları üzerinde baskı yapmak yerine, iç sorunları nedeniyle pasif bir
davranış içinde olduğu anlaşılıyor. B. Umar'ın, Eski Hitit Krallığı'nı
"gevşek bir konfederasyon denilmesi bile güç olan krallıklar topluluğu"
olarak tanımlaması gerçeği yansıtmaktadır. Zira, örneklerine çokça
rastladığımız gibi. Eski Hitit yönetimi askeri bir seferle kendine bağımlı
hale getirdiği bir krallığı, yerel bir soylunun yönetiminde bırakmakta ve
köklü olmayan bağlılık hükümleri belirleyerek, geri dönmekteydi.
Telepinus'tan sonra 200 yıl kadar karanlık kalan, belgesiz dönemin ardından,
Hitit Kralı ll.Tuthalya'nın (MÖ 1460-1440) başlattığı yeniden yapılanma ile
birlikte, Kizzuwatna Krallığı tekrar Hattuşaş yönetimine bağımlı oldu.
Kilikya önemli jeopolitik konumu ve ekonomik kaynaklarının zenginliği
nedeniyle
Ön Asya Krallıkları'nın paylaşamadığı bir bölge oluyor
II. Hattusilis zamanında, Kizzuvvatna Krallığı ile yapılan anlaşmaya göre,
tarafların Kuzey Suriye'ye egemen olan Mitanni Krallığı'na karşı dayanışma
içinde oldukları anlaşılıyor. III.Tuthalya'nın başarısız yönetimi nedeniyle,
Kizzuvvatna ve Hitit anayurdu; Mitanni, Kaşka ve Arzavva saldırıları
karşısında bunalımlı bir döneme girdi. Fırat'ın ötesindeki Işuva kentleri
Mitannilerle yandaş olarak ayaklandılar. Kral, bu olaydan çok etkilendi ve
adeta panik halinde Kizzuvvatna tapınaklarındaki atalarının naaşlarını
buradan aldırarak Şamuha'ya getirtti. Federasyon birliğin! parçalayan bu
saldırılar, ünlü Kral Suppiluliuma'nın iktidara gelmesiyle son bulacak,
ardından ayrılıkçı federasyon krallıklarının Hattuşa'ya bağımlılıkları
güçlendirilecektir. Suppiluliuma, devletin her alanda restorasyonunu
sağlayarak, imparatorluk sürecini baş-latan kral olarak tanınır. "Amarna
Dönemi" olarak da anılan bu yükseliş sürecinin 50 yılma ait bilgiler,
Mısır'da Tel el Amarna köyünde bulunan Akkadça yazılmış 400'e yakın kil
tabletten ayrıntıları ile bilinmektedir.
Bundan böyle Ön Asya ve Orta Doğu'da güç dengeleri büyük krallıklar olan
Mısır, Babil, Mitanni ve Hitit devletleri arasında belirlenmekteydi.
Suppiluliuma'nın öncelikli hedefi, Kilikya bölgesi ve Yuka-rı Suriye'nin
güvenliğiydi. Bu bölgeler büyük krallıkların siyasi ve ekonomik çıkar
alanları ve güç kaynaklarıydı. Burada bulunan Kizzuvvatna Krallığı, Anadolu
içleriyle Orta Doğu arasında ticari ve askeri açıdan jeostratejik öneme
sahip "Kilikya Kapıları"na, başta zeytin, üzüm, arpa ve buğday olmak üzere
her türlü tarımsal üretim ile hayvancılık yapılabilen yaylalar ve sulak
alanlara, özellikle gemi yapımına elverişli ormanlar ile zengin demir ve
gümüş yataklarına, büyük orduların kışlayabileceği ılıman iklimi ve lojistik
kaynaklara ve gelişmiş bir ekonomiye sahipti. K. Bittel'e göre: "Anayurdu
Orta Anadolu olan Hitit Krallığı, doğuda Fırat'a kadar yayılma eğilimi
gösterirken, güneyde Seyhan ve Ceyhan akarsuları boyunca Akdeniz'e inmeyi
hedeflemişti." Hititleri, güneye inmeye zorlayan ekonomik ve jeopolitik
nedenlerin yanısıra, bölgenin çok eskiye dayanan kültürel geçmişi ve
jeososyolojik faktörler de etkili olmaktaydı.
Bu nedenlerle ileri görüşlü bir kral olan Suppiluliuma, Hurri Kralı Artatama
ve Kizzuvvatna Kra-lı H. Şunassure ile anlaşmalar yaparak yandaşlığım
pekiştirdi. Kizzuvvatnalılara diğer bağımlılardan fark-lı ayrıcalıklar
tanıdı, Hitit protokolünde önemli yerler verdi. Lavvazantia gibi kutsal
kentlere, din adamları ve değerli hediyeler gönderdi. Ardından en yakın ve
ezeli düşmanı Mitanni ülkesine yürüdü. Mitanni Kralı Tüsratta'nın Mısır
Firavunları III. ve IV. Amenofisler'den istediği yardımlara kayıtsız
kalınması, Suppiluliuma'nın başarılı savaş taktikleri sonucu Mitanniler
yenik düştüler. Böylece Amqa (Amik) Ovası gibi önemli bir tarım alanı ile
Halpa, Mukiş, Ugarit gibi önemli Suriye kentleri, Hitit egemenlik alanı
içiSuppiluliuma'nın, bu ülkelerin yönetimine oğullarım Küçük Krallar olarak
tayin etmesi ile Hitit Devleti, sınırları Mısır'a kadar uzanan gerçek bir
imparatorluğa dönüştü. Hitit ülkesinden demir, bakır, at, atlı savaş arabası
ve silah ihraç edilmekte, buna karşılık kereste, kalay ve kumaşlar ithal
edilmekteydi.
Suppiluliuma'nın oğlu II. Mursilis, tahta çıkar çıkmaz ilk iş olarak. MÖ
1332'de Kizzuvvatna Krallığı'nı egemenliği altına aldı. Böylece Hitit
imparatorluğu l. Hattusilis'den beri hedeflediği jeopolitik güce kavuşmuş,
bölgenin en güçlü devleti olan Mısır'a karşı Suriye'nin paylaşımım masaya
yatırmıştı.
Her iki devletin Suriye üzerindeki hak iddiaları ve bölge krallarının zaman
zaman baş gösteren ayrılıkçı ve taraflı tutumları oldukça sıkıntılı bir
ortam yaratıyordu. Burada özellikle Amurru Krallığı'nın ikiyüzlü ve Mısır
yanlışı tutumu ile gelişen olayların ardından. iki güçlü devletin ordusu
Kode'de (Kadeş) karşı karşıya geldi (1296).
Deniz Kavimleri ile gelen büyük toplumsal değişim
ApocaIypsis'in gökyüzündeki dört süvarisi ile simgelenen ölümcül felaketler,
bu defa MÖ 12-11. yüzyıllarda Avrupa yönünden ve tekneler doluşu insanlarla
kasırga gibi geldi. Göç dalgaları halinde birbirlerinin önünden kaçışan halk
toplulukları, Akdeniz'in her yanına dağıldı. Kimileri 2. Ege göç
dalgalarııyla Anadolu'ya, kimileriyse baştan sona ülkeler aşarak doğu yönüne
devam ettiler. Bu nedenle Anadolu'da MÖ. 11. yüzyıla rastlayan kent
katmanları, yangın külleri ve yıkıntı izleriyle doludur. Mısır belgelerinde
etnik kökenleri, eylemleri, silahları, giyim ve kuşamlarına kadar bilgi
verilen ve deniz kavimleri olarak anılan göç kavimlerinin yarattığı büyük
toplumsal kaynaşma sonunda, Ön Asya'nın siyasi ve etnik yapısı beklenmedik
bir biçimde değişime uğradı. Bölgenin en güçlü devletlerinden Hitit
imparatorluğu ve Mitanni Devleti yıkıldı. Hitit halkının büyük bir bölümü
Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye’ye çekildi. Karanlık çağların ardından MÖ.
7. yüzyılda Anadolu'da Frig ve Lidya Krallığı iki büyük güç olarak ortaya
çıktı.
Houwink'e göre, deniz göçü sırasında efsanevi kahraman Mopos ile
özleştirilen Lidyalı Mopsus, güney kıyılarım içine alan güçlü bir krallık
kurmuştur. Luwi halk gruplarını birleştiren bu krallığın adı Karatepe
metinlerinde de geçmektedir.
B. Lansberger'e göre. Güneybatı Anadolu'nun Arzavva bölgesinde yaşayan Luwi
kökenli halk topluluklan da Kilikya'ya yerleştiler. Max Semper, Geç Hitit
Krallığı'nın Fırtına Tanrısı Tarhun'un Luwi Tanrısı olduğunu ve kült
merkezinin de Kizzuwatna'da bulunduğunu belirtir. Ernest Herzfeld, bu
nedenle Arzawa'nın Kilikya bölgesinde, Silifke yakınlarındaki Oiba kentinin
Walma, Elaioussa'nın da Vilusa olarak bilinen Arzawa kentleri olduğunu iddia
eder. Yunanistan'ın Epiros bölgesinden, Rodos ve Akdeniz adalarından göç
eden ve Strabon'un Soloi (Viranşehir) kentinin kuruluşuna katıldıklarım
söylediği Akhalar da Kilikya bölgesine göç eden halk topluluklarından
biriydi. L. Zoroğlu, Hotten ve Houvvink'i kaynak göstererek; MÖ 2. bin yılda
Kelenderis'in de içinde olduğu tüm Dağlık Kilikya'nın büyük bir olasılıkla
Tarhundaşşa Krallığı'nın sınırlarında bulunduğu; hakkında çok az şey bilinen
bu krallık balkının Luwiler olduğunu ve bu bölgede Luwi unsurların özellikle
kişi ve yer adlarının Roma Çağı içlerine kadar yaşadığı görüşündedir.
Uç yanı denizlerle çevrili Anadolu yarımadasına yaklaşık 500 yıl egemen
olmasına rağmen. Dağlık Kilikya'dan Kıbrıs'a yaptıkları sefer dışında kara
devleti olmaktan öteye gidemeyen Hitit imparatorluğu, yine karaların içinde
eriyip yok olurken, denizci kavimler varlıklarım daha binlerce yıl
sürdüreceklerdir.
"Dağlarda oturan Hilakku sakinlerinin mağlup ve kentlerini tahrip ettim"
Asur Kralı Sanherib'in prizmasindan
Kilikya'daki Hitit siyasi egemenliğinin sona ermesiyle, birlikte böylesine
cazip bir bölgeye Urartu ve Asurlular'ın yönetmeleri kaçınılmazdı. Ardından
klikya üzerindeki egemenlik grişimleri, Urartu ve Asurlular'ın sürekli
çatışmalarına neden oldu. Yöre kralları, tonlar ve Muşkiler, Urartu
önderliğinde Asurlular'a karşı koalisyon yaptılarsa da, Asur Kralı lll.
Salmanassar (M.Ö. 859-825) önce Urartuları buradan uzaklaştırdı. Daha sonra
M.Ö. 839-834 yılları arasında Kilikya'ya dört askeri sefer yaparak bu
birliği dağıttı. Hilakku ve Kue'yi ele geçirdi. Kue Kralı Kate'yi tahtından
indirerek, yerine Asur yanlısı Kirri'yi (Kate'nin kardeşi) tahta çıkarttı.
A. Erzen, Kue'nin önemli kentlerinden biri olan Tarzi'nin (Tarza - Tarsus),
bu tarihten itibaren Asur egemenliğini tanıyan veya ona bağımlı bir bölge
merkezi oldu-ğunu ve bu durumun Asur Devleti'nin son yıllarına kadar devam
ettiğini öne sürer. Gözlükule belgelerinin de doğruladığı bu bağımlılığa
rağmen, Kue yöneticileri zaman zaman cezalandırıldılar.
Asur Kralı III.TiglatpIaser ve daha sonra II. Sargon'un girişimleri ile
Urartular, ardarda yapılan askeri seferlerle adeta ezilerek bölgeden
çıkartıldı. Başkentleri Tuşpa (Van) tahrip edildi. Öte yandan Asur
yönetiminin saldığı ağır vergiler ve uyguladığı baskı ve zulümlere karşı,
dayanışma içinde olan ve zaman zaman başkaldıran Asur yanlısı küçük
krallıklar, şiddetle uslandırıldı. Her birinin yönetimine Asur kökenli
valiler atandı. Asurlular tüm bu yaptıklarını, gözdağı verircesine pek çok
taş kabartmasında tasvir haline getirmişlerdir. Asurlular, Kilikya'daki
egemenliğini güçlendirmek için, başta şiddet olmak üzere her türlü çabayı
gös-terdiler. Hatta Doğu Anadolu ile Kilikya halklarım zaman zaman zorunlu
olarak mübadele ettiler. Buna rağ-men uzaktan yöneten yabancı sömürgeci
kimliği nedeniyle, yöre halkıyla Hititler gibi kaynaşamadılar.
Ön Asya'da büyük bir imparatorluğa dönüşen Asur Devleti'nin daha sonraki
Kralı Sanherib'in (M.Ö. 704-681), İçel yöresinde kentleşmeye önem verdiği
anlaşılıyor. Sanherib'e ait bir günlükte. Kralın Kilikya'da ikinci bir Babil
kenti inşa etmek amacıyla Tarsus Çayı (Cydnus) kenarında yeni bir Tarsus
kenti kurdurduğu, Gözlükule üzerindeki eski yerleşimi ise yıktırdığı
yazılıdır. Sanherib her fırsatta ayrılıkçı davranan yöre krallıklarım
şiddetle sindirdi. İllubrum (Namrun) Valisi Kirua'nın, Gülek geçidini
kapatarak başlattığı ayaklanma başarısız oldu ve Kirua, Ninova'ya
götürülerek derişi yüzüldü. Asarhaddon ise Kue Kralı Sanduari'nin başını
kestirecek kadar acımasız davrandı.
J. N. Coldsteam'in "Kıbrıs ve Doğu Akdeniz'de ilk Yunan Ziyaretçileri"
başlıklı çalışmasında görül-düğü gibi, yöreye deniz yoluyla gelen Aiol ve
İonlar, Anadolu'nun Batı Akdeniz kıyılarında bazı koloniler kurarak, buradan
Karadeniz ve Doğu Akdeniz kıyılarına yöneldilerse de Asur, özellikle Ovalık
Kilikya ve Suriye kıyılarında tutunmalarına fırsat vermedi. Buna rağmen
başkent Tarzi (Tarsus); Fenikeli, Suriye-li, Kıbrıslı, Rodoslu ve İonyalı
denizci tacir kolonların bulunduğu, bir deniz ticaret merkezi olarak
kozmopolit yapısını koruyabilmekteydi. M. Riemschneider'in ifadesiyle bu
denizci kolonlar, denizi gözden kaybettirecek bir noktaya kadar gitmeden
kıyılarda ve sığınaklarda faaliyet göstermekteydiler. Ancak, Asur
egemenliğinin M.Ö. 7. yüzyıl sonlarında bölgeden çekilmesinin ardından,
Dağlık Kilikya'da doğu-batı yönünde sıralanan Anemurium, Nagidos,
Poseideion, Salon, Myus, Kelenderis, Aphrodisias, Holmi (Holmoi), Sarpedon
gibi "' Enoikismoi-emponori' ticaret iskeleleri veya "Apoikiar denilen
yerleşim bi-rimleri kurulabildi. Bu kolonizasyonun kurulabilmesinde
İonlar'ın Kilikya yerel krallıkları ile Asurlar'a karşı yaptıkları
koalisyonun etkileri de gözardı edilmemeli.
Fenikeliler'in deniz ticaret sistemini daha örgütlü bir biçimde uygulayan
Yunanlılar; anayurtlarındaki toprak darlığı, artan nüfus ve toplumsal
sorunlar nedeniyle deniz ticaretine yöneldiler. Doğunun tarımsal ürünlerini,
dokuma ve süs eşyalarını, Ege'nin şarap ve seramiklerini, Trakya'nın
buğdayını, Kilikya'nın atlarını ve kerestesini, adaların tuzlanmış
balıklarını taşımakta; Lidya'dan öğrendikleri para sistemini ve Trapeza
denilen bankacılığı yaygınlaştırarak ticareti kolaylaştırmaktaydılar. Bu
nedenle uygun gördükleri her kıyıda bir ticaret iskelesi kurma çabası içinde
oldular.
MÖ 7. yüzyılda İran'da yeni bir güç olarak ortaya çıkan Medler'in ve
İskitler'in baskısı, Asur'un, Mısır içlerine kadar geniş alanda giriştiği
savaşlar, Anadolu'ya yönelik Kimmer istilasının Kilikya üzerinden Asur
anayurduna yönelmesiyle gücü tükenen devlet, yıprandı ve merkezi otoritesin!
kaybetti. MÖ 612'de Babil ve Medler'in, Ninova'ya girmeleriyle Asur
imparatorluğu da sona erdi. Kilikya bölgesi, Persler'in Anadolu'yu bütünüyle
elde ettiği MÖ 6. yüzyılın ortalama kadar önce Babil Krallığı'nın işgaline,
daha sonra da Lidya Krallığı'nın denetimine ve Syennesis hanedanına ait
kralların da yönetiminde kaldı.
Kilikya yönetiminde yerel bir hanedan SYENNESİSLER
Asur ve Babil egemenliklerinin sona ermesi ve ardından ortaya çıkan merkezi
otorite boşluğu süreci içinde, Syennesisler denilen yerel bir krallık
bölgeyi yönetmeye başladı. Heredot'un övgüyle sözünü ettiği bu hanedan,
bölgenin yüzyıllardır özlemini duyduğu özgür, barışçıl ve yerel kaynakları
akıllıca değerlendiren kalkınmacı bir süreç başlattı. MÖ 585 yılında İran'da
güçlenen Med Hanedanı ile Batı Anadolu'daki Lidya Krallığı arasında,
diplomatik arabuluculuk yapabilecek düzeyde saygınlık kazandı. Daha
sonraları İran yönetimine egemen olan Persler, Anadolu'nun gelişmiş koloni
kentleri ile Lidya Krallığı'nın yarattığı zenginliğin cazibesi ve diplomatik
çekişmelerin ardından, doğudan batıya Anadolu'yu geçerek Lidya Krallığı'na
dramatik bir biçimde son verdiler.
Syennesis Krallığı, bu güçlü kara devletinin ağırlığı altında ezilmemek ve
bağımsız kalabilmek için Perslerle yandaş oldu. Ancak Persler'in kısa
zamanda Ön Asya'da büyük bir imparatorluk kurmaları ve satraplık denilen
yönetim sistemine geçmeleriyle durum değişti. Syennesis Krallığı, MÖ 386'da
merke-zi Tarzi (Tarsus) olan ve içine Kıbrıs ve Suriye'yi?) de alan Kilikya
(Hlk=Hilik) 6. Satraplığı adı altında başkent Persepolis'e bağlandı. Kilikya
sikkelerinde, Syennesis Kralları'nın portreleri ile Tarsus'un koruyucu
Tanrısı Sandon (Baal Tarz) veya kutsal betimlemeler yer alır. Karakter
olarak doğuyu yansıtmasına ve üzerinde Arami yazılar bulunmasına rağmen.
Klasik Yunan tarzında olan bu sikkeler, Syennesisler'in iç yönetimlerinde
özerk olduklarım göstermektedir.
İran, imparatorluk yönetiminin büyük boyutlu giderleri için Syennesis
Krallığı'ndan her yıl 500 talent gümüş ve 360 beyaz at ve asker talep
etmekteydi.
Öte yandan tarihe Lonya Ayaklanması olarak geçen ve ardından başlayan
Pers-Yunan Savaşları'nı nedeniyle, Syennesis Kralları, Darius'un
bağımlılarından topladığı 650 gemilik büyük donanmaya 100 gemi ve çok sayıda
at vererek katılmıştı. Darius'un oğlu Xerxes MÖ 481 'de Yunanistan'a yönelik
ikinci büyük askeri kampanyaya da çok sayıda gemi ve askerle katıldı.
Silifke ve Tarsus limanlarından donanma üssü olarak yararlanıldı. Her türlü
gıda kaynaklarına sahip yöreden lojistik destek sağlandı. Bu ağır maliyetli
zorunlu katılımlara rağmen, tarihi kaynak ve belgeler Kilikya Krallığı'nın,
Persler'in egemenliği süresince gelişmesin! sürdüren varlıklı bir ülke
olduğunu gösteriyor.
Heredot Yunan Savaşları'na katılan Kilikyalı askerler için:"Başlarında kendi
yörelerine ait miğferler vardı. Kalkan yerine ham deriden yapılmış siperler
taşıyorlardı. Üzerlerine yünden yapılmış gocuklar giymişlerdi. Her biri iki
mızrak ve Mısırlıların palalarına benzeyen bir kılıç ile silahlanmıştı.
Kilikyalılar'ın denizcilik bilgilerinide öven ünlü tarihçi, Salamis Deniz
Savaşı'na katılan filo komutanları arasında Syennesis'den övgü ile söz
ederek, kahramanca savaşarak ölmüştür" diye yazar.
Pers İmparatorluğu II. Artakserkses'e başkaldıran kardeşi Sardes Satrapı
Kyros'un, Batı Anadoludan toparladığı askerlerle İran'a yaptığı yürüyüşe
katılan yunanlı maceracı yazar ve asker Xenophon'un günlüğünde, Syennesis
Krallığı ile ilgili bilgiler edinebiliyoruz.
Helenistik Dönemde Kilikya
Makedonya dağlarından Tarsus ovasına inen generaller
Persler, ticaretle zenginleşen kıyı kolonilerinin faaliyetlerim serbest
bıraktılarsa da, Ege denizinin karşı kıyısındaki Yunanistan'ın ekonomik
ağırlık merkezi olan Batı Anadolu ile bağları kesilmiş, buradaki kolonileri
Persler'e karşı ayaklanmaları yönünde desteklemişti. Tarihe Lonya
Ayaklanması olarak ge-çen bu olay çok kanlı oldu. Anadolu'da birçok bayındır
kent tahrip edildi. Ardından uzun yıllar süren Pers ve Yunan savaşları,
antik dünyanın toplumsal yapışım büyük ölçüde yıprattı. Ancak, Pers işgali
ile tarihte ilk defa doğu ile batı kaynaşmış, Kral yolu ana arteri, bağlı
güzergahları ve limanlarıyla ticaret ve ekonomi alanında gelişmeler
sağlanmıştı.
Makedonya'dan inerek, dağılmış Yunanistan'ın birliğim sağlayan Philip
ailesinin, 20 yaşındaki genç Kralı Alexander'in (İskender), gözü Ege
denizinin doğu sahillerinde idi. Yunanistan'ı fena hırpala-yan Pers
imparatorluğu merkezi yönetiminin yozlaşmasına rağmen, hala boğazlara ve
Anadolu'ya egemendi. MÖ 334'te sayışı az, iyi eğitilmiş ordusuyla Truva'ya
çıkan Alexander, Pers işgaline karşı başlattığı hızlı ve hırslı askeri
kampanya ile Biga çayı başarısı ardından; Göynük, Şart, Gordiyon, derken
Toros dağlama tırmanarak, Kilikya kapılarının en ünlüsü olan Gülek boğazına
geldi. Alexander'in tarihçisi Ariannos'un ayrıntılarıyla anlattığı doğu
seferi, daha sonra özetle şöyle gelişir. Alexander, geçidi tutan Pers
garnizonlarım ustaca taktiklerle püskürterek, Tarsus düzlüğüne indi.
Kilikya Satrabı Arsames, bu beklenmedik durum karşısında Alexander'e
gönderdiği elçiyle, Tarsus kentini teslim edeceğin! bildirdi, oysa gerçek
niyeti kenti yakarak geri çekilmekti. Ancak, durumu öğrenen Alexander, hafif
donanımlı süvarilerim hızla Tarsus'a göndererek kenti harap olmaktan
kur-tardı. Arsames ise kenti terk etmek zorunda kaldı. Alexander, Tarsus'a
geldiğinde halktan, gemici ve tacir kolonlardan büyük sevgi gördü. Eski çağ
dünyasının önemli bir liman ve ticaret merkezi olan Tar-sus kenti
özgürlüğüne kavuşmuş, yıkımdan kurtulmuştu.
Antik Tarihçiler Alexander'in Tarsus'a geldiğinde, yorgun ve hasta olduğunu
veya teri kurumadan Tarsus şelalesinin soğuk suyunda yıkanması ile
hastalandığım, bu nedenle yüksek ateş ve devamlı uykusuzluktan şikayetçi
olduğunu yazarlar. Genç kral sağlığına kavuştuğunda, öncelikle Persler'le
işbirliği içinde olan Soloi (Viranşehir) kentine girer, suçluları
cezalandırır, korkudan dağlara çekilmiş bir kısım halkı geri dönmeye ikna
eder ve kente 200 talent para cezası yükler (Sos başarısından sonra bu
cezayı kaldırmıştır). Sağlığına kavuşması nedeniyle Soloi Asklepion'unda
kurban kestirir. Meşale koşusu, spor, müzik gösterileri ve şenlikler
düzenleyerek askerlerine ve halka moral verir. Kentte halk egemenliğine
dayanan demokratik bir yönetim bırakarak, limanda toplanan donanmasını, İran
seferi için denet-ledikten sonra Tarsus'a döner.
Tüm çabalarına rağmen Alexander'in doğuya ilerlemesini engelleyemeyen III.
Darius, daha büyük bir orduyla Kilikya'ya yöneldi. Pers ordularının Amanos
dağları üzerindeki geçitlerden ovaya girdiğini haber alan Alexander,
Harpalos'u Tarsus'ta Vali olarak bırakarak hızla doğuya hareket etti.
Suriye'ye açılan geçitleri tutmak istediyse de geç kaldı, iki ordu
birbirlerini görmeden aksi yönde hareket ettiklerinden M.Ö. 333'te İssos
(Dörtyol yakınlarında Deliçay kıyısında) karşılaştıklarında; III. Darius
kuzeyden, Alexander güneyden gelmekteydi. Pek çok edebiyat ve plastik sanat
yapıtına konu olan bu ünlü savaş aynı gün içinde Pers yenilgisiyle sona
erdi. Çok sayıda Pers komutanı ve Kilikya Satrapı Arsames öldü. III. Darius,
karışı, çocukları ve savaş alanındaki küçük bir saray niteliğindeki
ordugahım ve askerlerini bırakarak İran'a kaçtı. İssos Savaşı'ndan sonra
Kilikya, Alexander'in egemenlik alanına girdi ve M.Ö. 323'teki ölümüne kadar
adına basılı sikkelerinden tanınan Satrap Balokros'un yönetiminde, Alexander
İmparatorluğu'na bağlı kaldı.
Alexander fethettiği her ülkenin ufuklarına yönelerek durmaksızın doğuya
doğru ilerledi. Hindistan sınırlarındaki İndus akarsuyu kıyılarında durarak
ardına baktığında, dünyanın en kısa zamanda ortaya çıkan en büyük
imparatorluğuna sahip olduğunu gördü. Dünya tarihinde yaşanmamış böylesine
büyük boyutlu olayın başarının nedenleri aranırsa, "hoşgörü" sözü yeterli
olmalıdır. Zira, Alexander doğu ile batı dünyasını kültürel ve ekonomik
alanda kaynaştırmayı hedeflemiş ve bu yönde önemli adımlar atmış; "Büyük"
sanı da bu makro projelerinden kaynaklanmıştır.
"Alexander'in komutanlığından Asya İmparatorluğuna"
Seleukhos Hanedanı Yönetiminde Kilikya
Alexander imparatorluğu kısa sürede kurulmuş, parçalanması da kısa sürede
olmuştu. imparatorun ölümü ardından, komutanların Anadolu ve çevresindeki
ülkelerde yaptık-ları paylaşım sonucunda Makedonia, Ptolemaios, Seleukhos,
Thrakia gibi büyük krallıklar ortaya çıktı. "Diadokhoslar" denilen bu kral
komutanlar, yaklaşık 200 yıl boyunca, farklı uluslardan oluşan bu yabancı
ülkelerde sürekli toprak ve egemenlik çatışması içinde oldular. Bu dönemde
kesintisiz olarak değişen sınırları, savaşlar ile elden ele geçen ülkeleri,
çok sayıdaki kral ve prensin iktidar ve güç elde etme uğruna verdikleri
amansız mücadeleleri ve siyasi olayların karmaşıklığım belirli bir kronoloji
içinde izlemek hayli güçtür. Böylesine karmaşık bir ortam, Ön Asya ve
Balkanların batı ucundaki Roma Devleti'ni, istese de istemese de zaman
içinde doğuya yöneltecektir. Romalı imparator ve generaller, kendilerin!,
ordu ve donanmaları ile birlikte Anadolu'nun bu karmaşık ortamının içinde
bulacaklardır. Kararları ise en güçlü ve en büyük olarak kendi çıkarlarına,
"bol ve yönet" ilkesine bağlı olacaktır.
Her şeye rağmen, bu dönemde kültür, sanat ve ekonomi, yüksek düzeylere
ulaşmış; klasik sanat, Anadolu'ya özgü bir sentezle yorumlanarak,
mimarlıktan güzel sanatlara kadar her alanda pek çok şaheserler yaratmıştır.
Bunun ana kaynağı ise Anadolu ve Ön Asya'da binlerce yılda oluşan güçlü
kültürler ve zengin doğal yapıdır.
Alexander'in ölümünden az önce Kilikya Satraplığı'na atanan Philotas,
imparatorun ölümünden sonra da bu görevinde kalmıştı. imparatorluğun
parçalanmasından sonra Antigonos ve oğlu Demetrios Anadolu'ya; Seleukhos
Babil, Mezopotamya ve İran'ın doğu bölgelerine, Ptolemaios ise Mısır ve
Suriye ye sahip oldular. Alexander'in Makedonyalı komutanlarından Babil
Satrabı Seleukhos Nicator, rakibi Antigonos'u yenmesinin ardından kendisin!
Suriye Kralı ilan etti ve kendi adım taşıyan Seleukhos Krallığı'nı kurdu.
Ardından batı yönünde Anadolu topraklarında genişlemek amacıyla, başkentini
Babil'den, babası Antiokhos'un anısına Antioch (Antakya) adım verdiği kente
nakletti. Seleukhos daha batıya yönelerek Kilikya'nın önemli kentlerinden ve
kendi adım taşıyan 9 kentten biri olan Seleucia on Caiycadnus'u (Göksu
kenarındaki Silifke) kurdu, Strobon'a göre buraya kıyıda bulunan Holmi
(Taşucu) halkını yerleştirdi. Kısa süre içinde gelişen Seleucia, anıtsal
yapılarıyla bayındır ve yüksek düzeyli bir yaşam seviyesine ulaştı.
Seleukhos'dan sonra tahta çıkan oğlu l. Antiochos Soter'in başarısız
yönetimi bağımlı krallıkları ayaklandırdı. Çıkan iç karışıklıkları fırsat
bilen Mısır Kralı II. Ptolemaios güçlü donanması ile MÖ 246'da Kilikya'yı
işgal etti. Bölge ancak H. Antiochos zamanında geri alınabildi.
Seleukhos Devleti'nin en güçlü kralı 11 l. Antiochos döneminde yeniden
kalkınan krallık, sınırlarım doğuda Hindistan'a kadar genişleterek büyük bir
imparatorluğa dönüştü. Ön Asya'nın en verimli topraklama sahip olan krallık,
bağımlı pek çok ülkeden toplanan vergilerle büyük gelir elde etmekteydi.
Düzenli para sistemi kuruldu. Köle emeğine dayanan büyük tarım alanları,
gemi inşası için elverişli sedir ormanları, zengin maden yatakları, çok
sayıda liman, deniz ve kara ticaretine hizmet eden ekonomik altyapılardan
oluşan devasa sistemden elde edilen büyük gelirler; devleti, kent
aristokrasisini ve tacirleri olağanüstü zenginleştirdi. Romalılar'ın da
örnek aldığı, doğu geleneklerim ve görkemini yansıtan saraylar büyük debdebe
içindeydi. Hazine ve kent gelişmesine yansıyan parasal kaynaklar,
bayındırlık faaliyetleri ile bu sistemi koruyan ordu ve donanmaya
harcanmaktaydı. (Ordu, Makedonyalı Phalankslar. filler, tırpanlı savaş
arabaları ve ağır donanımı ile vurucu güce sahipti.) Doğu Akdeniz'in birçok
kenti, kültür, sanat ve kentleşme de İskenderiye ile yarışır hale gelmişti.
Tarihi kaynaklar incelendiğinde Seleukhoslar'ın zenginliğinin şaşırtıcı
boyutlarda olduğu görülür. Yörede bunun en çarpıcı örneği, 1995 yılında
Tarsus Cumhuriyet Meydanı'nda ortaya çıkarılan antik caddedir. Seleukhoslar
MÖ 2. yüzyılda Tarsus kentini yeniden imar etmek üzere proje hazırladılar.
Ayrıntıları Tarsus ilçesi bölümünde yer alan ba-zalt kaplamalı, mühendislik
harikası olan yol, bu proje kapsamında yapılmıştı.
Helenistik ve doğu kültürlerinin sentezi olan bu olağanüstü zenginlik ve
güç, Alexander ekolünden gelen ve aşırı güven duygusuna sahip lll.
Antiochos'u büyük bir imparatorluk kurma arzusuyla batıya yöneltti.
III.Antiochos'un bu cüretkar girişimi kendisinin ve krallığının sonu olacak,
bölge neredeyse bir devlet düzeyinde örgütlenmiş korsanların, daha sonra da
doğrudan Roma İmparatorluğu'nun eline geçecektir.
Kral, MÖ 197'de donanmasıyla Kilikya kıyılarından batı yönünde denize
açıldı. Yolu üzerindeki Soloi ve Corycos kentlerinin önderlerinden saygı
gördü. Coraceasium (Alanya) ve daha sonra Side'ye geldiğinde kendisini
karşılayan Bergama yanlışı Rodos elçileri, kralı bu girişiminden vazgeçirmek
istedilerse de başarılı olamadılar. Kral, yoluna devam ederek Efes kentine
girdi ve MÖ 197-196 kışım orada geçirdi. Burada Roma'nın ezeli düşmanı
Hannibal ile bir araya gelmesi ve daha ileri giderek, Yunanistan'a çıkması
onu Roma orduları ile karşı karşıya getirdi. ThermopyIai yakınlarındaki ilk
yenilgisinden sonra, geri çekilen ve savunmaya geçen Ill. Antiochos, daha
sonra ardarda yeni saldırılar düzenledi. Tüm bu gelişmeler karşısında Roma
senatosu lll. Antiochos'u durdurmak için Batı Anadolu'ya askeri müdahale
kararı aldı. MÖ 190 yılında Magnesia (Manisa) yakınlarında Romalılarla
yapılan savaşta büyük bir yenilgiye uğran Ill. Antiochos, Batı Anadolu'dan
geri çekilmek zorunda bırakıldı. MÖ 188'de yapılan Apameia (Dinar)
Anlaşması'nın ağır şartlarım kabul eden krallık, askerlerini bundan böyle
Toros Dağları'nın ötesine gönderemeyeceği gibi, gemilerim de Seleucia
(Silifke) yakınındaki Caiycadnos (Göksu) akarsuyunun ağzı ile Sarpedon
(İncekum) Burnu'ndan daha batıya geçiremeyecekti.
Artık Seleukhos Devleti'nin büyüklük dönemi sona ermiş, Roma'nın denetiminde
giderek küçük bir krallık durumuna düşmüştü. Başta Armenia Satrapı olmak
üzere. Arsak, Sasani gibi yakın çevresin-deki krallıklar ayaklanarak devleti
yıprattılar. Uzun yıllardan beri şurup giden savaşlar ülke ekonomisini ve
maliyesini çökertmiş, kaynak arayan yönetim zengin tapınaklara ve varlıklı
insanların mallarına el koymak zorunda kalmıştı. Hanedanın daha sonra gelen
kralları da bu gidişatı değiştiremediler. Kırsaldan kentlere çekilen sermaye
köylüleri yoksullaştırdı. Kır ile kentliler, hatta hanedan üyeleri bile
kendi aralarında çatışmaya başladılar. Başta Museviler olmak üzere, büyük
tacirler iç bölgelerden Akdeniz kıyı kentlerine göç ettiler. MÖ 164'te
Antiochos Epiphanes'in ölümünden sonra Krallığın Ovalık Kilikya'da etkinliği
kalmadı. Öyle ki, VI l. Antiochos Euergetes (MÖ 142-139) Tarsus ve Silifke
yöresine de sıçrayan iç kargaşayı önleyemeyince kral, çareyi Aspendos'a
kaçmakta buldu. Merkezi otoritenin dağılması
ile İsauria ve Dağlık Kilikya'da "Korsan" denilen denetimsiz güçler ortaya
çıkmaya başladı. Bazı kaynaklar, bunları ülke yönetiminde çaresiz kalan VII.
Antiochos'un özellikle teşvik ettiğini yazarlar. Strabon ise korsanlığın,
ilk olarak Corakesion'da (Alanya) Trypon veya Diodotos olarak adlandırılan
bir korsan reisinin Seleukhoslar'a başkaldırmasıyla giderek yaygınlaştığım;
bunları, Seleukhoslar'a düşman olan Mısır, Kıbrıs ve Rodosluların
desteklediğin! yazar.
Daha sonra gelen kralların çabaları ile yarım yüzyıl daha varlığım devam
ettiren krallığın yoksullaşan ve bunalan halkı, son çare olarak Armenia
Kralı III. Tigran'a başvurarak ülkelerinin yönetimini ele almaşım istedi. MÖ
83'te Armenia Başkomutanı Megadates, Seleukhos ülkesini istila etti, hanedan
prenslerim tutukladı. Ovalık Kilikya'ya kaçan Seleukhos Kralı Phillopos'u
burada öldürterek, Soloi kentini tahrip etti ve halkım doğuda
Tigranokerta'ya sürdü. Pontos Kralı VI. Mithridates ve Armenia Kralı
Tigran'a karşı yürüttüğü askeri kampanya nedeniyle bu çözülme ve işgale
karşı olan Roma, General Lucullus eliyle Seleukhos Krallığı'nı yeniden
canlandırdı. Ancak kısa bir süre sonra Romalı Komutan Pompeius, politik ve
kişisel nedenlerle bunu engelledi.
Seleukhos toprakları üzerinde Tarkondimotos, Polemon ve Arknelaos'un
yönettiği küçük krallıklar, Oiba devletçiği ile Elaiussia'dan Lykonia'ya
kadar olan bölge İotapa ve Antiochos'un yönetiminde bir süre daha
varlıklarım sürdürdüler. Seleukhos toprakları üzerinde ortaya çıkan Samosata
(Samsat) baş-kentli Kommagene Krallığı ise yüz yılı aşkın bir süre devam
etti.
A. Erzen, Seleukhos Kralları'nın, Tarsus'a Persler'den daha fazla önem
verdikleri ve denetim altında bulundurduklarım belirterek, IV. Antiochos'tan
daha önce veya onun döneminde Tarsus'un Antiocheia olarak anıldığım, Tarsus
adının MÖ I. yüzyıl ortalarındaki sikkeler üzerinde tekrar görülmesiyle, ilk
kez IX. Antiochos Philopathor döneminde yeniden ortaya çıktı-ğım
yazmaktadır. Bu değişiklikle kentin özerkliğin! elde ettiği anlaşılıyor.
Sikkelerde daha önceki dönemlerde olduğu gi-bi Sandon betimlemesi yer
almaktadır. Sandon, ilginç bir biçimde Roma impara-toru Augustos'un Filozof
hocası Tarsuslu Athenedoros'un babasının da adıdır.
L. Zoroğlu, Tarsus Cumhuriyet Alanı ve Gözlükule Helenistik katmanlarında
yapılan arkeolojik çalışmalar sonunda elde edilen buluntulara bakarak, bu
dönem kültür ve sanat yaşamının yüksek düzeyde olduğunu belirtir.
Kilikyayı Batı Akdenizle Bütünleştiren imparatorluk Roma
Etrüsk ve Klasik Yunan kültürü etkisiyle önceleri Makedonya ve Yunanistan,
daha sonra Batı Anadolu ve Doğu Akdenize'e yönelen Romalılar, burada eski
Mısır ve Babil kültürlerinin görkemi, ekonomik kaynaklarının zenginliği ile
karşılaştıklarında; soğuk ve kısır bir Avrupaya karşın, doğuyu gözkamaştıran
bir güneş gibi gördüler. İleri görüşlü Roma yöneticileri için. Akdeniz
egemenliği, doğu-batı bütünlüğü kaçınılmaz görünmekteydi.H. Pirenne de:
"Akdeniz kuşkusuz bu imparatorluğun siyasal ve ekonomik birliğinin güvencesi
ydi. İmparatorluğun varlığı temelde bu deniz üstündeki egemenliğine
bağlıydı." demektedir. Kısacası Akdeniz Roma için orbus romannus ve mare
nostrum yani Roma evreni ve bizim denizimiz anlamına geliyordu.
Akdenizde oluşan siyasi konjonktürün etkisiyle; Roma'nın, batıdan doğuya
Akdeniz'i elde etme girişiminin Yunanistan'dan sonraki ayağı Batı Anadolu
idi. MÖ 133 yılında Batı Anadolu'nun büyük bir bölümünü elinde bulunduran
Bergama Krallığı'nı veraset yoluyla devraldı ve burayı Asya Eyaleti adı
altında Roma'ya bağladı. D. Magie'ye göre; Batı Anadolu'yu iç Anadolu'ya
bağlayan bölge, ekonomik önemi olmadığı için önceleri Asya Eyaleti'ne
katılmadı. Roma, ilk aşamada gelişmenin gücünü artırmak amacıyla; bu bölgede
sosyal, ekonomik, askeri, bayındırlık ve kentleşme alanlarında Helenistik
altyapıyı büyük ölçüde genişletmeye başladı.
Helenistik dönemde, Batı Anadolu'nun yönetim merkezi durumunda olan Bergama
yerine, Efes ön plana çıkarıldı. Daha önceki dönemlerde bölgeye denetimsiz
gelen göç gruplarının akışı durduruldu. Bunun yerine çoğunluğu Güney İtalyan
halkı ve çeşitli meslek gruplarından Romalılar, Batı Anadolu'ya gelerek
koloniler kurmaya başladılar. Tüccarlar, bankerler, sarraflar başta Efes
olmak üzere büyük kentlere yerleşirken; imparator ve soylulara büyük
topraklar tahsis edildi; emekli askerler için büyük çiftlikler kuruldu.
Toprak sahibi Romalıların köle çalıştırdıkları çok sayıda köyler
kurulmaktaydı.
"Romalılar yakınlarındaki daha acil sorunlarla uğraşmaktan, uzaktakilere
bakmaya vakit bulamıyorlardı."Strabon, "Geographika-Anadolu, 13. Kitap"
Roma'nın Batı Anadolu'da başlattığı yeniden yapılanmalar, Kilikya bölgesi
için önemlidir. Zira, Romalıların Küçük Asya dedikleri Anadolu yarımadasının
giriş çıkış merkezi olarak Efes'i belirlemeleri ve buraya yatırım
yapmalarıyla, siyasi ve ekonomik ilgi alanı Ege denizine yönelmiştir. Bundan
olumsuz etkilenen Doğu Akdeniz'deki Helenistik Krallıkların, siyasi, kültür
veya ticaret merkezlerinin gelişmesi ise ancak l. yüzyıl ortalarından
itibaren başlayabilmiştir.
Roma'nın ansızın gerçekleştirdiği Bergama Krallığı'nın işgaline ilk tepki,
bu krallığın varisi olan Aristonik'den geldiyse de sonuç değişmedi. Roma
daha da ileri giderek, MÖ 123'te Pamphilya ve Dağlık Kilikya'yı da Küçük
Asya Eyaletine bağladı. Ancak Kapadokya, Frigya ve Galatya üzerinde Pontus,
Bithinya ve Armenia Krallıklarısın hak iddiaları ve ardından buraları MÖ
92'de işgal etmeleri, yaklaşık 50 yıl sürecek kanlı paylaşım savaşlarıyla,
Anadolu'nun her köşesi tam bir kaosa dönüşecektir. Savaştan başka hiçbir
şeyin gündemde olmadığı bu dönem sonunda; Roma, Anadolu'nun ve tüm
Akdeniz'in tek patronu olacaktır.
Önceleri Helenistik Krallıkların kendi aralarında veya Roma yönetimi ile
olan sorunları için uslandırma seferleri düzenleyen Roma, buralardan gelen
tepki ve direnişi kırmak bahanesiyle giderek tüm bu krallıkları da elde
etmeye başladı.
Anadolu'da Roma emperyalizmine karşı "Milli Direniş" diyebileceğimiz
hareketin öncüsü, "Büyük" sanlı Pontus (Karadeniz) Kralı Vl.Mithridates
Eupatoria olmuştur, iskenderiyeli tarihçi Appianos'un Roma
imaparatorluğu'nun üçüncü tarihini yazdığı 24 kitabından 12'si, bu efsanevi
kraldan sözeder.
MÖ 88'de Romalılar'a karşı başlattığı ve tarihe "Mithridates Savaşları"
olarak geçen uzun soluklu ve ilginç savaşlarda, Roma'dan gönderilen ünlü
generaller Sulla, Amiral Triarius, Lucullus'un ardarda yenilmeleri;
Mithridates'in Anadolu'nun büyük bir bölümünü elde ederek, ardından Roma
toprakları olan Batı Anadolu ve Yunanistan'ı işgal etmesi, Efes'de Latince
konuşan onbinlerce kişiyi katletmesi ile Anadolu'daki Roma varlığı bir süre
için son buldu. Vl.Mithridates, komutanların] Kilikya bölgesine göndererek
burada önemsiz olan Roma varlığım da denetim altına aldırdı. Pontus Kralı,
acımasız da olsa elde ettiği başarılarla Anadolu'nun birçok bölgesinde büyük
bir kurtarıcı olarak karşılandı. Vl. Mithridates'in bu beklenmedik azimli
direnişi, Romalıları Anadolu'dan çıkarması, Latin dünyasında büyük bir
şaşkınlık ve paniğe yol açtı.
"Oraya git, gemim boşalt, her şey satılır."
(Strabon'un Kilikya Korsanları ile ilgili yazısından, Geographika, 14.
Kitap)
Roma'nın çözümünde büyük sıkıntıya düştüğü diğer bir açmazı da, Seleukhos
İmparatorluğu'nun dağılma döneminde Düğü Akdeniz'de otorite boşluğundan
oluşan korsan filolarıydı. Toros dağlarının iç bölgesindeki İsauria'da
barınan Likya, Pamfilya ve Kilikya bölgelerinde faaliyet gösteren korsanlar,
sadece ganimet için değil, aynı zamanda tutsak ticareti de yapmaktaydılar.
Çok sayıda sığınaklara ve korunaklı kalelere sahip olarak tüm bu bölgeleri
denetimleri altına almışlardı.
Strabon, Zeniketos adlı korsan reisi ve bir kaleden söz ederek, korsanların
en karlı işi tutsaklarını köle olarak satmalarıydı. Bunun için en iyi
pazarın, Yunanistan'da günde 10.000 tutsağın alınıp satıldığı Delos kenti
olduğunu yazar.
Roma, Doğu Akdeniz ve İtalya arasındaki deniz ticaret yollarının güvenliği
için MÖ 78-75 yılları arasında Kilikya Prokonsülü Servilius Vatia'yı
gönderdiyse de onun bütün çabalarına, başarısı nedeniy-le aldığı "İsauria"
şanına rağmen istenilen sonuç alınamadı. VI. Mithridates'in desteklediği
korsanlar, yeniden faaliyete geçerek bu defa Roma'yı hedef aldılar, İtalya
kıyılarına kadar sokularak özellikle tahıl ve gıda taşıyan gemileri tutsak
ettiler. Roma, kıtlık ve açlık tehlikesi ile karşı karşıya kaldı.
Senato tüm bu gelişmeler karşısında MÖ 66'da Gnaeus Pompeius'a korsan
faaliyetleri ve Vl. Mithridates sorununun çözümü için olağanüstü yetkiler
verdi. Kendisine 120.000 asker, 500 gemi ve 24 general yardımcı olacaktı.
Pompeius doğudan batıya, önce İtalya ve Sicilya kıyalarında, daha sonra
Yunanistan ve Kilikya kıyılarında faaliyet gösteren korsanların üzerine
acımasız bir biçimde gitti. 120 yerleşim yeri ele geçirildi, 10.000'den
fazla korsan öldürüldü, 800 kadar gemiye el konuldu veya yakıldı,
barınakları yıkıldı, kaleleri tahrip edildi. 20.000 civarındaki korsan ise
tutsak edilerek çalıştırılmak üzere büyük çiftliklere gönderildi. V.
Langlois ve Strabon'a göre; Ovalık Kilikya'da korsan barınağı ola-rak
kullanılan Soloi kentini yerle bir eden Pompeius, bu başarısını anıtlaştıran
ve Pompeiupolis olarak bi-linen yeni bir liman kenti kurdu. Günümüzdeki
Viranşehir olarak bilinen ören yerinde, bu görkemli ken-tin liman caddesine
ait sütunlar ayakta durmaktadır.
Korsan sorununu çözümleyen Pompeius, bu defa VI. Mithridates'e yöneldi.
Ancak umduğundan çok daha büyük bir direnişle karşılaşacağım bilmiyordu.
Burada kendisin! güneydoğudan Kafkasya'ya, Karadeniz'den Orta Anadolu'ya
kadar bölgenin her yanında akıl almaz heyecanlı olaylar ve savaşlarla dolu
bir kovalamaca içinde buldu. Pompeius, Vl. Mithridates'i yendiğin! sanırken
o daha büyük bir güçle karşısına çıkmaktaydı. Aylarca süren bu mücadele
sonunda Kuzey Karadeniz'de Kırım'a giden Kralı yakalamayı başaramadı. Ancak,
Pontus ülkesin! ve Vl. Mihthridates'in Kayınpederi Tigran'ın elinde bulunan
Ovalık Kilikya'yı ve Armenia ülkesini kanlı bir biçimde ele geçirdi ve
buraları Roma İmparatorluğu'na bağladı (MÖ 64-65). Pompeius'un Küçük
Asya'daki uslandırma yöntemleri, "Lex Pompeia" olarak anılan yasalara
dönüşmüştür.
Kilikya'da Roma yönetimi ve kentlerin yeniden yapılanması
"Kleopatra, altın yaldızlı gemisinin gümüş kakmalı kürekleri ve erguvanı
renkli yelkenleriyle, Cydus limanından Tarsus 'a girer."
(Plutarco di Cheronea - M.Ö. 50-120)
Roma'nın Kilikya bölgesi ile ilgili tanımlaması; Likya, Pamfilya ve Dağlık
Kilikya'yı içine alıyor. Ovalık Kilikya bu bölge dışında bırakılıyordu.
(Ovalık Kilikya'nın Roma egemenliğine geçmesi. Dağlı Kilikya'ya göre daha
geç olmuştur.) M.Ö. 64'ten sonra tüm Anadolu eyaletlerinde yeni bir yönetim
düzenlemesi yapıldı. Önce App.Claudius, daha sonra da M.Ö. 51'de ünlü hatip
Marcus Tullius Cicero, Prokonsül sıfatıyla Kilikya'ya asker vali olarak
atandı; yöre ekonomisini, eyalet kamu yönetimim düzenledi; Amanos
dağlarından gelen Parthialılar'ın, bölgeyi taciz etmelerim önledi. Cicero,
bu seferleri nedeniyle çeşitli zamanlarda Tarsus'ta kaldı.
M.Ö. 56'da önceden Asya eyaletine bağlı olan Laodecea, Apamea ve Synna'da
Kilikya'ya bağlanır. Böylece Kilikya, Batı Anadolu'dan Suriye'ye giden ve
tümüyle Roma'ya geçmiş topraklara sahip olur. Roma, bu hareketiyle
Kilikya'ya gecikmiş olan önemi vermeye başladığım gösterir. Pompeius
zamanında getirilen bir düzenleme ile Dağlık Kilikya bölgesinin yönetimi
Roma'nın atayacağı vekil krallara verilir. Ovalık Kilikya ise Suriye'ye
bağlanır. Bu sistem l. yüzyıla kadar devam edecektir.
Pompeius ve Julius Caesar arasındaki çatışma sonunda, Pompeius Mısır'da
öldürülmüş, onu izleyerek Mısır'a gelen J. Caesar İskenderiye'de kalmıştı.
Bu sırada Pontus Kralı VI. Mihridates'in oğlu Ku-zey Karadeniz'de merkezi
Kırım'da bulunan Bosphoros Kralı II.Pharnakes, ata ülkesi topraklarından
Pont Kapadokyası'nı işgal etmişti. J. Caesar bu duruma müdahale etmek ve
gerekli askeri hazırlıkları yapmak için, M.Ö. 47'de Tarsus'a geldi. Tarsus
halkı kendisine büyük ilgi gösterdi ve her türlü desteği verdi. Bu nedenle
kent meclisinde Tarsus'un ihtiyaçları ve yönetimi konusunda yapılan
toplantıya katılan J. Caesar, kente çeşitli yardımlarda bulundu. Bu
dayanışmadan hoşnut olan halk, J. Caesar'ı ve kent-lerini onurlandırmak için
Tarsus adım "Juliopolis" olarak değiştirdiler. J. Caesar'ın M.Ö. 47'de
öldürülmesinden ve çıkan iç karışıklıkların ardından, doğu bölgesinin
yönetimini üstlenen Marcus Antonius, Tarsus'a geldi. Mısır Kraliçesi VII.
Kleopatra, kaybettiği toprakları geri almak umuduyla; M. Antonius ise
doğudaki iktidarlığını sürdürebilmek ve Parthiar'a karşı yapacağı askeri
harcamalar için Mısır'ın zengin kaynaklarından yararlanmak amacıyla,
dayanışma içine girdiler ve M. Antonius Kleopatra'yı Tarsus'a davet etti.
Kleopatra'nın muhteşem gemisiyle Tarsus limanına girişi, daha sonra Antonius
ile yaşadığı renkli, romantik ve ihtiraslı 7 yıllık beraberliği. Antik Çağ
ve Tarsus tarihinin en çok ilgi çeken olaylarından biridir. Roma'ya
başkaldırma, en zengin doğu eyaletlerini merkezden ayırma, Kilikya'nın
önemli bir bölümünü Kleopatra'dan olma oğlu Ptolemaios'a bağışlama
girişimleri, Octavianus'a karşı Actium deniz savaşında dramatik bir biçimde
sona erdi. Edebiyatta yer aldığı şekliyle "Antonius ve Kleopatra" M.Ö. 30'da
İskenderiye'de öldüler.
Octavianus Augustos bu süreçte, Tarsusluların kendisine yandaş olmalarından
dolayı, kentlerini Kilikya'nın özgür metropolisi ilan etti. Yönetimine de
hocası Tarsuslu Filozof Athenadorus'u atadı. Bir önceki Vali Boethos'un kötü
yönetimi, ekonomik ve sosyal yönden Tarsus'u geriletmişti. Anhenadorus,
imparatordan aldığı geniş yetkilerle Tarsus'u her yönüyle bayındır bir kent
haline dönüştürdü. Daha ' sonra Augustos'un yeğeni Marcellus'un hocası
Filozof Nestor'u Tarsus'ta vali olarak görüyoruz. Bu iki atama, Roma
İmparatoru'nun Tarsus'a verilen önemi göstermesi bakımından dikkate değer.
2. yüzyılda Kilikya'yı ziyaret eden Hıristiyan gezgin vaiz D. Chyrsostom,
Tarsus'a geldiğinde, Reghma gölünden, güzel limanından, Cydnos çayının göle
girerek deniz yönünde tekrar çıktığına dair bilgiler vermektedir. Seleukhos
Kralı S. Nicator tarafından Helenistik Çağda kurulan Seleucia (Silifke)
kenti, Pompeius'un Coracesium Savaşı'nda korsanları ortadan kaldırması ile
kültür, sanat ve ticaret alanlarında gelişme gösterdi. Strabon'un,
Kilikya'nın örf ve geleneklerinden çok farklı bir kent olarak tanımladığı
Seleucia; tapınakları, tiyatrosu, gymnasiumu, su kanalları, hamam ve
köprüleri ile bölgenin Tarsus'tan sonra ikinci önemli kenti haline geldi.
Vespasianus zamanında (69-74) oğulları Titus ve Domitianus tarafından
Kilikya Valisi Octavius Memor'a, Seleucia (Silifke) kenti eteğindeki
Calyadnus (Gök-su) akarsuyu üzerinde Taşköprü yaptırıldı. Strabon burada,
Peripatetik tarikatına bağlı Antik Roma'nın ünlü filozoflarından Athenaios
ve Ksenarkhos'un doğduklarını yazar
Roma döneminde Dağlık Kilikya (Cilicia Trakheia) kentleri
l .yüzyılda gelişme sürecine giren diğer Kilikya kıyı kentlerinden, Orta
Dağlık Kilikya'da Anemurium (Anamur), Nagidos ve Kelenderis (Aydıncık)
dikkat çeker. M.Ö. 6. yüzyıldan beri varolan küçüklü büyüklü bu liman
yerleşimleri, iç bölgelerden gelen yolların denizle bağlantılı olduğu, güney
rüzgarlarına karşı korunaklı koylarda kurulmuştu. Nagidos ile birleşen
Anemurium 38-72 yılları arasında IV Attikus'un yönetimi altındaydı. Daha
sonra Roma yönetimine geçti ve 382'de isauria bölgesine bağlandı. Tiyatrosu,
odeonu, hamamları, renkli fresk ve mozaiklerle süslü evleriyle zengin bir
kent durumunda olup, çok sayıda sikke darbetmiştir.
Strabon'un özellikle "liman kenti" olarak tanımladığı Kelenderis, zengin
sedir ormanları, yamaçlarında üzüm ve zeytin gibi meyve türlerini
yetiştiren, gemilerin barınmasına uygun, korunaklı limanı, kalesi,
tiyatrosu, antrepoları ve su yolları ile gelişmiş önemli bir yerleşimdi.
Meydancıkkale (Gülnar) üzerinden Orta Anadolu'da İkonium'a (Konya) bağlanan
dağ yollama sahipti.
L. Zoroğlu; Antik-Delos Birliği'nin en doğudaki üyesi olan Kelenderis'in,
M.Ö. 5. yüzyılın ortalarından itibaren sikke darbettiğini, bölgedeki Pers
egemenliğine rağmen özerk olduğunu, Roma egemenliğine girdiği yıllarda
Servilius Vatia'nın korsanlarla yaptığı mücadele sırasında gemileriyle
yardımcı olduğunu yazar.
Ramsay'a göre; Kilikya kıyısındaki Korykos ve Elaiussa Sebaste (Ayaş)
kentlerini M.Ö. 20 tarihin-de, Kapadokya Kralı Arkhelaos kurmuştur. Oysa
Strabon, kralın Dağlık Kilikya'yı devraldığında, çoğu zamanım geçirdiği
kralı ikametgah olarak buraya yerleştiğini yazar. Daha sonraları tiyatro,
tapınak ve su arkları ile gelişmiş ve bayındır bir kıyı kentine dönüşen
Sebaste Elaiussa, Korykos'a antik bir yol ile bağlıdır. M. Bildirici'ye göre
Elaiussa kentinin önünde ilk çağda bugün üzerinde kilise kalıntısı bulunan
bir ada bulunmaktadır. Bu ada yaklaşık 4. yüzyılda kara ile birleşmiştir.
Günümüzde ada görünmediği gibi, tam dolgu olan zeminin üzerinden
Silifke-Mersin karayolu geçmektedir. Kent, Augustos zamanında imparatorluk
sikkelerini kesmekteydi. (Burada IV. Antiochos ve İotape'nin adlarıyla da
sikke darbedilmiştir.) Arhelaos'un ölümünden sonra Romalılar, ülkenin güney
kısmı olan Lykaonia ve Dağlık Kilikya'yı ll.Arhelaos'a bıraktılar.
Daha iç kısımlardaki Claudiopalis (Mut) kolonisi, Caesar Claudius tarafından
M.Ö. 41 yılında kurul-muştur. Bu koloni Dağlık Kilikya'yı büyük bir vadi
halinde kesen Caiycadnus (Göksu) vadisinin Orta Anadolu girişinde yer alır.
Romalıların buralarda koloni kurmaya başlaması, dağlık bölgelere de önem
verdiklerim göstermektedir. Nitekim Calicula (37-41) döneminde yine iç
bölgelerde Germanicopolis ve Philadeiphia kentleri aynı yıl içinde kuruldu.
Birine, imparatora ithafen Calicula Germanicum; diğerine de IV. Antiochos'un
karışı İotape Piladeiphos'un adları verildi. Roma yönetimi, Augustos
döneminde Kapadokya Kralı Arkhelaos'a (M.Ö. 36 -MS 17) korsan savaşları
sırasında yaptığı yardımlar nedeniyle. Dağlık Kilikya kıyılarının büyük bir
kısmım içine alan 11. Strategia'yı (Askeri vilayet) verdi. Böylece Dağlık
Kilikya bölgesi, Toros Kapadokyası'na bağlandı. Kyinda ve Soloi'nin
yukarısında dağlık bölge içinde bulunan ve Teukros'un oğlu Aias'ın Kilikya
platosunda kurduğu Olba'ya (Uzuncaburç) Teukros'un ülkesi ve rahiplerinin
çoğuna da "Teukros" veya "Aias" adı verilmişti. Bu küçük rahip krallık, daha
sonra Ajax Kennatis ile Lalasis'i de egemenlik alanları içine aldı.
Antonius Pius (138-161) döneminde Lykaonia ile isauria, Galatya'dan
ayrılarak Kilikya'ya eklenir. Bu imparator zamanında Tarsus, üç vilayetin
metropolisi olur ve Ramsay'a göre bu durum 3. yüzyılın sonunda isauria ve
Kilikya'nın ayrı birer il haline geldikleri zamana kadar devam eder.
"Roma kolonisi olmak yazgısının açışı, bundan kazanç sağlanması ile
gideriliyordu." (R.Sèdillot)
Roma Kilikya ekonomisini canlandırıyor
M.Ö. 2. yüzyılın ortalarından itibaren Anadolu'da siyasi egemenlik kurmaya
başlayan Roma impa-ratorluğu, bu bölümün başlangıcında belirtildiği gibi pek
çok sorunla karşılaştı, imparatorluk düzeninin (İmperium Romanum)
gerçekleşmesi ve siyasal dünya otoritesinin sağlanması ise MS l. ve 2.
yüzyıllarda gerçekleşebildi. Akdeniz'in tamamına egemen olan Roma, çok büyük
gelir kaynaklarına sahip olmakla beraber, bu devasa sistemi ayakta
tutabilmek için büyük harcamalar da yapmaktaydı. Öte yandan artan nüfus ve
refah ile birlikte, ihtiyaçlar doğrultusunda giderek gelişen sanayinin
hammadde ihtiyacı, Roma ekonomisini dışa bağımlı hale getirmeye başladı. Bu
süreçle birlikte Roma, belirli yasalar ve kurallar doğrultusunda bağımlı
ülkelerindeki ekonomik kaynakları harekete geçirebilmek için gerekli alt
yapı yatırımlarına girişti. Böylelikle tüm imparatorlukta üretim yapan pek
çok işletmenin faaliyete geçmesiyle birlikte topyekün kalkınma sürecine
girildi. Düzenli kentler, yollar, köprüler, kıraç yerlerde kurulan kentlere
can veren su kanalları
İmarcı olarak bilinen imparatorlar Hadrianus ve Traianus, doğu eyaletlerim
gezdiler, depremler-den zarar gören kentlere yardımcı oldular, çeşitli
bayındırlık eserlerinin yapımına önderlik ettiler.
Antonius Pius zamanında vergilerde önemli indirimler yapılmış, özellikle
eyaletlerin gelişmesine imkan sağlanmıştır. Bu dönemde Kilikya'nın verimli
topraklarında tahıl, harnup, zeytin, üzüm gibi pek çok tarımsal ürünün yanı
sıra, Mısır'dan getirilen uzun lifli pamuk da üretilmekteydi. Ayrıca keten
ve yünlü dokumalar ile orman ürünleri ve madenler de önemli ihraç ürünleri
arasındaydı. Bu durum Marcus Aurelius'un zamanında da devam etti. imparator
Septimus Severius'un Afrika, karışı Julio Domna'nın ise Suriye kökenli
olması, ilginin doğu eyaletlerine yönelmesinde etkili oldu.
Tarsus, l. yüzyıldan itibaren en fazla gelişen ve büyüyen Kilikya kentiydi.
Bulunduğu coğrafi konum nedeniyle en eski çağlardan beri Ovalık Kilikya'nın
metropolisi olan Tarsus, Romalılar zamanında da bu önemini korudu, Latin
urbanizmi bütün ağırlığı ile bu kente damgasını vurdu. Bölgeyi yöneten
meclis, Tarsus'ta toplanırdı. Bu meclis, Caracalla (211-217) döneminde
bağımsız genel meclis haline dönüştürüldü. "Kiliarchia" (Kilikya Hakimi)
denilen meclis başkanlığına sadece Tarsuslular seçilebilirdi.
"Her şey Roma için, her yol Roma'ya." Akdeniz'in doğuşu üretiyor, batışı
tüketiyor ve tükeniyor
Roma'nın Kilikya valilerinden Cicero, oğluna meslek seçimi konusunda öğütler
verirken, ticareti ne kadar hor gördüğünü gizlemez. "Hemen tekrar satmak
üzere, pazarlıkla mal satan tüccar takımı da pis iş yapıyor sayılır." der.
Roma perakende ticareti çoğunlukla kölelere, uluslararası ticareti de
yabancılara bırakmıştır. Roma tanrılarından biri olan Merkür, ticaretin,
hırsızların ve serserilerin tanrısıdır. Roma yönetimi ticaret yapmaktan çok,
ticareti tüm altyapısıyla örgütlemişti.
l .yüzyıldan itibaren Roma'nın doğu kaynaklarım sömürmesi ve sağladığı büyük
servet, aşırı ser-maye birikimine neden oldu. 2. yüzyılda her şey doruk
noktasında yaşandı. Bu birikim çoğunlukla en ka-zançlı iş olan tefecilikte
ve doğu kökenli tarımsal ürün ve lüks malların alımında kullanılmaktaydı.
Pilinius'a göre. Küçük Asya'dan her yıl 100 milyon sertertius gümüş kuruş
tutamda dışalım yapılmakta, 1/40 gibi çok düşük oranda gümrük vergisi
alınmaktaydı. Bu ise Doğu Akdeniz üretici ve tüccarlarım durmaksızın
üretmeye ve satmaya yöneltmiş, İtalya'nın kendi ihtiyaçlarına yeterli üretim
yapan anavatandaki işletmelerini çökertmeye başlamıştı.
Hiçbir ürününü ihraç edemeyen ve üretmeden tüketen bir sisteme dönüşen
Roma'nın ekonomisi ve maliyesi sarsıldı.
İmparatorluk, büyük boyutlu atılımları ve batıdan Got ve Vandallar'ın,
doğudan Parthiar'ın yıpratıcı saldırıları nedeniyle yapılan askeri
harcamalar ile yıpranmaktaydı. 3. yüzyıldan itibaren para hacmi giderek
daralmaya ve değerim hızla kaybetmeye başladı. Köle temini neredeyse
olanaksız hale geldi. Büyük toprak ve işletme sahipleri, ayakta kalabilmek
için topraklarım veya imalathanelerini üre-tici köylülerle paylaşmak zorunda
kaldılar. Buna rağmen ticaret hala doğu ile batıyı sıkı bir bağ içinde
tutuyordu. Aynı denizin sularından yararlanan bu değişik ülkeler arasındaki
yakın ticaret ilişkilerini hiçbir şey kesintiye uğratmamıştı. Gerek sanayi,
gerekse doğal ürünlerin alışverişi büyük ölücüde sürdürülüyordu.
Byzantion'un Uzak Doğu kökenli malları; Urfa'nın, Antakya ve İskenderiye'nin
dokumaları; Kilikya'nın Cilicium denilen keçi kılından yapılan kaba
dokumaları, keteni, hurması, zeytini; Suriye'nin şarapları, yağı ve
baharatı; Mısır'ın parşömeni, pamuğu ve parfümü; İspanya'nın buğdayı;
Afrika'nın fildişi, hayvan postları, ve değerli taşları; içinde kadın saçı,
devekuşu tüyü de bulunan, kaynak kitaplarda sayfalar doluşu listeler halinde
gördüğümüz mallar, yüzbinlerce balya, fıçı ve anforalar halinde, tüketim ve
lüksün ülkesi olan İtalyan limanlarına yığılmaktaydı. Gerekli gereksiz bu
büyük savurganlık enflasyonu yükseltti.
Sonuçta ticaret sermayesi piyasadan çekildi. Kötü para, iyi parayı yastık
altına gönderirken, gü-müş paranın değeri yok denecek kadar azaldı. Altın
para istifçilerin eline geçti. Kötü gidişe önlemler alındı. Gümrük duvarları
yükseltildi. Hatta ithal ipek giysiler bile yasaklandı. Ancak çok geç
kalınmıştı. Trampa ekonomisi gündeme geldiğinde, paraya ve değerli madene
sıkışan imparatorluk yönetimi, merkezden kopmalara, nakit sağlama nedeniyle
önce taviz verdi, daha sonra da bunu önleyemedi. Barbar akınları
başladığında imparatorluk hızla parçalanma noktasına geliyordu. Bu süreçte
Roma'ya bağlı olarak gelişen Kilikya ekonomisi de darboğaza girdi.
Doğu, yılda üç kez ürün alınabilen, kendine yeterli kaynakları, kırsal
toplulukların gücü, organi-ze olmuş ihraç limanlarıyla, gelişmiş kentleri ve
kurumlarıyla ayakta kalabilmişti. H. Pirenne: "İmparatorluğun iki büyük
bölgesi olan doğu ve batıdan; doğu, batıyı üstün uygarlığı ve çok daha
yüksek ekonomik gelişme düzeyiyle alabildiğine aşmıştı. 4. yüzyılın basında,
doğudakiler dışında gerçek anlamda büyük kentler yoktu. İhracatın merkezi
Doğu Akdeniz ve Küçük Asya olup, buralarda özellikle bütün Roma dünyasının
pazar olduğu ve doğu gemileri ile taşınan dokuma üretimi yaygınlaşmıştı. Bu
olgu kuşkusuz toplumun sonunda Bizantinizmine varan hızlı doğululaşmasına
büyük ölçüde katkıda bulunmuştur. diye yazar.
4. yüzyılda Roma'nın Avrupa kanadı çökerken, doğuda Bizans daha sonra da
Constantinopolis başkentli olarak, yaklaşık 1000 yıl daha devam etti.
Akdeniz aracılığıyla gerçekleşen bu doğululaşma, özellikle Doğu Akdeniz'e
kıyısı olan ülkelerin önemini gösteren tarihsel bir kanıttır.
Doğu Akdeniz ekonomisi ile varolan İmparatorluk BİZANS
"Ben Paulus, elimle selam sizlere. Benim bağlarımı hatırlayın. İnayet
sizinle olsun."
St. Paulus'un Colossaelilere (Honaz) yazdığı mektupları.
Roma yönetiminin Kilikya'da en güçlü olduğu l. yüzyıl başlangıcında,
Paulus'un benim bağlarımı hatırlayın mesajım alan inananlar, 300 yılı aşkın
süre boyunca sayısal olarak çoğaldılar, toplumsal olarak örgütlendiler.
imparatorlar Diokletianus ve Galerius, antik geleneklere, Yahudiler
arasındaki bölünmeye ve yönetime başkaldıran ayrılıkçılar olarak gördükleri
Hıristiyanlığın yayılmasına şiddetle karşı koydular, önderlerim ve
inananlarım acımasızca cezalandırdılar. St. Paulus'un önderliğinde
Hıristiyanlığın yoğunlaştığı Kilikya, bu yasak ve cezalandırmalardan en çok
etkilenen bölge olmasına rağmen, Hıristiyanlık en güçlü şekilde burada
örgütlendi.
360 yılında Constantinus'un iktidara gelmesiyle Kilikya bölgesi
Hıristiyanlan baskıdan uzak kaldı. Zira, Hıristiyanlığı kabul ettiği
söylenen bu imparator, devletin ağırlık noktasını doğuya nakletmenin, buna
rağmen Hıristiyan düşmanı bir tutum izlemenin mümkün olmayacağını görmüştü.
"Neoplatonik" akımın sözcülüğünü yapan Julianus yeniden Hıristiyanlarla
mücadeleye girişti. G. Ostrogorsky, bu imparator için: "Kaybolup gitmekte
olan dünyanın sihri, bu dünyanın sanatı, aydınlı-ğı ve hikmetine karşı
duyduğu ihtiraslı sevgi, Costantinus Hanedanı'nın bu son temsilcisine, yeni
dini inanca karşı savaş açtırdı." diye yazar.
İmparatorluğun 395 yılında resmen doğu-batı olarak ikiye ayrılmasının
ardından Balkanlar, Trakya, Anadolu, Suriye ve Mısır eyaletlerinden oluşan
Doğu Roma'nın (Praefectura praetorio Oriendioecese) sınırları içinde yeralan
Kilikya'da yeni bir dönem başlayacaktır.
Bizans İmparatorluğu; Roma Devlet sistemi, Hellen kültürü ve Ortodoks
Hıristiyan inancının bir sentezi olarak tanımlanır. Buna eklememiz gereken
önemli gerçek; batı kanadı çöken imparatorluğun, Bosphoros'daki eski
Byzantion sitesini başkent yaparak, doğulu bir kültür coğrafyasında varlığı
1000 yıl sürecek yeni bir uygarlığı ortaya çıkarmış olmasıdır.
Bu yeni gelişmelere rağmen, Roma döneminde Kilikya'daki büyük kentlere
yerleşmiş olan toprak, işletme ve ticarethane sahibi Latin kökenli burjuva
ve aristokratlar eski gelenek ve inançlarını terketmediler. Çökmekte olan
batının ticari talepleri giderek azalmış da olsa, bağlarını sürdürmeye devam
ettiler.
Ancak, kısa bir süre sonra Bizans yönetiminin; siyasi, dini, ekonomik,
ticari, kültürel ve sosyal yapılaşmasını, Başkent İstanbul yönünde
yoğunlaştırmasıyla; bu defa Karadeniz ve Marmara bölgesi ön plana çıkmış;
Batı Anadolu'nun metropol Roma kentleri Efes ve Milet sönükleşmeye
başlamıştı. Kilikya ve hinterlandının denize çıkış kapıları olan
limanlarındaki ticaret ve ekonomi de giderek daralmaya, içe dönükleşmeye
başlayınca; işletmeler ve ticarethaneler, sermayeleriyle birlikte Roma veya
İstanbul'a göç ettiler. Böylece Kilikya'nın 200 yıl süren parlak dönemi,
kararmaya başladı. Bunun en çarpıcı kanıtı, çeşitli tanrılara ait heykel
kabartmaları ile süslü tapınak, tiyatro, gymnasium, stadyum, nymphiyum ve
stoa gibi anıtsal yapıların hemen tamamının l ve 2. yüzyıllarda inşa
edildiği, bundan sonraki yüzyıllar-da bu türdeki yapılaşmanın durduğu, ancak
4. yüzyıldan itibaren çoğu kilise ve manastır olan Hristiyanlık yapılannın
ortaya çıktığıdır.
Yeni yönetim, çok tanrılı "Paganist" dediği kültür ve inanç kurumlarım
kapatmaya, yapılarını ortadan kaldırmaya, malzemelerim devşirmeye başladı.
(Bu süreç Justinianus döneminde tamamlanmış-tır.) Ardından tek tanrılı
Hristiyan dini, yöre için köklü değişiklikleri de beraberinde getirirken,
karşıt görüşler arasında toplumsal çatışmalarda yaşanmaktaydı.
Kilise, Antik Çağlar'dakinin aksine, halkı dünyevi ve maddi olmaktan çok
sadeliğe ve ahirete özendirdi; giderek merkezi otoritenin rakibi ve
alternatifi olarak halk üzerinde büyük yaptırım gücü kazandı. İmparatorlar
da siyasi güçlerini büyük ölçüde kilise ile paylaşmak durumunda kaldılar.
Kilise, toprak ve gayrimenkul varlıklarımn yanısıra, sahip olduğu parasal
kaynakları, üretim aktivitesi ve ekonomik alanlar yerine mistik alanlara
yöneltti. Amaç yozlaşmış toplumsal bağları güçlendirmek, insanları bu inanç
etrafında cemaat halinde birleştirmekdi. Bu nedenle Kiliya'da birçok kilise
ve manastır inşa edildi. Yöre Hristiyanlık inancının yoğunlaştığı bir bölge
haline geldi. Dini örgütler olarak piskoposluk ve metropolitlikler kuruldu.
Örneğin, daha erken dönemlerde Bizans imparatoru H.Theodosius, Oiba
Krallığı'na ait Knyteleis (Kanlıdivane) yerleşiminde, Neapolis (Yeni kent)
dediği kutsal bir Hristiyanlık merke-zi kurdu. Daha sonraları bölgenin hemen
her yanındaki diğer antik yerleşimlerde benzeri yapılaşmalar başladı.
Romalılar'ın 100 yıl önceki Hristiyanları gerip çaktıkları haç, bu defa
baştacı edilmişdi.
Yasaklı dönemlerde, St.Paulus önderliğindeki Kilikya bölgesi Hristiyanları,
Silifke yakınlarındaki Hagia Thekla örneğinde olduğu gibi
(Ayatekla-Meryemlik), Göksu vadisi içinde gizlenmiş çok sayıdaki mağara
tapınaklarında toplanmakta ve gizli ibadet yapmaktaydılar. Azize Thekla'nın
ölümünden sonra kutsal bir alana dönüşen bu mağara kilisenin üzerine, 12.
yüzyılda Bizans imparatoru İsaakios Zenon tarafından büyük bir bazilika
külliyesi inşa ettirildi. Günümüzde apsis kısmına ait anıtsal bir bölümün
kaldığı bu kilisenin yapımı ile ilgili ilginç olayı, imparator Alexiad'ın
kızı Anna Kommena, günlüğünde ayrıntılı olarak yazar. Buna göre; imparator
İsaakios. Balkanlarda barbarlarla yaptığı bir savaşın ardından büyük din
şehidi Thekla'nın anma günü olan 24 Eylül'de Lobitzos (Lofça) dağımn
eteklerine gelir. Bura-da aniden çıkan fırtına, gökgürültülü yağmur ve
sellerle bütün ordugahı, ağırlıkları sel sularına kapılıp yok olur.
Askerlerin ve hayvanların iliklerine işleyen soğuğa rağmen, fırtınaların
içinden çıkan şimşekler yöreyi tutuşturacak gibidir. Bundan sonrası Anna
Kommena'mn günlüğünde şöyle yazar:"Bu gördükleri karşısında imparator
çaresiz kalmışdi. Kasırga biraz hafifleyince sel sularının girdaplarına
kapılıp sürüklenen nice adamlarım yitirmiş olarak komutanlarla bu yerden
ayrıldı ve onlarla birlikte gidip bir meşenin altına sığındı. Ama orada,
kendisine meşenin içinden çıkıyormuş gibi gelen, korkunç, gürültüye ve
ulumaya benzer bir ses duydu; o sırada rüzgarlar daha da şiddetle esiyordu;
bunların zoruyla meşe St. Apostol Paulus, Chora (Kariye) Müzesi'nde bulunan
tasviri. Yanda:Aya Thekla'nın Kıbrıs St. Barnabas Müzesi'nde bulunan
tasviri.
ağacı devrilir korkusuyla, ağaç devrilirse altında kalamayacak kadar
yeterince uzak biryere çekildi; orada şaşkın şaşkın duruyordu. Birden bire
sanki bir işaret verilmiş gibi, ağaç, gözlerinin önünde, kökünden söküldü ve
yere savruldu.
İmparator, kendisiyle ilgili tanrı esirgemesi olayı karşısında hayran
kalakaldı. O sırada, doğuda bir ayaklanma çıktığı söylencesi yayıldığım
öğrendiğinden imparatorluk sarayına döndü, işte o zaman, büyük din şehidi
Thekla adına görkemli bir tapınak yaptırdı; bunun, böylesine şatafatlı
olarak yapımında harcanan para hiç de az değildi; tapınak, çeşitli sanat
dallannın yapıtlarıyla süslenmişti; o (imparator), şürkan adağım orada,
Hıristiyanlara yakışır yolda yerine getirdi ve bundan böyle, ayinlere hep
orada katıldı.
Azize Thekla, Tanrıça Athena Kannetis'e Karşı
Kilikya'nın Kudüs'e yakınlığı, kilise ve manastır yapımına elverişli doğal
yapışı, deniz yoluyla Ak-deniz'in her yanına ulaşılabilecek çok sayıda
büyüklü küçüklü limanlarının bulunması, azizlerin doğduğu ve yaşadığı yer
olması, en önemlisi Hellenistik ve Roma dönemlerinde Toroslar'ın güney
eteklerinde sık aralıklarla kurulmuş pek çok kutsal alanın ve kentin
bulunmasıydı. Buralardaki farklı inanç kurumlarına alternatif olarak,
onların yakınında örgütlenerek, Hıristiyanlığı buradaki halk kitlelerine
yaymak bakımından önemli bir alt yapı oluşturuyordu. Örneğin Silikfe'de
yaygın olan Tanrıça Athena Kannetis inancına karşı, Azize Thekla ortaya
çıkıyor ve kent yakınına gelerek; kendisini, Hıristiyanlığı yaymaya adıyor.
Nitekim 376 ve 379 yılları arasında Silifke'ye gelen Gregoryan Nazianus, Aya
Thekla'yı Athena ile bir tutmuş, günümüzde "Meryemlik" denilen alanı
"Parthenon" olarak nitelendirmişti. Kanytelis ören yerinde de Hellenistik
döneme ait Zeus Tapınağı ile çok sayıdaki kilise yanyana durmaktadır.
Balkanlarda barbar kavimlerin. Doğu Anadolu'da İran Sasanileri'nin, VI.-VII.
yüzyıllarda Müslüman Araplar'a karşı direnen, ancak İstanbul kapılarına
kadar dayanmalarını önleyemeyen merkezi yö-netim; İsa'nın varlığı ile ilgili
"Christos" tartışmaları, İstanbul'un "Diyofizit", doğu kilisesinin
"Monofizit" yorumları, Ortodoks ve Katolik mezheplerinin "Union" dedikleri
beraberlik üzerinde anlaşamamaları; "yeşiller" ve "maviler" gibi
partilileşme sorunlarıyla sarsılmaya başladı. Çok ağır olan memur ve
askerlerin ücretleri, savunma giderleri güçlükle karşılanabiliyordu. iç ve
dış sorunlar büyüdü. 611'de Sasaniler'in Antakya, Adana ve Tarsus'a
girmeleri önlenemedi. Ancak Herakleios'un 622'de askeri girişimleriyle bu
işgal sona erdi.
Giderek artan bu baskılar sonunda, başkent çareyi kırsal topluluklara ve
askeri güce dayalı yeni bir yapılanmada buldu. Serbest köylü ve serfler,
mülkiyet hakkı verilmekle birlikte toprağa bağımlı hale getirildiler.
Askerlere toprak verilmek suretiyle önemli bir bölümü Kilikya'da olan 60.000
kadar "stratiotikon kteme" denilen "köylü asker" bölgeleri oluşturuldu.
Kentlerin güvenliği için Tarsus örneğinde olduğu gibi etrafı yüksek surlarla
çevrildi veya Silifke'deki gibi daha güvenli tepeler üzerinde küçük kaleler
içine alındı. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Bizans maliyesi, özellikle Doğu
Akdeniz'de sahip olduğu verimli topraklar ve tarıma dayalı ekonomisiyle 12.
yüzyıla kadar parasının değerini koruyabilmiştir.
7. yüzyıldan itibaren Osmanlı Hükümdarı Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u
fethettiği 1453 yılına kadar olan Bizans tarihi, Müslüman Araplar,
Memluklar, İran Sasanileri, Anadolu Selçukluları, Beylikler ve Osmanlı
tarihleriyle iç içe gelişmiştir.
Kilikya'da Müslüman Araplar
Hazreti Muhammed'in öncülüğünde kurulan ve tek tanrılı dinlerin sonuncusu
olan İslamiyet, ortaya çıktığı 7. yüzyılda Orta Doğu ve Ön Asya'da kısa
zamanda büyük bir gelişme ve yayılma gösterdi. Bunun sonucunda Bizans
İmparatorluğu Güneydoğu Anadolu'da yeni ve güçlü bir Müslüman Arap uygarlığı
ile sınır komşusu oldu.
Müslüman Araplar'ın Kilikya bölgesi ile ilk temasları Hz. Ömer zamanında
başladı. Ebu Ubeyd komutasındaki Arap askerleri, 634 yılından itibaren "Rum
(Roma) ülkesi" dedik-leri Anadolu'ya "Yaz gazveleri" olarak bilinen
seferlerle Antakya üzerinden Çukurova ve Tarsus yörelerine kadar girdiler.
Bu beklenmedik gelişmenin karşısında Bizans yonetiminin Araplar ile yaptığı
diplomatik
görüşmeler sonucunda, her iki ülke sınır bölgesinde bulunan Ovalık
Kilikya'da, "Avasım" denilen askerden arındırılmış tampon bir bölge
oluşturuldu. Ancak, Şam Valisi Muaviye bu karara uymadı. Güçlü donanması ile
Silifke'ye kadar olan Kilikya bölgesini işgal etti. Ardından Gülek boğazının
denetimini de ele geçirdi. Ancak Muaviye'nin Halife Ali ile giriştiği
iktidar çatışmalarını fırsat bilen Bizans imparatoru II.Constantinus,
Kilikya'daki Arap işgaline son verdi. Muaviye'nin oğlu Yezid (680-683)
zamanında, İslam fetihlerinin yeniden başlaması ile Kilikya tekrar
Araplar'ın işgaline uğradı. Bu tarihten itibaren, Araplar ve Bizanslılar
arasında sık sık el değiştiren bölge, Emeviler döneminde yaşanan barışçıl
ortama karşın, Abbasi Halifeliği zamanında yeniden çatışmalara sahne oldu.
Bu dönemde Harun El-Reşid, özellikle Ovalık Kilikya'da kalıcı önlemlere
girişti. Arap tarihçilerine göre; Ebu Süleyman Fereç, yörenin merkezi olan
Tarsus kalesini berkitmek ve gerekli yönetimsel düzenlemeleri yapmakla
görevlendirilmişti. Öte yandan Maveraünnehir'den gelen Türkmen aşiretlerinin
bir bölümünün burada yerleştirilmesi ile yörede ilk kez Türk kolonizasyonu
da başlamış oldu.
Müslüman Araplar ile Bizans arasında bir uç kenti olan Tarsus, Antik
Çağlar'da olduğu gibi bu dönemde de ön plana çıkmış, İslam kültür ve
sanatının önemli bir merkezi haline gelmiş, birçok İslam bilgini kente
yerleşmişti. Halife Memun (813-833) Bizans'ın bölgeye yönelik askeri
hareketlerine karşın, Anadolu'ya geldiğinde hastalanarak Pozantı'da ölmüş,
Tarsus'a getirilerek burada defnedilmişti. (Mezarı Ulu Cami'nin doğusunda
bulunan türbededir.)
Abbasi Halifeliği'nin zayıfladığı dönemde, Türk kökenli Mısır Valisi
Tulunoğlu Ahmed, bağımsızlığını ilan ederek Kahire'de Tulunoğulları denilen
bir hanedan kurmuş ve Kilikya bölgesine de egemen olmuştu. Yörede İslam
egemenliği 10. yüzyıla kadar sürdü, atılgan Bizans imparatoru N. Phokas
zamanında. Kilikya yeniden Bizans egemenliğine girdi.
İçel Yöresinde Türk Dönemleri
"Yaşama arayışı içindeki Türkier'in Anadolu'ya gelişleri, ekonomik ve
toplumsal çöküş değil paylaşımdır." A. Wachter.
"1071 Malazgirt Savaşından yaklaşık 400 yıl önce Harun El-Reşid zamanında,
İçel yöresinde iskan ettirilen Türkmenler'in büyük bir bölümü, Bizans
imparatoru N. Phokas tarafından bölgeden çıkartılmıştı.
Daha sonraki yüzyıllarda Türk soyunun pek çok boyları anayurtlarından
uzaklaşarak Anadolu'ya yöneldi. Asya tarihi ve toplumsal yapışı için çok
önemli olan bu göçlerin nedenleri araştırıldığında, başlıcalarını, "yetersiz
yaşama alanları", "kıtlık" ve "güçlü istilacılar-dan kaçış" şeklinde
görüyoruz. Yurtluk edinme eylemi içindeki bu göçebeleri salt "yağmacı ve
asalak toplu-luklar" olarak gören düşünce, özellikle Rus bilim adamlarınca
Orta Asya'da yapılmış olan arkeolojik kazı ve araştırmalar ile Orta Çağ
kaynak ve belgeleriyle çürütülmektedir. Günümüzde Batılı objektif bilim
adamlarının da itibar etmediği tek yanlı bir ön düşünceye karşın, C.
Cahen:"Bizans topraklarına ilk giren Türkler, mevcut sistemi yıkmak
düşüncesiyle harekete geçmekten çok, kendilerine yerleşecek bir yer bulmaya
gelmişlerdi" diyor ve devamla "Bu yerleşme kendileri açısından yapıların
değişmesini içerir ve büyük göçebelik düzeni, sürekli değilse bile, bir
çeşit yerleşiklik demek olan yaylacılığa dönüşme yoluna girer, ister
başlangıçta Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında, ister Türkler yerleşikliğe
geçtikçe veya yerli köylüler İslam dinini kabul ettikçe, gerek Müslümanlar
arasında, gerekse yerleşik ve göçebe unsurlar arasında olsun her halükarda
bir ortak yaşama durumu doğar" diye yazmaktadır. A. Wachter, 1903'de yaptığı
çalışmasına; Türk kolonizasyonunun batı kaynaklarında abartıldığı gibi:
"Bölgenin ekonomik ve toplumsal çöküşü değil paylaşımıdır" görüşünü ileri
sürmüş ve buna ait pek çok örnek vermiştir. Batı Anadolu'nun Orta Çağ tarihi
ve toplumsal yapışı ile ilgili değerli yayınları olan C. Cahen, P. Wittek,
F. Köprülü başta olmak üzere; B. Lewis, H. Millas, D. Kitsikis ve daha
birçok araştırmacı yazarın görüşleri bu yöndedir.
Büyük Selçuklu imparatoru Alparslan'ın 1071'den önce Doğu Anadolu'daki bazı
Bizans garnizonlarına yönelik askeri hareketleri. Ön Asya'da dayanılmaz
boyutlara varan Türk göçlerinin yarattığı toplumsal sorunlara çözüm
arayışının sonucudur, İslam, Süryani ve Ortodoks vekayinameleri, bu
göçlerden ve yarattığı sorunlardan ayrıntılı bir biçimde söz etmektedirler.
Bunlar dikkatli bir şekilde incelendiğinde, Anadolu'nun Türkleşmesini,
Alparslan'ın Doğu Anadolu'da sağladığı güvenli rampalardan yayılan Türk
göçmenlerin gerçekleştirdiği anlaşılır. Yani, Anadolu'nun fethi, merkezi
İran'da olan Büyük Selçuklu yönetiminin sistematik politikalannın bir sonucu
değildir.
Başlangıçta ortaya çıkan panik veya kontrolsüz olaylar ile mevcut düzenin
sarsılmaması elbette mümkün değildi. Kitlesel göç grupları ile yerleşik halk
arasındaki kültür, ideoloji, siyaset, yaşama biçimlerindeki farklılıklar;
mera, otlak, su, beslenme ve barınmada çıkan sorunların, çatışmalara ve
giderek savaşlara dönüşmesi kaçınılmaz oluyordu.
Anadolu Selçukluları Dönemi
Malazgirt zaferinden sonra Anadolu'ya giren Selçuklu komutanlarından
Süleyman Şah'ın "1077'de Anadolu Selçuklu Devletini kurmasının ardından,
Kilikya'ya girerek 1082 yılında Tarsus'u ele geçirmişti. Ancak, buradaki
Türk egemenliği kısa süreli oldu. Zira, Selçuklu Türkleri ile başedemeyen
Bizans yöne-timi, Doğu Hıristiyanlannın kurtarılması, Kudüs Haç yolunun
açılması ve Kudüs'ün Fatimiler'den alınması gerektiğini öne sürerek
papalığın desteğini istedi. 1096'da Franklar'ın basını çektiği 1. Haçlı
seferi ile yörede çeşitli Haçlı kontlukları kuruldu. Öte yandan 11. yüzyıl
başlannda Ortodoks Bizans yönetiminin Doğu Anadolu'daki Ermeni
krallıklarının ve kiliselerinin üzerindeki baskıları sonucu, buradan göçe
zorlanan Ermeniler, Kilikya bölgesine yerleşmişlerdi. Kilikya bölgesinde
yaşayan Türkmenlerin, Haçlı seferleri ile buradan Orta Anadolu'ya
çekilmeleri ardından, Roma-Germanik ilişkileri güçlendiren Ermeni prensleri,
Kilikya'da giderek güçlü bir konuma geldiler. Orta Çağ tarihçisi W.Heyd:
"Kilikya'nın kuzeyindeki dağlara yerleşmiş olan Ermeniler, oradan aşağıya
inmekte ve buranın eski sahipleri olan Rumları yarı rızaları, yarı zor ile
göçettirmeyi başardılar ve bu bölgenin alçak kısımlarına yerleşmekte
gecikmediler. Bunların başları arasında bulunan Roupenides ailesinden
yetenek-li bir asker ve politikacı olan H.Leon, Kilikya Ermeni Krallığı'nın
(l187-1219) kurucusu oldu. Bu krallık Batı Asya Hıristiyanları için güçlü
bir dayanışma idi. Ermeniler, Bizans imparatorlarına kafa tutabilmek için,
batı devletleri ile ve onların Suriye'deki sömürgeleri ile anlaşmalar yapma
gereği duyuyorlardı. Leon, Alman İmparatoru VI. Henri'den bizzat basma
krallık tacım koymasını rica etti. Bölgede batı tarzında saraylar, kaleler
ile derebeylik yöntem ve örgütünü kurdu. Bu şatoların önemli bir bölümünü
Frank Baronlarına, St. Jean, Templier ve Teutonique tarikatı şövalyelerine
dağıttı. Böylece, bölgedeki Türk egemenliği öncesinde Kilikya'nın aşılmaz
dağlarında çok sayıda kalelerden oluşan güçlü bir güven-lik zinciri
oluşturarak, Bizans ile Doğu Akdeniz Haçlı kontlukları arasında bir tampon
bölge kuruldu. Bu durum, Bizansın Kilikya egemenliği için bir set
oluşturduğu gibi, Eyyübiler ve Selçuklular için de, Anadolu ve Suriye
arasındaki bağlantıyı kesen önemli bir engel idi. Kısacası Kilikya Ermeni
Krallığı, Hitit, Kizzuvvatna, Asur, Pers ve Roma dönemlerinde olduğu gibi,
büyük devletlerin hedefi olan bir coğrafyada bulunmaktaydı.
Nitekim, Anadolu Selçuklularının en güçlü olduğu 1. Aleaddin Keykubad
döneminde, 1224 yılında Kilikya'ya giren Selçuklu orduları, Anamur'dan
doğuya doğru ilerleyerek birçok Ermeni kalesini ele geçirdi. Lamprun
(Namrun) Ermeni Senyörü Konstantin'in Kıbrıs Krallığından istediği yardım,
Selçuklu Emirlerinden Mübarizeddin Ertokuş'un, Silifke'nin denizle olan
bağlantısını kesmesi nedeniyle gerçekleşemedi. Buna rağmen Selçuklular
korunaklı Silifke kalesini alamadılar.
İçel'de Yerel Türk Siyasi Egemenliğinin Öncüleri
Karamanoğulları ve Ramazanoğulları Beylikleri
Alaiye (Alanya) gibi önemli bir liman ve tersaneye sahip olan Konya
Başkentli Anadolu Selçuklu Sultanı 1.Aleaddin Keykubad, Kilikya'daki Türk
varlığını güçlendirmek için, aralarında Üçoklardan Karaman ailesinin de
bulunduğu Türmen boylarım buraya yerleştirmeye başladı. Ne var ki Sultan II.
Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında doğudan gelen büyük göç dalgaları ile ortaya
çıkan toplumsal sorunlar, ayaklanmalar, doğuda başgösteren Moğol tehlikesi,
1243 Kösedağ Savaşı'nda Selçukluların Moğollara yenilmesi ile sonuçlanmış ve
Anadolu, Moğollar tarafından işgal edilmişti. Bu tarihten itibaren Konya
yönetiminin Moğollara bağımlı hale gelmesi uçlarda bulunan yarı bağımlı
Türkmen beyliklerinin merkezden kopmalanna neden oldu.
Moğolların Ermeni Krallıkları ile işbirliği içinde olarak Kilikya
bölgesindeki Türkmenlere baskı yapmaları ve onları yurtlarından etmeleri
sonucunda; Karamanoğulları, Nüre Sofi adıyla anılan Sadeddinoğlu Nüre
önderliğinde birleşerek direnişe geçtiler. Daha sonra Kerimeddin Karaman
Bey, Konya yöresinde kendi adlarım taşıyan bağımsız bir beylik kurarak,
egemenlik alanları güneyde Toroslar'a doğru genişletmeye başladı. Diğer bir
Türk boyu olan Avşarlar'dan İslam Bey ve Sarum Bey'de Silifke yörelerine
yöneldiler. Bu durum Ermeni Krallığını yıpratırken, Memluk Sultanı
Baybars'ın (1260-1277) Moğolları yenerek Anadoluya girmesi, Kilikya'da
Ermeni Krallığına ait birçok kaleyi elde etmesi ve buradaki Latinleri
bölgeden çıkartması ile Karamanoğulları, yörede daha etkin hale geldi. Öte
yandan Çukurova'da güçleri giderek artan diğer bir Türkmen boyu olan Yüreğir
aşiretinden Ramazan Bey'in (1353-1378) kurduğu Ramazanoğulları da Ovalık
Kilikya'yı denetimleri altına aldı.
Osmanlı İmparatorluğu Dönemi
İçel yöresi, Osmanlı egemenliğine Batı Anadolu ve Balkanlara göre daha geç
dönemde girmiştir. Bunun nedenlerini anlamak için biraz daha gerilere
gitmemiz gerekmektedir.
Batı Anadolu Türkmen Beylikleri üzerinde ve Balkanlarda genişleyen Osmanlı
egemenliği, klasik döneminde üç kıtaya yayılmış büyük bir imparatorluğa
dönüşmüştü. Osman Gazi'nin Söğüt çevresindeki küçük beyliğinin diğer Türk
beylikleri arasından öne çıkarak hızla büyümesini zorunlu kılan koşullar
nelerdi?
Latinler, 1204 İstanbul darbesiyle Bizans mirasına sahip olacaklarını açıkça
göstermişlerdi. Yunanistan ve halkı sertleştirilmiş, Balkanlara Latin ve
Haçlılar'ın, Macaristan'a Anjoular'ın yerleşme arzuları; Latin ve Papalık
koalisyonunun Anadolu'nun denize çıkış noktalarına egemen olan Denizci
Türkmen Beylikleri'ni sindirmeleri ve Marmara denizinin kuzeyindeki
korunaklı Bizans başkentinin varlığı karşısında, Osmanlıların kayıtsız
kalamayacakları bir güvensizlik ortamı oluşmuştu. öte yandan. Orta
Anadolu'da güçlü bir beylik olan Karamanoğulları, Doğu Anadolu'da
Akkoyunlular, Osmanlılar'ın Kilikya ve doğu yönünde büyümesine karşı büyük
bir güç olarak durmaktaydılar. Ovalık Kilikya'da bulunan Ramazanoğullan ise
Osmanlı büyümesi karşısında Mısır Memluk Sultanlığının himayesini
sağlamıştı. Sultan II. Mehmed, bu kıskaçtan çıkabilmek için öncelikle
Bizans'ın başkenti İstan-bul'u elde ederek büyük bir başarı sağladı. Osmanlı
Devletine karşı Akkoyunlu ve Karamanoğlu dayanışmasının Venedik, Papalık ve
Napoli'yi de içine alarak büyük bir koalisyona dönüşmesi ile sürüp giden
çatışmalar sonunda. Sultan II. Mehmed (Fatih) doğuya yöneldi.
Komutanlarından Gedik Ahmet Paşa, 1474 yılında İçel'i. Şehzade Mustafa'nın
da Develi Karahisar'ı barış yoluyla teslim almasıı ile en büyük rakibi olan
Karamanoğulları'nın tüm kent ve kaleleri Osmanlılar'ın eline geçmiş oldu.
1481'de Sultan II. Mehmed'in ölümünden sonra hükümdar olan II. Bayezid ile
kardeşi Cem Sultan arasında ortaya çıkan saltanat kavgası nedeniyle,
Karamanoğlu Kasım Bey, daha önce Konya Valiliğin'de bulunmuş olan Cem
Sultan'la yandaş olarak, iki kardeş arasındaki bu kapışmada, beyliğini
yeniden kura-bilmeyi amaçladı. Ancak Ankara'da uğradıkları yenilginin
ardından Cem Sultan ile İçel'e geldi. Cem Sultan, önce Korykos kalesine,
ordan da Anamur üzerinden Rodos Şövalyeleri'nin yardımı ile İtalya'ya gitti.
Kasım Bey ise II. Bayezid'ın kendisini bağışlanmasını sağlayarak, ölümüne
kadar (1493) Osmanlılara bağımlı beyliğinin basında kaldı. Ovalık Kilikya'ya
egemen olan Ramazanoğulları ise Yavuz Sultan Selim'in, Mısır-Memluk
Sultanlığını ortadan kaldırarak, Osmanlı İmparatorluğu'na kalmasıyla
birlikte, oldukça geç bir dönemde, Halil Gıyasettin Bey (1480-1510) zamanına
kadar Memlüklere, daha sonra-da 1516 yılından itibaren Osmanlı
İmparatorluğuna bağlandı.
16. yüzyıl, günümüzün yapısını şekillendiren önemli bir başlangıçtır.
Dünyanın küreselleşmesine yönelik ilk girişimler, bu yüzyıldan itibaren
başladı. Yüzyıllardır bunalan ve feodalizm çemberini kırmış olan Batı
Avrupalı denizci uluslar, mavi küreyi keşfetmiş, okyanus ötesi sömürgecilik
ve ticaret tekel-lerim elde ederek, büyüme ve gelişme sürecine girmişlerdi.
Osmanlılar ise yönetimleri, Akdeniz'in dışında etkin olamadıkları gibi,
Avrupa'da oluşan yoğun mal talebine rağmen, üretim ve ticaret alanındaki
yarışta da başarı sağlayamadılar
Osmanlı İmparatorluğu, Doğu-Batı ülkeleri arasındaki konumu "nedeniyle,
kervan yolları üzerindeki kentlerini, limanlarını ve alt yapılarını
geleneksel işlevinde korumaya ve yaşatmaya gayret ettiyse de, 17. yüzyıl
sonuna kadar ancak bir yüzyıl daha sürdürebildi. Buralardan sağlayabildiği
ticaret, gümrük ve transit vergi gelirlerinin çok daha fazlasını, ağır, atıl
ve masraflı sistemini korumanın bedeli olarak ağır bir biçimde ödedi.
Bizans döneminde gördüğümüz koyu merkeziyetçi yapının bir benzeri, Osmanlı
imparatorluk yönetim sisteminde de karşımıza çıkıyor. Toprak ve işletmelerin
gözetimi ve yönetimi, büyük bir bürokrat kesim tarafından yapılıyordu. Büyük
kentlerde toplanmış tüccarlar, sarraf denilen tefeciler, has, zeamet ve
tımar sahipleri, sermayeyi ellerinde bulunduruyorlardı. Ancak, devlet bu
sermayeyi kontrol ediyor ve gerektiğinde el koyabiliyordu. Bu ise özel
mülkiyet, yatırım ve özel girişimciliğin gelişmesini engelliyordu.
Yukarıda anılan olmusuzlukların yanısıra, Ö. L. Barkan, R. C. Jennings ve S.
Faroqhi'nin demografik çalışmalarına baktığmızda, 16. yüzyılda Anadolu'da
nüfusun %50'den fazla arttığı görülür. Bu ise başta gıda olmak üzere temel
ihtiyaçların aynı oranda artmasını gerektirmekteydi. Öte yandan, hammadde
temininde güçlük çeken loncalar da üretimlerini daraltmak zorunda kalmış,
kentlerde işsizlik ve toplumsal olaylar başgöstermişti. Kısacası 16.
yüzyılın ikinci-üçüncü çeyreğinde gelişen ve kırlarla, kentler arasındaki
işbölümünün derinleşmesini, **** üretiminin yaygınlaşmasını ve iç ticaretin
genişlemesini sağlayan ekonomik canlılık, 1570'lerden sonra tersyüz olmuştu.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen birçok ülkeden oluşan imparatorluğun iç
pazarları canlılığını uzun süre korudu. Güçlü lonca örgütlerine dayalı
üretim birimlerinin çeşit ve kaliteleri yüksek düzeylere ulaştı. Ancak,
uluslararası olmaktan çok, iç ve bölgeler arası pazarlara yönelik bu
faaliyetler, hızlı bir gelişme içinde olan dünya ticaret ve ekonomisinin çok
gerilerinde kaldı. Bu dönemde imparatorluğun diğer bölgelerinde görülen
toplumsal olaylar, İçel Sancağı'nda da ciddi boyutlarda ortaya çıktı.
Bozulan ekonomik, yönetimsel ve toplumsal yapı ile birlikte, merkezin
zayıflayan otoritesi karşısında, İçel yöresinde "suhte" (medrese
öğrencileri) ayaklanmaları kanlı bir biçimde bastırılabildi. Öte yandan
yerel beylerin yönetimde söz sahibi olduğu "ayanlık" denilen oluşum
sürecinde, İçel Sancağı Kaza Ayanı Arapoğullan, Silifke Kazası Ayanı
Gölgelioğlu Mustafa ve Mamuriye Kazası Ayanı Abdülmümin Beyler'in başına
buyruk yönetimleri, merkezden yapılan müdahalelere rağmen önlenememişti.
Sultan II. Mahmud'un yönetime gelmesi ile (1808) Ayanlık ortadan
kaldırılmış, batı Avrupa ile ilişkiler geliştirilmiş, yönetimden ekonomiye
kadar hemen her alanda yenilikçilik hareketleri başlatılmıştı. Hızla
sanayileşen ve makinalı üretime geçen Batı Avrupa ülkeleri, dünya genelinde
uyguladıkları sömürgecilik ile hammadde ve ekonomik kaynak alanlarım
genişletmekteydiler. Osmanlılar ise, ağır savaş giderleri ve mali sorunlar
nedeniyle bu gelişmelerin çok gerisinde kalmış, el emeğine dayalı sanayii
düzeyini aşamamıştı. Kaynaklar incelendiğinde, bu dönemde, yörenin Antik ve
Orta Çağlar'daki ekonomik ve ticari canlılığım yitirdiği, İçel limanlannın
ve kentlerinin ıssız ve bakımsız birer balıkçı ve çiftçi yerleşimler olduğu
görülür.
1838 yılında Batı Avrupa ülkeleriyle yapılan Serbest Ticaret anlaşması ve
uygulanan bağımsız gümrük politikaları, tarımsal ürünler ve sanayi
hammaddelerinin ihracatım artırırken, korumasız kalan ve el emeğine dayalı
yaygın sanayii yok etmeye başlamıştı. Ayrıca Osmanlı uyruklarının aleyhine,
yabancı yatırımcı ve tüccarların lehine olan hatalı uygulamalar, yerli
sanayi ve ticaretin gelişmesini hemen tamamıyle durdurmuştu. Kısacası
Serbest Ticaret Anlaşması denilen bu yıkım metni, zaten bunalım içinde olan
maliyeyi daha da sarstı. Yeni düzenlemelere gidildiyse de çok geç
kalınmıştı. Islah-ı sanayi komisyonlarına gelen kötü haberler artarak
çoğaldı. Sonunda ünlü muharrem kararnamesiyle kurulan "Duyun-u Umumiye",
batılı ala-caklılar için Osmanlı gelirlerine kaynaklarında el attı.
İmparatorluk genelinde yaşanan bu olumsuzluklara karşın, kitabımızın Mersin
kentini tanıtan bölümünde görüleceği gibi, İçel yöresi kentlerinden Tarsus
ve Mersin, tarımsal ürün ihracatının katlanarak arttığı tarıma dayalı
çırçır, yağ, iplik, çeltik gibi sanayi işletmelerinin kurulduğu İstanbul,
Selanik, İzmir, Bursa, gibi önemli Osmanlı kenti arasında yeralmıştı.
Osmanlı imparatorluğu'nun çöküş sürecinin sonlarına doğru, 1908 yılından
itibaren, yönetime ağırlığını koyan İttihat ve Terakki Partisi'nin ulusçu
yaklaşımları sonucu, yeni ekonomik düzenlemelere gidilmekteyken, I.Dünya
Savaşı patlak verdi. Bu savaşa kayıplarını telafi edeceğini sanarak giren
yönetim, yenilgi sonucunda geriye yıkılmış ve yokolmuş bir imparatorluk
bıraktı. Elde kalan son sanayi kırıntıları da bu şekilde kaybedildi. Ulusal
bağımsızlık mücadelesi başladığında İçel'in de içinde bulunduğu verimli
ovalara, az sayıdaki sanayi tesislerine, liman ve tersanelere sahip
stratejik ve ekonomik yerleşimler, Batı Avrupalı sömürgeciler tarafından
öncelikle işgal edilmişti.
Tarihi Eserler
Yumuktepe
Zephyrium
Mersin'in antik yerleşimi olarak kabul edilen Zephyrium kentine ait bilgiler çok azdır. Eski Halkevi (Günümüzdeki Kültür Merkezi) civarında yapılan temel kazılarında ve Çavuşlu Mahallesi'nde elde edilen bazı buluntular, eski Vilayet Konağının (Günümüzde Sağlık Müdürlüğü) yapımı sırasında ortaya çıkan horasan duvarlar, mermerden yapılmış sütun ve sütun başlıkları, Mersin Müzesi'nde bulunan mermer Aslan başı ile devşirilmiş bazı mimari yapı elemanları, antik Zephyrium kentine ait arkeolojik belgeleri oluştururlar.
Öteyandan 19. yüzyılda Mersin'e gelen C.Texier, VV.M.Leake gibi gezginler, yayınlarında burada gördükleri Zephyrium kentine ait kalıntılardan sözederler. Örneğin V.Langlois, Pompeipolis'den Mersin'e geldiğinde:"Deniz kenarında evler vardır ve bu evlerin olduğu yerde eski bir kent harabesi bulunmaktadır ki, burası eski Zephyrium kentidir" diye yazar.
Anchiale (Karaduvar)
Kalıntıları, Mersin kentinin doğusunda olan bu antik yerleşim için Strabon, Aristobulos'u kaynak göstererek, Asur Kralı Sardanapal'ın Tarsus ile birlikte Anchiale'yi bir gün içinde inşa ettiğini yazar. Gezgin Coğrafyacı bu abartılı bilgi nakline devamla:"Sardanapal'in mezarının burada olduğunu ve sağ elinin parmaklarını şaklatır durumda bir taş heykelinin bulunduğunu ve Asur dilinde yazılmış bir kitabede "Anakyndarakses oğlu Sardanapal, Anchiale'yi ve Tarsos'u bir günde kurdu. Ye, iç, neşelen, çünkü diğer şeyler bunlar kadar değerli değildir" şeklindeki metnin, parmakların anlamını açıkladığını söyler. Khoirilos da bu yazıttan söz eder: "Bütün yediklerim, başı boş düşkünlüklerim ve aşktan aldığım zevkler hepsi benimdir; fakat bu sayısız nimetler geride kaldı".
Anchiale, MÖ 333 tarihinde Pers Kralı lll.Darius ile yapmış olduğu ünlü Issos Savaşı'ndan hemen önce Alexander tarafından alınmıştı. Burada su kemerleri, yapı kalıntıları, bir höyük, Romalılar'dan kalma mozaikli bir hamam kalıntısı bulunmaktadır.
Soli-Viranşehir (Soloi- Pompeipolis)
Mersin'in 14 km batısında deniz kenarında bulunan Soloi antik kenti, MÖ 7. yüzyılda Rodoslu koloniciler tarafından kurulmuş, kente güneş anlamına gelen Soloi adı verilmiştir. Darius (MÖ 521 -485) zamanında, Kilikya'yı ele geçiren Persler için, Soloi önemli bir liman kenti olmuş ve adına sikke darbedilmiştir. Pers-Yunan Savaşları sırasında, MÖ 449 yılında Kilikya'yı bir süre işgal eden Atinalılar, Soloi'yi yönetim merkezi yapmışlarsa da, bir yıl sonra yapılan Kilyos Barışı ile burayı Perslere geri vermişlerdir. MÖ 333'de Asya seferine çıkan Alexander, Soloi'yi Pers işgalinden kurtarmıştı.
Filozof Chrysippos ile takım yıldızları ve fenomenler hakkında öğretici şiirler yazan Matematikçi ve Astronom Aratos, MÖ 3. yüzyılda Soloi'de yaşamışlardır.
Soloi, Antik Çağlar'da Kıbrıs adası ve Mısır'a yapılan ticaretle zenginleşti. Kent Seleukhos Krallığının son yıllarında Kilikya korsanlarının denetiminde kaldı. Roma yönetimi Akdeniz'deki korsan faaliyetlerine son vermek amacıyla, MÖ 64 yılında Pompeius'u görevlendirdi, İtalya'dan başlayarak, Yunanistan ve Kilikya'ya kadar olan bölgelerde korsan faaliyetlerine son vererek Soloi'ye geldi, burayı da korsanlardan temizledi. Yürüttüğü büyük operasyonun zaferi anısına, kenti yeniden imar ederek, adını Pompeipolis olarak değiştirdi.
Bizans döneminde, Hristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesinin ardından, Soloi, piskoposluk merkezi yapıldı. Kent 527 yılında meydana gelen büyük yersarsıntısıyla tamamen harap oldu. Yeniden inşa edilmeye çalışıldıysa da, bu yüzyıldan itibaren yoğunlaşan Sasani ve Müslüman Arap akınları nedeniyle, yeniden eskisi gibi imar edilemedi ve terkedildi. Bu nedenle ören yerine Viranşehir de denilmektedir.
Pompeipolis kentinde liman, sütunlu cadde, tiyatro, Roma hamamı, kent duvarları, nekropol, su kemeri gibi yapılar bulunmaktaydı. Günümüzde dağ kapısından deniz kapısına kadar uzanan korint başlıklı 200 sütunlu yoldan, 41 adet sütun ayakta kalmıştır. Bunlardan 33 adedi başlıklı olup, insan, kartal ve aslan kabartmaları ile süslenmiştir. Ayrıca liman, hamam kalıntısı ve bir su kemeri bu güne ulaşabilmiş kalıntılar arasındadır. Mersin Müzesi'nde kente ait eserler sergilenmektedir. Petersburg Hermitage Müzesi'nde, Bizans dönemine ait bir kiliseden götürüldüğü anlaşılan altın ve gümüş objeler bulunmaktadır.
Bezm-i Alem Valide Sultan Çeşmesi
Mersin kentinin en eski İslami yapısıdır. Eski Cami'nin güney batı köşesindedir. Üzerinde Sultan Abdulaziz'in tuğrası bulunan mermer kitabesine göre, Sultan Abdulaziz tarafından Sultan Abdulmecit'in annesi Bezm-i Alem Valide Sultan adına 1861 yılında deniz kenarında yapılmıştır. Üçgen alınlığı ve payeleri ile ant