Mersin Adının Kökeni

Anadolu kentlerinin ve bölgelerinin adlan genellikle antik kökenlidir. Seleucia (Silifke), Tarzi-Tarza-(Tarsus), Kelenderis (Gilindire)gibi. Bunları kanıtlayan sikke, yazıt ve antik kaynaklar da bulunmaktadır.

Mersin adının kaynağı ve etimolojisiyle ilgili antik bir belgeye henüz ulaşılamadı. Bu nedenle Mersin adının kaynağı konusunda çeşitli iddia ve söylenceler vardır. Bu konuda yapılabilecek gerçekçi açıklamalar, elde mevcut olan belgelerle mümkündür. J.Covel'in 1893'de New York'da yayınlanan "Early Voyages and Travels in The Levant" adlı kitabında, Mersin adının ilk kez yazıldığı bir bilgiye ulaşıyoruz. Bölgeden geçen Thomas Dallam'ın (1599-1600) anılarında. Korykos'un 30 mil doğusunda "Mersina"dan sözettiği yazılıdır. Daha sonra, 1671 yılında Evliya Çelebi, Silifke tarafından gelirken Erdemoğlu (Erdemli) köyünü ve Gerendir suyunu geçtikten sonra, buraya 20-25 km uzaklıkta gecelediği Türkmen köyünün adını "Mersinoğlu" olarak yazmaktadır. 181 H.'de yöreye gelen Kaptan S.F.Beaufort, T.Daflam'dan yaklaşık 200 yıl sonra yerleşimin adını yine "Mersina" olarak yazmıştır. Daha sonra yöreye gelen gezgin ve araştırmacılar ile Osmanlı arşiv belgelerinde de "Mersin" adı görülmektedir. Bunlardan sadece W.M.Leake'nin 1824 tarihli güncel haritasında, Mersin'in bulunduğu yer Zephyrium olarak yazılıdır.

Öte yandan, sadece yörede yetişen ve Myrtus (Muit) denilen Mersin ağacı nedeni ile kentin "Mersin" adını aldığı da araştırmacılar tarafından öne sürülmektedir. Çeşitli söylenceler ve antik mitoloji bir kenara bırakılırsa, kentin adının, Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde karşılaşılan, Türkmen kökenli "Mersinoğlu" göçerlerinin, bu civarda kurdukları yerleşimin adından kaynaklanmış olduğu en uygun görüştür

 Mersin  İl  Tarihi

Geçmişteki kültürler, bilimsel olarak Eski Taş (Paleolitik), Yeni Taş (Neolotik). Bakır Taş (Kalkolitik), Bronz ve Demir gibi madde cinslerine göre ana çağlara, bu çağlar da kendi içlerinde "erken", "orta" ve "geç" dönemlere ayrılmışlardır. Bu kronolojik gelişme, aynı zamanda toplumun yaşam düzeyinin yükselişim ve ekonomik ilişkilerinin gelişmesin! de belirlemektedir.

Sığındığı mağaralarda 100 binlerce yıldan beri yaşamım güçlükle sürdürebilen Eski Taş Çağı'nın toplayıcı ve asalak insanı, gelişmesin! sürdürebileceği doğal koşullara kavuşmasıyla, diğer tüm canlılardan üstün bir soy olduğunu kanıtlarcasına. Yeni Taş Çağı'nı başlattı. Gordon Childe'nin uygarlık tarihinde en önemli "devrim" olarak nitelendirdiği bu çağda, Anadolu'da yabanıl bir yaşam sürdüren Homo Ne-anderthalensis ve Homo Sapiens insanı, kaya oyuklarından çıkarak toplu yerleşik yaşamaya, doğal çevreyi tanımaya geliştirmeye, ihtiyacı olan el aletlerim, üretim araçlarım ve gereksinim duyduğu eşyaları yapmaya, tarımsal üretimi gerçekleştirmeye. hayvanları ehlileştirerek onlardan yararlanmaya başladı; bu süreçle birlikte ürün artırmaya ve ticarete de yöneldi.

C.M.Cipolla'ya göre, bu gelişmenin diğer önemli bir yanı da. Yeni Taş Çağı kabilelerin farıma elverişli toprakları bulmak için göç etmeleri ile esas buluşları olan tarımı da yaygınlaştırmış olmalarıdır.

Kilikya bölgesinin tarım yapılabilen Tarsus düzlüğündeki sulak ve verimli ovaları, yoğun orman alanları; Yeni Taş Çağı insanı için yaşanabilir bir coğrafyaya sahipti. Burada bulunan ve ovanın rahatlık-la gözetlenebildiği bir yüksekliğe sahip olması nedeniyle Gözlükule olarak bilinen yerleşimde, ilk kazıları İngiliz Konsolosu VV.B.Barker ve daha sonra 1852 yılında Fransız Gezgin V.Langlois yaptı. Buldukları çok sayıdaki eser yurtdışına götürüldü. 1918'de Kilikya'yı işgal eden Fransız birliklerinden bir topçu grubunun Gözlükule'de konuşlanması, höyükte büyük tahribata neden oldu.

Hetty Goldman, Byrn Mavr Koleji, Fogg Müzesi, Harvard Üniversitesi ve Amerikan Arkeoloji Enstitüsü'nün girişim ve destekleri ile ilk defa 1935-1939 yılları arasında arkeolojik araştırma ve kazılar yaptı. II. Dünya Savaşı nedeniyle ara verilen kazı çalışmaları, 1947-1949 yılları arasında tekrar sürdürüldü.

Modern Tarsus kentinin güneydoğusunda, Mersin-Adana otoyolundan bütünüyle görülen höyük, İslam uygarlıklarından Geç Yeni Taş Çağı'na kadar 33 katmandan oluşmaktadır. Çiftçi ve çoban toplumunun yaşadığı ilk katmanlarda, toprak sıvalı mekan zeminleri ortaya çıktı. Ayrıca volkan camından (obsidien) yapılmış çok sayıda kesici, delici, kazıyıcı aletler, ok ve mızrak uçları ile Filistin'deki Gassulien kültürü ile benzerlik gösteren siyah veya kırmızı tek renkli perdahlı ve tırnak izi süslemeli çanak çömlekler buldu.

Öte yandan, Mersin'in Demirtaş Mahallesindeki Soğuksutepe ya da Yumuktepe olarak bilinen höyükte, J.Garstang'ın 1937-1940 yılları arasında gerçekleştirdiği arkeolojik kazılarda. Orta Çağ İslam uygarlıklarından Erken Yeni Taş Çağı'na kadar inen, kesintisiz yerleşimlere ait çok sayıda katmanlar tes-pit edildi. II. Dünya Savaşı'nın başlaması nedeniyle çalışmalara ara verildi. Bu arada Yumuktepe arşivinin bulunduğu Liverpool'daki İngiliz Arkeoloji Enstitüsü'nün Alman bombardımanında isabet almasıyla, tüm Yumuktepe kazı raporları ve buluntular imha oldu. Buna rağmen J. Garstang, Chicago Orient Enstitüsü'nde ve bazı kişilerde bulunan Yumuktepe ile ilgili dokümanları toparlayarak, 1947-1948 yıllarında kazı çalışmalarına tekrar devam etti. Uzun bir aradan sonra, 1993 yılından itibaren İstanbul Üniversi-tesi Edebiyat Fakültesi'nden Veli Şevin başkanlığında, Roma Üniversitesi'nden İsabella Caneva ve çeşitli dallardan oluşan bilim heyeti, kazı çalışmalarım sürdürmektedirler.

Mersin ve Tarsus olarak bilinen her iki yerleşimin, farıma elverişli sulak alanda kurulmuş olmala-rı, Yukarı Mezopotamya'dan Orta ve Batı Anadolu'ya yönelik geçiş yolları üzerinde bulunmaları nede-niyle, önemli bir coğrafi konumdaydılar. Höyüklerde yapılan bilimsel çalışmalar, insanlık tarihi için pek çok değerli bilgi ve eserlere ulaşmamızı sağlamıştır. J.Garstang "Prehistoric Mersin" başlıklı yayınında, endüstri olarak tanımladığı çok sayıda ve çeşitteki taş, seramik, ****lden yapılmış, eşya ve alet ile mimari kalıntıların uzun listelerin! vermektedir, insanın ihtiyaçları doğrultusunda çevresinden yararlanması, keşiflerde bulunması ile bunların kentler ve bölgeler arasındaki dolaşımım sağlaması; ekonominin iki ana kaynağı olan üretim ve ticaretin; kültürel ve sosyal ilişkilerin gelişmesinin de başlangıcı olmuştur. Bu höyüklerden elde edilen objelerin bir bölümü İçel, Tarsus ve Adana Müzeleri'nde sergilenmektedir.

J.Garstang, höyüğün XXXIII. ve XXVII. katmanları arasında. Erken Yeni Taş Çağı kültürlerine ait konutlar, el yapımı siyah ve gri renkli, tırnak izi süslemeli çanak çömlekler ve çeşitli el aletleri buldu. Bu ilk yerleşim katmanlarının üstündeki yapıların inşaatında taşın kullanılması, yeni bir gelişmenin işareti idi. Burada bulunan bazı çömlekler, kili yaş halde iken çizilerek, içlerinin beyaz bir madde ile doldurul-masıyla "incrustation" denilen yöntemle süslenmiş, ayrıca "monocrom" denilen tek renkle boyanmış ça-nak çömlekler, volkan camı ve çakmak taşından yapılmış aletler ve silahlar da bulunmuştur.

Son Yeni Taş Çağı'na ait XXVI. ve XXV. katmanlarda bulunan büyük ölçekli ağıllar, dokumacılıkta kullanıldığı anlaşılan kahverengi büyük ağırlık taşları, yün eğirmeye yarayan kirmanın basma takılan taş ağırşaklar, orak delgiler, kemik ve boynuzdan yapılmış iğneler, tarımsal üretimde kullanılan yarım daire şekilli aletler, ilk kez rastlanılan yıldırım desenli ve boyalı çanak-çömlekler, üretim ekonomisinin; toplumsal bilincin giderek geliştiğin! göstermektedir. Bu dönemin bulguları, insanların imece ve işbölümü gibi dayanışma ile planlı çalıştıklarım belgeliyor. Ortaklaşa inşa edilen koruyucu duvarlar, toprağı işleyen köylüler, çanak-çömlek üreten ustalar, yapı kalfaları ile taş, seramik ve ****lden plastik sanat ürünleri yapan yontucu ve desinatör gibi gruplar vardı. Bunlar çanak, çömlek ve ****l eşya üzerine geometrik ve figüratif desenler uygulamakta, mühürler, hayvan ve çıplak kadın heykelcikleri yapmaktaydılar. F. Schachermeyr'e göre; kadın heykelcikleri, kadının doğurganlığı nedeniyle Yaratıcı Büyük Ana'ya tap-mak için dini amaçla; dişi olmaları ise Mersin Yeni Taş Çağı sakinlerinin anaerkil aile yapısından kaynaklanmaktaydı. XI. kata ait seramik ördek başı, kulp ve evcil hayvanlara ait küçük boyutlu figürler, Yumuktepe plastik sanatının en ilginç ve sempatik örnekleridir.

Her iki yerleşimde de çok sayıda ve çeşitte bulunan alet ve silahların hammaddesi olan volkan ca-mı (Obsidien), Torosların kuzey gerisinde üçüncü zamanda oluşan Erciyes, Hasan ve Melendiz volkanik dağlarının çevresinde bulunmaktaydı. Böylesine erken dönemlerde kıyı yerleşimlerinin ihtiyaçları nedeniyle, bölgeler arası alışveriş ilişkilerine girmeleri, Anadolu kültür coğrafyasını zenginleştiren çok önemli bir gelişmeydi. V. Sevin, Mersin'de kullanılan volkan camı objelerin analiz sonuçlarına bakarak, bunların Orta Anadolu kaynaklarından geldiğine işaret etmektedir. Mersin'de obsidien yongalama ürünlerinin olmayışı, bu ürünlerin doğrudan veya aracılar eliyle mamul halde ithal edildiğin! göstermektedir. J.Mellaart'ın Çatalhöyük ekonomisinin önemli bir dalı olan obsidien ticareti ile Batı Anadolu, Kıb-rıs ve Batı Akdeniz kıyıları ile obsidien alışverişi üzerinde tekel kurduklarım belirtmesi. Mersin ve Tarsus volkan camı aletlerinin kaynağına açıklık getirmektedir

V. Sevin'e göre: "Höyükte balık dışında hiçbir yabani av hayvanı kemiğine rastlanmamıştır. Keçi, koyun, sığır ve domuzdan oluşan dört ana grubu içeren fauna istisnasız evcildir. Yumuktepe, dört türünde evcil olarak görüldüğü en erken merkezlerden biridir. Bu durum hayvancılık ekonomisinin geliştiğini, kültürel ve ideolojik dünyanın da Çatalhöyük'ten tümüyle farklı olduğunu göstermektedir".

Yapı temellerinde, özellikle silo tabanlarında çokça kullanılan yuvarlak taşlar, höyüğün hemen eteğindeki Müftü deresinden sağlanmıştır

"Böylece Anadolu'da, hatta yalnız Anadolu'da değil tüm dünyada, ilk defa bakır izabesinin ve maden dökümcülüğünün, Yumuktepe'de gerçekleştirildiğini söyleyebiliriz." Ü. Yalçın
Bakır ve bronz alaşımı çiftçilikten küçük sanayiye geçişi kentleşmeyi ve bölgeler arası bağları güçlendiriyor
İnsanoğlunun madeni keşfetmesi. gelişme sürecine çok yönlü ivme kazandırmıştır. Bakır, yumuşak olması nedeniyle, soğuk olarak işlenebildiğinden insanoğlunun ilk olarak tanıdığı ve kullandığı bir madendir. Yumuktepe ve Gözlükule'de MÖ 4000-3000 arasında tarihlenen Bakır Taş Çağı'na ait arkeolojik buluntularda, bakır madeninin çok yoğun biçimde kullanıldığı ortaya çıkmıştır.

J. Garstang, Yumuktepe'nin XXIV. katmanım. Erken Bakır Taş Çağı olarak tespit etmiştir. Kazı çalışmalarında MÖ 5300'e tarihlenen XVI. kültür tabakasında rulo başlı iğneler ve keskiler ele geçmiştir. Ü. Yalçın'a göre:"Bu objeler üzerinde yapılan analitik ve ****lografık araştırmalar sonunda bunların ba-kırdan olduğu anlaşılmış, bununla da kalmayıp kullanılan bakırın izabe yoluyla cevherden kazanıldığı sonucuna varılmıştır. Bu ikinci sonuç Anadolu madenciliği açısından başka bir önem taşır. Zira, Mersin'e kadar, Anadolu'da sadece doğada saf olarak bulunan "nabit" bakır kullanılmakta idi. Bilindiği gibi nabit bakır doğada çok ender bulunur, buna karşın bakırın oksitleri daha yaygındır ve ****l bu bileşimlerden ancak izabe yoluyla kazanılabilir. İlk defa Mersin'de bilimsel olarak kanıtlanan bu "yeni" teknolojik ge-lişme, insanlara ihtiyaç duydukları oranda bakır elde etme olanağını sağlamış ve bu teknolojiye sahip olan toplumların gelişmesinde önemli etken olmuştur. Objelerin önce kalıplara döküldüğü, daha sonra çekiçlenerek istenilen formun verildiği anlaşılmıştır. Bu da o dönemde rastladığımız bir başka teknolo-jik yeniliktir. Böylece Anadolu'da, hatta yalnız Anadolu'da değil tüm dünyada, ilk defa bakır izabesinin ve maden dökümcülüğünün Yumuktepe'de gerçekleştiğim söyleyebiliriz. Çatalhöyük'te veya başka yer-leşim merkezlerinde Mersin paralelinde gelişmeler olabilir; ancak, günümüzde Mersin dışında bilimsel bir kanıt olmadığından, Mersin'in bu konudaki ilktenliği tartışma götürmez, ilk defa Mersin'de görülen bu teknolojik yeniliğin toplumlar üzerindeki etkisi büyük önem taşımaktadır.

Höyükte tabanı yuvarlak taşlarla döşenmiş büyük tahıl depolarının varlığı, tarım ekonomisinde, tüketimden artırmaya geçildiğini göstermektedir. XXXIII. ve XX. katmanlarda, bakırdan yapılmış çiviler, toplu iğneler Bakır Çağı'nın öncü belgeleridir. XIX. ve XVII. katmanlarda bulunan bakırdan yapılmış si-lah ve mühürlerin bulunmasıyla, bu madenin ne kadar geniş kullanım alanı olduğu anlaşılıyor. Daha son-raki katmanlarda, köy tipi yerleşimden kentleşmeye doğru bir gelişme gözlenir. Yüksek duvarlarla çev-rili bir kalenin ve çok sayıda silahın varlığı, yabancı istilacılara karşı yerleşimin savunma zorunluluğunu; çiftçi ve köylü insanların yanısıra, askerlerin de önemli sayıda olduğunu ortaya koymaktadır. Yumukte-pe, Bakır Taş Çağı ekonomisi tarım, hayvancılık, madencilik ve dokumacılığa dayanmaktaydı. Tahıl öğüt-me, vurgu taşları, ortaklaşa kullanılan fırınlar, çok sayıdaki silah ile Teli Halaf, Ubeyd ve Uruk kültürlerine ait çanak çömleklerinin varlığı, büyük boyutlu depolama kapları, çok sayıda silah, pencereli üç odalı evlerin bulunması; gelişme düzeyinin giderek yükseldiğim, özellikle Mezopotamya ile ilişkilerinin de geliştiğini belgelemektedir

Bronz kesinlikle uzmanlaşma gerektiren bir üretimin ve örgütlenmiş bir ticaretin varlığım belirler." S. Aktüre
Anadolu insanı Yunanistan, Ege adaları, Girit ve Avrupa'dan çok önceleri bronz alaşımını bilmekteydi. MÖ. 3000 yıllarından itibaren bakıra, erimesi sırasında 1/6 oranında kalay katarak daha sert ve dayanıklı bir alaşım elde etti. Bu alaşımı balta, kılıç, ok ucu, topuz, hançer gibi silahlar ile figürler, kült eşyaları, mühür, kapkacak gibi çok çeşitli üretim alanlarında kullandı.

Gözlükule ve Yumuktepe'de, bu yeni alaşımın alet ve çeşitli eşyaların yapımında kullanılmasıyla birlikte, tarımdan küçük sanayiye geçiş süreci başladı. Toplumsal örgütlenme, toplumsal ve demografik yapı ile kentleşme ve bölgelerarası ilişkiler de yoğunluk kazandı.

Maden cevherlerinin farklı bölgelerde bulunması, bu ilişkilerin ve maden kullanımının yayılmasında başlıca faktörü oluşturmaktaydı. Yeni Taş Çağı'nın kendine yeterli kapalı tarım ekonomisi, madenin kullanılması ile birlikte dışa açılmak zorunda kalmıştır. MÖ. 1900'de merkezi Kayseri yakınlarındaki Kaniş Karumu bölgelerarası bakır ve kalay ticareti organizasyonu bunun en önemli örneklerinden biridir. Kalay madeni Asur'da, bakır madeni ise Anadolu'da çokça bulunmaktaydı. Bronz alaşımı elde etmek için gerekli olan her iki madenin bir araya getirilmesi gerekiyordu. Bronz Çağı'nda en önemli maden ulaşım yolları Asur'dan başlayarak Fırat bölgesine, buradan Kapadokya'ya ve Toroslar üzerinden Kilikya'ya ulaşıyordu. A. Goetze Kilikya geçitlerine, bakır-kalay yolu da demektedir.

R. J. Forbes, ****lin ve ****l işleme tekniklerinin yayılması, yalnızca ticaret ilişkileriyle değil; ti-caretin yanısıra göçler yoluyla ortaya çıkan mekansal maden kaynaklarının farklı bölgelerde olması ve-ya bu madeni işleyen ustaların göçler yoluyla ortaya çıkardığı mekansal hareketlilikle açıklamaktadır.

J. Garstang, Yumuktepe Höyüğü'nde X1I-A katmanım Tunç Çağı'nın başlangıcı olarak tespit etmiş-tir. Yumuktepe'de bulduğu bronz eşyalar üzerindeki süslemelerin, Truva ve Karaoğlan eski bronz eserlerinde görülen paralel kırık hatlarla yapılmış süslemelerle olan benzerliği, bronz kültürünün nasıl yaygınlaştığının tipik örneklerinden biridir. Ayrıca bu katmanda bulunan siyah astar üstüne beyaz boyalı, Truva I ve IV tipi çanak çömleğin varlığına değinerek, Yumuktepe'ye Batı ve Orta Anadolu'dan göçmen gruplarının gelmiş olabileceğini de belirtiyor. F. Kınal ise T. Özgüç'ün Samsun Kaledoruğu'nda bulduğu benzeri seramikleri örnek göstererek; yöremizden, Karadeniz'e kadar uzanan göç veya kültür ilişkilerine de dikkat çekmektedir.

Gözlükule'de MÖ 3000-2750 arasında tarihlenen Erken Tunç Çağı yerleşimine ait arkeolojik bu-luntular, nitelik ve adet bakımından daha zengin ve gelişmiş olarak karşımıza çıkıyor. Burada yerli Akkad tipi ve Suriye kökenli seramiklerin bulunması, Yumuktepe'de olduğu gibi, Gözlükule'nin de doğu ile daha yakın ilişkide olduğunu göstermektedir. M. J. Mellink'in bu konuda gösterdiği ticaret güzergahları ve taşınan ürün tipleri de bu görüşü doğrulamaktadır. Il-A-B katmanından sonraki yerleşimin çevresini kuşatan den-danlı koruyucu duvarların varlığı da, Kilikya bölgesinde daha sonra ortaya çıkacak feodal küçük krallıkların öncü bir örneğini anımsatmaktadır. III. katmanda bulunan Alacahöyük tipindeki bronz hançer ve Hitit yapı kalıntıları, yöredeki Hitit varlığının belgeleridir.

Mersin yöresinde, Mezolitik ve Paleolitik çağlara ait buluntulara henüz rastlanmıştır. Ancak Yeni Taş, Bakır Taş ve Tunç Çağları'na ait bulgular Gözlükule'de Argolis'ten alındığı anlaşılan Miken sera-miği (Geç Helladic Il.C dönemi-MÖ 1250) gibi batılı örneklere rağmen, Mezopotamya çağdaş kültürlerinin yoğun etkisi altında kaldığım açıkça gösteriyor. Ancak, bu kültür ve yaşam biçimi bir kopyacılık değil, Anadolu kültürü ile kaynaşmış bir sentez olarak tanımlanabilir. Tunç Çağlarısın sonlarına doğru, Anadolu'daki yerel beylik ve krallıklar üzerinde siyasi egemenlik sağlayan Hitit Devleti'nin ortaya çıkışı da aynı zamana rastlamaktadır.

Yazılı kil belgeler yöre tarihini aydınlatıyor
Ön Asya uygarlıklarının Mısır, Mezopotamya ve Anadolu'da gelişmesine rağmen, yazının kullanılması ile başlayan tarihi çağlar, öncelikle MÖ. 3000 sonlarında Mısır ve Mezopotamya'da başlamış, Anadolu'ya ancak 1000 yıl sonraları ulaşabilmiştir. Bunlara ait pi-şirilmiş kilden yapılmış çivi yazılı belgeler (tablet); Kayseri yakınlarında, dünyanın ilk ortak pazarı niteliğindeki Kültepe Höyüğü yamaçlarında, Asur ticaret kolonisi olarak MÖ. 1900'lerde kurulan Kaniş Karumu'nda bulunmuştur. Çok sayıdaki bu belgelerin bir kısmı, MÖ. 17. yüzyıldan itibaren Anadolu'da ve yöremizde siyasi egemenlik kuran Hitit Devleti'nin başkenti Hattuşaş arşivlerinde bulunan 10.000'i aşkın belgeden bazıları ile İçel Bronz Çağı yerleşimlerinden elde edilen kil ve bronz belgeler; yörenin yazılı tarih dönemlerinin aydınlanmasını sağlamıştır.

Anadolu'da tarihöncesi çağlarda yaşanan dingin ortam, MÖ. 2000 yıllarına doğru dışarıdan gelen yoğun göç dalgalarıyla sarsıldı. Barışçıl ortamdan kültür ve toplumsal yapıya kadar her alanda büyük değişikliklere uğradı. Avrupa'nın, belki de Asya'nın kuzeyinde oturan Hint-Avrupalılar, henüz netleşmeyen nedenlerle, MÖ. 3000'in son çeyreğinde, Atlantik kıyılarından Hindistan'a kadar ulaşan geniş bir mekan içinde, güneye doğru göç ettiler. Bu göç grupları arasında nereden geldikleri tartışılan Hi-titler ve onlarla gelen daha birçok Hint-Avrupa kavimleri, bir varsayıma göre Kafkasya üzerinden Anadolu'ya, A. Götze'ye ait diğer bir varsayıma göre ise batıdan boğazlar üzerinden geldiler.

Hititler, MÖ. 17. yüzyılın başlarında önceleri Hatti ülkesi ve başkentleri Hattuşaş'ı (Boğazkale) yö-netimleri altına aldılar. Kendilerinden önce burada kurulmuş birçok kent devletini de teker teker elde ederek federasyon niteliğindeki Hitit Devleti'ni kurmayı başardılar. E. Akurgal'a göre, Anadolu'da ilk kez, başkentten yönetilen merkezi bir devlet yapışı oluşmuştu. T. Özgüç, kısa sürede elde edilen bu başarıya şöyle bir açıklık getiriyor: "Hititler, yalnız Anadolu'ya geldikleri zaman değil, hemen sonraki dönemde de azınlıktaydılar. Buna karşılık, Orta ve Kuzey Anadolu'da kendilerinden önce kurulmuş küçük kent dev-letlerini yönetenler, her türlü silah kullanmayı ve üretmeyi biliyor, aynı zamanda da zengin ve etrafı sur-larla çevrili, korunaklı kentlerde oturuyorlardı. Bu nedenle sayıca az olan Hitit göçmenlerinin, bu kadar kısa zamanda ve her yerde, bir anda varolan bütün kentleri yıkıp yakmaları pek olası değildir. Onların başarısı, yerli uygarlığı kabul etmeleri ve buna uyum göstermeleri, sonra da kendi katkılarını yapmaları olsa gerekir," diyor. Ancak burada önemle belirtilmeli ki; Alişar ve Anitta tabletlerine göre, Hititler'den önce Kuşşara Krallığı, Anadolu'nun pek çok kentini bir birlik altında zaten toplamıştı. Kilikya'da Luwi ve Hurri kültürleri de güçlü bir biçimde varlıklarım sürdürmekteydiler. Hititler, yörede kendi geleneklerini kabul ettirmek istedilerse de, bunu yeterince sağlayamadıkları belgelerden anlaşılıyor.

MÖ. 6. yüzyıla kadar yörenin yazılı tarihi Hurri, Luwi, Arzavva ve Kizzuwatna gibi yerel krallıklar ve bunların kültürleriyle, buraya daha sonraları egemen olan Hitit, Asur ve Babil Krallıkları'nın tarihleri ile iç içedir.

Kilikya kapılarının anahtarlarım elinde bulunduran krallık KIZZUWATNA
Yumuktepe'de yapılan arkeolojik kazılarda, IX. katmanda Hitit Kralı l. Mursilis'in Kizzuwatna seferinden kalma Hitit silahları bulundu. Bu silahlar Tarsus düzlüğü, Çukurova ve Toroslar'ın bir bölümünü içine alan dağlık bölgedeki yerel Kizzuwatna Krallığı'nın, MÖ 17. yüzyılda Hitit işgaline uğradığım belgelemekteydi. Burası, başkenti Tarsa (Tarsus) olarak bilinen ve anavatanları Yukarı Mezopotamya olan Hurriler'in yaşadığı Ovalık Kilikya idi.

J. Garstang, Hattuşaş'tan Suriye'ye giden üç güzergah belirler. Bunlardan Kilikya kapılarından, Hitit döneminde Pitura olarak bilinen Yumuktepe yerleşimi ile Gözlükule önünden geçmekteydi. Hitit Kralı l. Hattusilis, Mezopotamya ve Kilikya'nın coğrafi, ekonomik ve siyasi önemini görmüş. Kuzey Suriye'ye yaptığı seferle Babil yolunu açmıştı. Oğlu I. Mursilis (MÖ 1620-1590) bu yöndeki büyüme politikasını devam ettirerek, çıktığı Babil seferiyle Kizzuwatna topraklarım Hitit konfederasyonuna bağlı bir krallık yaptı. Böylece Hititler, Kilikya ve Hum" kültürleriyle doğrudan temas etmiş ve Mezopotamya'ya ulaşan Kilikya kapılarım aralamış oluyorlardı. Ancak, Hattuşaş'ta çıkan sorunlar nedeniyle kralın aniden geri dönmesi ve kuşkulu ölümü ardından, Kizzuwatna Krallığı konfederasyondan ayrıldı. Bu durum, daha sonraki Hitit Kralları Zidanta ve Amnunas ile Kizzuwatna Kralları Pallia ve l. Sanussure arasında yapılan anlaşma metinlerinde belirtilen .eşitlik ilkesinden de anlaşılıyor.

Eski Hitit Krallığı'nın, gelişme döneminde henüz merkezi otoriteyi sağlayamadığı, cinayetlerle sonuçlanan saray entrikalarının yönetimi nasıl zayıflattığı, o sırada oluşan büyük kıtlığın olumsuz etkileri, Telepinus fermanında dramatik bir biçimde anlatılmaktadır. Bu ise Kilikya ve Kuzey Suriye'de bulunan küçük yerel krallıkların başlarına buyruk davranmalarına veya Alalakı tabletlerinde yazıldığı gibi. Kuzey Suriye'deki güçlü Mitanni Krallığı'nın egemenliğine tabi olmalarına neden oluyordu. Kizzuwatna Krallığı, Mitanni ve Hitit Devleti'nin bölge üzerindeki egemenlik çatışmaları ve çekişmelerinde, ara bölge konumunda bulunması nedeniyle sürekli baskı altında kalmakta, belgelere göre zaman zaman "ihanet" veya "günah" işlemekle de suçlanmaktaydı.

Gözlükule kazılarında bulunan ortası hiyeroglifli, etrafı çivi yazılı mühürde, Hitit Kralı Telepinus ile Kizzuwatna Kralı İşputahşu'nun yaptığı ve bir parçası günümüze ulaşan anlaşma metnine göre; Telepinus'un da bağımlıları üzerinde baskı yapmak yerine, iç sorunları nedeniyle pasif bir davranış içinde olduğu anlaşılıyor. B. Umar'ın, Eski Hitit Krallığı'nı "gevşek bir konfederasyon denilmesi bile güç olan krallıklar topluluğu" olarak tanımlaması gerçeği yansıtmaktadır. Zira, örneklerine çokça rastladığımız gibi. Eski Hitit yönetimi askeri bir seferle kendine bağımlı hale getirdiği bir krallığı, yerel bir soylunun yönetiminde bırakmakta ve köklü olmayan bağlılık hükümleri belirleyerek, geri dönmekteydi.

Telepinus'tan sonra 200 yıl kadar karanlık kalan, belgesiz dönemin ardından, Hitit Kralı ll.Tuthalya'nın (MÖ 1460-1440) başlattığı yeniden yapılanma ile birlikte, Kizzuwatna Krallığı tekrar Hattuşaş yönetimine bağımlı oldu.

Kilikya önemli jeopolitik konumu ve ekonomik kaynaklarının zenginliği nedeniyle
Ön Asya Krallıkları'nın paylaşamadığı bir bölge oluyor
II. Hattusilis zamanında, Kizzuvvatna Krallığı ile yapılan anlaşmaya göre, tarafların Kuzey Suriye'ye egemen olan Mitanni Krallığı'na karşı dayanışma içinde oldukları anlaşılıyor. III.Tuthalya'nın başarısız yönetimi nedeniyle, Kizzuvvatna ve Hitit anayurdu; Mitanni, Kaşka ve Arzavva saldırıları karşısında bunalımlı bir döneme girdi. Fırat'ın ötesindeki Işuva kentleri Mitannilerle yandaş olarak ayaklandılar. Kral, bu olaydan çok etkilendi ve adeta panik halinde Kizzuvvatna tapınaklarındaki atalarının naaşlarını buradan aldırarak Şamuha'ya getirtti. Federasyon birliğin! parçalayan bu saldırılar, ünlü Kral Suppiluliuma'nın iktidara gelmesiyle son bulacak, ardından ayrılıkçı federasyon krallıklarının Hattuşa'ya bağımlılıkları güçlendirilecektir. Suppiluliuma, devletin her alanda restorasyonunu sağlayarak, imparatorluk sürecini baş-latan kral olarak tanınır. "Amarna Dönemi" olarak da anılan bu yükseliş sürecinin 50 yılma ait bilgiler, Mısır'da Tel el Amarna köyünde bulunan Akkadça yazılmış 400'e yakın kil tabletten ayrıntıları ile bilinmektedir.

Bundan böyle Ön Asya ve Orta Doğu'da güç dengeleri büyük krallıklar olan Mısır, Babil, Mitanni ve Hitit devletleri arasında belirlenmekteydi. Suppiluliuma'nın öncelikli hedefi, Kilikya bölgesi ve Yuka-rı Suriye'nin güvenliğiydi. Bu bölgeler büyük krallıkların siyasi ve ekonomik çıkar alanları ve güç kaynaklarıydı. Burada bulunan Kizzuvvatna Krallığı, Anadolu içleriyle Orta Doğu arasında ticari ve askeri açıdan jeostratejik öneme sahip "Kilikya Kapıları"na, başta zeytin, üzüm, arpa ve buğday olmak üzere her türlü tarımsal üretim ile hayvancılık yapılabilen yaylalar ve sulak alanlara, özellikle gemi yapımına elverişli ormanlar ile zengin demir ve gümüş yataklarına, büyük orduların kışlayabileceği ılıman iklimi ve lojistik kaynaklara ve gelişmiş bir ekonomiye sahipti. K. Bittel'e göre: "Anayurdu Orta Anadolu olan Hitit Krallığı, doğuda Fırat'a kadar yayılma eğilimi gösterirken, güneyde Seyhan ve Ceyhan akarsuları boyunca Akdeniz'e inmeyi hedeflemişti." Hititleri, güneye inmeye zorlayan ekonomik ve jeopolitik nedenlerin yanısıra, bölgenin çok eskiye dayanan kültürel geçmişi ve jeososyolojik faktörler de etkili olmaktaydı.

Bu nedenlerle ileri görüşlü bir kral olan Suppiluliuma, Hurri Kralı Artatama ve Kizzuvvatna Kra-lı H. Şunassure ile anlaşmalar yaparak yandaşlığım pekiştirdi. Kizzuvvatnalılara diğer bağımlılardan fark-lı ayrıcalıklar tanıdı, Hitit protokolünde önemli yerler verdi. Lavvazantia gibi kutsal kentlere, din adamları ve değerli hediyeler gönderdi. Ardından en yakın ve ezeli düşmanı Mitanni ülkesine yürüdü. Mitanni Kralı Tüsratta'nın Mısır Firavunları III. ve IV. Amenofisler'den istediği yardımlara kayıtsız kalınması, Suppiluliuma'nın başarılı savaş taktikleri sonucu Mitanniler yenik düştüler. Böylece Amqa (Amik) Ovası gibi önemli bir tarım alanı ile Halpa, Mukiş, Ugarit gibi önemli Suriye kentleri, Hitit egemenlik alanı içiSuppiluliuma'nın, bu ülkelerin yönetimine oğullarım Küçük Krallar olarak tayin etmesi ile Hitit Devleti, sınırları Mısır'a kadar uzanan gerçek bir imparatorluğa dönüştü. Hitit ülkesinden demir, bakır, at, atlı savaş arabası ve silah ihraç edilmekte, buna karşılık kereste, kalay ve kumaşlar ithal edilmekteydi.

Suppiluliuma'nın oğlu II. Mursilis, tahta çıkar çıkmaz ilk iş olarak. MÖ 1332'de Kizzuvvatna Krallığı'nı egemenliği altına aldı. Böylece Hitit imparatorluğu l. Hattusilis'den beri hedeflediği jeopolitik güce kavuşmuş, bölgenin en güçlü devleti olan Mısır'a karşı Suriye'nin paylaşımım masaya yatırmıştı.

Her iki devletin Suriye üzerindeki hak iddiaları ve bölge krallarının zaman zaman baş gösteren ayrılıkçı ve taraflı tutumları oldukça sıkıntılı bir ortam yaratıyordu. Burada özellikle Amurru Krallığı'nın ikiyüzlü ve Mısır yanlışı tutumu ile gelişen olayların ardından. iki güçlü devletin ordusu Kode'de (Kadeş) karşı karşıya geldi (1296).

Deniz Kavimleri ile gelen büyük toplumsal değişim
ApocaIypsis'in gökyüzündeki dört süvarisi ile simgelenen ölümcül felaketler, bu defa MÖ 12-11. yüzyıllarda Avrupa yönünden ve tekneler doluşu insanlarla kasırga gibi geldi. Göç dalgaları halinde birbirlerinin önünden kaçışan halk toplulukları, Akdeniz'in her yanına dağıldı. Kimileri 2. Ege göç dalgalarııyla Anadolu'ya, kimileriyse baştan sona ülkeler aşarak doğu yönüne devam ettiler. Bu nedenle Anadolu'da MÖ. 11. yüzyıla rastlayan kent katmanları, yangın külleri ve yıkıntı izleriyle doludur. Mısır belgelerinde etnik kökenleri, eylemleri, silahları, giyim ve kuşamlarına kadar bilgi verilen ve deniz kavimleri olarak anılan göç kavimlerinin yarattığı büyük toplumsal kaynaşma sonunda, Ön Asya'nın siyasi ve etnik yapısı beklenmedik bir biçimde değişime uğradı. Bölgenin en güçlü devletlerinden Hitit imparatorluğu ve Mitanni Devleti yıkıldı. Hitit halkının büyük bir bölümü Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye’ye çekildi. Karanlık çağların ardından MÖ. 7. yüzyılda Anadolu'da Frig ve Lidya Krallığı iki büyük güç olarak ortaya çıktı.

Houwink'e göre, deniz göçü sırasında efsanevi kahraman Mopos ile özleştirilen Lidyalı Mopsus, güney kıyılarım içine alan güçlü bir krallık kurmuştur. Luwi halk gruplarını birleştiren bu krallığın adı Karatepe metinlerinde de geçmektedir.

B. Lansberger'e göre. Güneybatı Anadolu'nun Arzavva bölgesinde yaşayan Luwi kökenli halk topluluklan da Kilikya'ya yerleştiler. Max Semper, Geç Hitit Krallığı'nın Fırtına Tanrısı Tarhun'un Luwi Tanrısı olduğunu ve kült merkezinin de Kizzuwatna'da bulunduğunu belirtir. Ernest Herzfeld, bu nedenle Arzawa'nın Kilikya bölgesinde, Silifke yakınlarındaki Oiba kentinin Walma, Elaioussa'nın da Vilusa olarak bilinen Arzawa kentleri olduğunu iddia eder. Yunanistan'ın Epiros bölgesinden, Rodos ve Akdeniz adalarından göç eden ve Strabon'un Soloi (Viranşehir) kentinin kuruluşuna katıldıklarım söylediği Akhalar da Kilikya bölgesine göç eden halk topluluklarından biriydi. L. Zoroğlu, Hotten ve Houvvink'i kaynak göstererek; MÖ 2. bin yılda Kelenderis'in de içinde olduğu tüm Dağlık Kilikya'nın büyük bir olasılıkla Tarhundaşşa Krallığı'nın sınırlarında bulunduğu; hakkında çok az şey bilinen bu krallık balkının Luwiler olduğunu ve bu bölgede Luwi unsurların özellikle kişi ve yer adlarının Roma Çağı içlerine kadar yaşadığı görüşündedir.

Uç yanı denizlerle çevrili Anadolu yarımadasına yaklaşık 500 yıl egemen olmasına rağmen. Dağlık Kilikya'dan Kıbrıs'a yaptıkları sefer dışında kara devleti olmaktan öteye gidemeyen Hitit imparatorluğu, yine karaların içinde eriyip yok olurken, denizci kavimler varlıklarım daha binlerce yıl sürdüreceklerdir.

"Dağlarda oturan Hilakku sakinlerinin mağlup ve kentlerini tahrip ettim" Asur Kralı Sanherib'in prizmasindan
Kilikya'daki Hitit siyasi egemenliğinin sona ermesiyle, birlikte böylesine cazip bir bölgeye Urartu ve Asurlular'ın yönetmeleri kaçınılmazdı. Ardından klikya üzerindeki egemenlik grişimleri, Urartu ve Asurlular'ın sürekli çatışmalarına neden oldu. Yöre kralları, tonlar ve Muşkiler, Urartu önderliğinde Asurlular'a karşı koalisyon yaptılarsa da, Asur Kralı lll. Salmanassar (M.Ö. 859-825) önce Urartuları buradan uzaklaştırdı. Daha sonra M.Ö. 839-834 yılları arasında Kilikya'ya dört askeri sefer yaparak bu birliği dağıttı. Hilakku ve Kue'yi ele geçirdi. Kue Kralı Kate'yi tahtından indirerek, yerine Asur yanlısı Kirri'yi (Kate'nin kardeşi) tahta çıkarttı. A. Erzen, Kue'nin önemli kentlerinden biri olan Tarzi'nin (Tarza - Tarsus), bu tarihten itibaren Asur egemenliğini tanıyan veya ona bağımlı bir bölge merkezi oldu-ğunu ve bu durumun Asur Devleti'nin son yıllarına kadar devam ettiğini öne sürer. Gözlükule belgelerinin de doğruladığı bu bağımlılığa rağmen, Kue yöneticileri zaman zaman cezalandırıldılar.

Asur Kralı III.TiglatpIaser ve daha sonra II. Sargon'un girişimleri ile Urartular, ardarda yapılan askeri seferlerle adeta ezilerek bölgeden çıkartıldı. Başkentleri Tuşpa (Van) tahrip edildi. Öte yandan Asur yönetiminin saldığı ağır vergiler ve uyguladığı baskı ve zulümlere karşı, dayanışma içinde olan ve zaman zaman başkaldıran Asur yanlısı küçük krallıklar, şiddetle uslandırıldı. Her birinin yönetimine Asur kökenli valiler atandı. Asurlular tüm bu yaptıklarını, gözdağı verircesine pek çok taş kabartmasında tasvir haline getirmişlerdir. Asurlular, Kilikya'daki egemenliğini güçlendirmek için, başta şiddet olmak üzere her türlü çabayı gös-terdiler. Hatta Doğu Anadolu ile Kilikya halklarım zaman zaman zorunlu olarak mübadele ettiler. Buna rağ-men uzaktan yöneten yabancı sömürgeci kimliği nedeniyle, yöre halkıyla Hititler gibi kaynaşamadılar.

Ön Asya'da büyük bir imparatorluğa dönüşen Asur Devleti'nin daha sonraki Kralı Sanherib'in (M.Ö. 704-681), İçel yöresinde kentleşmeye önem verdiği anlaşılıyor. Sanherib'e ait bir günlükte. Kralın Kilikya'da ikinci bir Babil kenti inşa etmek amacıyla Tarsus Çayı (Cydnus) kenarında yeni bir Tarsus kenti kurdurduğu, Gözlükule üzerindeki eski yerleşimi ise yıktırdığı yazılıdır. Sanherib her fırsatta ayrılıkçı davranan yöre krallıklarım şiddetle sindirdi. İllubrum (Namrun) Valisi Kirua'nın, Gülek geçidini kapatarak başlattığı ayaklanma başarısız oldu ve Kirua, Ninova'ya götürülerek derişi yüzüldü. Asarhaddon ise Kue Kralı Sanduari'nin başını kestirecek kadar acımasız davrandı.

J. N. Coldsteam'in "Kıbrıs ve Doğu Akdeniz'de ilk Yunan Ziyaretçileri" başlıklı çalışmasında görül-düğü gibi, yöreye deniz yoluyla gelen Aiol ve İonlar, Anadolu'nun Batı Akdeniz kıyılarında bazı koloniler kurarak, buradan Karadeniz ve Doğu Akdeniz kıyılarına yöneldilerse de Asur, özellikle Ovalık Kilikya ve Suriye kıyılarında tutunmalarına fırsat vermedi. Buna rağmen başkent Tarzi (Tarsus); Fenikeli, Suriye-li, Kıbrıslı, Rodoslu ve İonyalı denizci tacir kolonların bulunduğu, bir deniz ticaret merkezi olarak kozmopolit yapısını koruyabilmekteydi. M. Riemschneider'in ifadesiyle bu denizci kolonlar, denizi gözden kaybettirecek bir noktaya kadar gitmeden kıyılarda ve sığınaklarda faaliyet göstermekteydiler. Ancak, Asur egemenliğinin M.Ö. 7. yüzyıl sonlarında bölgeden çekilmesinin ardından, Dağlık Kilikya'da doğu-batı yönünde sıralanan Anemurium, Nagidos, Poseideion, Salon, Myus, Kelenderis, Aphrodisias, Holmi (Holmoi), Sarpedon gibi "' Enoikismoi-emponori' ticaret iskeleleri veya "Apoikiar denilen yerleşim bi-rimleri kurulabildi. Bu kolonizasyonun kurulabilmesinde İonlar'ın Kilikya yerel krallıkları ile Asurlar'a karşı yaptıkları koalisyonun etkileri de gözardı edilmemeli.

Fenikeliler'in deniz ticaret sistemini daha örgütlü bir biçimde uygulayan Yunanlılar; anayurtlarındaki toprak darlığı, artan nüfus ve toplumsal sorunlar nedeniyle deniz ticaretine yöneldiler. Doğunun tarımsal ürünlerini, dokuma ve süs eşyalarını, Ege'nin şarap ve seramiklerini, Trakya'nın buğdayını, Kilikya'nın atlarını ve kerestesini, adaların tuzlanmış balıklarını taşımakta; Lidya'dan öğrendikleri para sistemini ve Trapeza denilen bankacılığı yaygınlaştırarak ticareti kolaylaştırmaktaydılar. Bu nedenle uygun gördükleri her kıyıda bir ticaret iskelesi kurma çabası içinde oldular.
MÖ 7. yüzyılda İran'da yeni bir güç olarak ortaya çıkan Medler'in ve İskitler'in baskısı, Asur'un, Mısır içlerine kadar geniş alanda giriştiği savaşlar, Anadolu'ya yönelik Kimmer istilasının Kilikya üzerinden Asur anayurduna yönelmesiyle gücü tükenen devlet, yıprandı ve merkezi otoritesin! kaybetti. MÖ 612'de Babil ve Medler'in, Ninova'ya girmeleriyle Asur imparatorluğu da sona erdi. Kilikya bölgesi, Persler'in Anadolu'yu bütünüyle elde ettiği MÖ 6. yüzyılın ortalama kadar önce Babil Krallığı'nın işgaline, daha sonra da Lidya Krallığı'nın denetimine ve Syennesis hanedanına ait kralların da yönetiminde kaldı.

Kilikya yönetiminde yerel bir hanedan SYENNESİSLER
Asur ve Babil egemenliklerinin sona ermesi ve ardından ortaya çıkan merkezi otorite boşluğu süreci içinde, Syennesisler denilen yerel bir krallık bölgeyi yönetmeye başladı. Heredot'un övgüyle sözünü ettiği bu hanedan, bölgenin yüzyıllardır özlemini duyduğu özgür, barışçıl ve yerel kaynakları akıllıca değerlendiren kalkınmacı bir süreç başlattı. MÖ 585 yılında İran'da güçlenen Med Hanedanı ile Batı Anadolu'daki Lidya Krallığı arasında, diplomatik arabuluculuk yapabilecek düzeyde saygınlık kazandı. Daha sonraları İran yönetimine egemen olan Persler, Anadolu'nun gelişmiş koloni kentleri ile Lidya Krallığı'nın yarattığı zenginliğin cazibesi ve diplomatik çekişmelerin ardından, doğudan batıya Anadolu'yu geçerek Lidya Krallığı'na dramatik bir biçimde son verdiler.

Syennesis Krallığı, bu güçlü kara devletinin ağırlığı altında ezilmemek ve bağımsız kalabilmek için Perslerle yandaş oldu. Ancak Persler'in kısa zamanda Ön Asya'da büyük bir imparatorluk kurmaları ve satraplık denilen yönetim sistemine geçmeleriyle durum değişti. Syennesis Krallığı, MÖ 386'da merke-zi Tarzi (Tarsus) olan ve içine Kıbrıs ve Suriye'yi?) de alan Kilikya (Hlk=Hilik) 6. Satraplığı adı altında başkent Persepolis'e bağlandı. Kilikya sikkelerinde, Syennesis Kralları'nın portreleri ile Tarsus'un koruyucu Tanrısı Sandon (Baal Tarz) veya kutsal betimlemeler yer alır. Karakter olarak doğuyu yansıtmasına ve üzerinde Arami yazılar bulunmasına rağmen. Klasik Yunan tarzında olan bu sikkeler, Syennesisler'in iç yönetimlerinde özerk olduklarım göstermektedir.

İran, imparatorluk yönetiminin büyük boyutlu giderleri için Syennesis Krallığı'ndan her yıl 500 talent gümüş ve 360 beyaz at ve asker talep etmekteydi.

Öte yandan tarihe Lonya Ayaklanması olarak geçen ve ardından başlayan Pers-Yunan Savaşları'nı nedeniyle, Syennesis Kralları, Darius'un bağımlılarından topladığı 650 gemilik büyük donanmaya 100 gemi ve çok sayıda at vererek katılmıştı. Darius'un oğlu Xerxes MÖ 481 'de Yunanistan'a yönelik ikinci büyük askeri kampanyaya da çok sayıda gemi ve askerle katıldı. Silifke ve Tarsus limanlarından donanma üssü olarak yararlanıldı. Her türlü gıda kaynaklarına sahip yöreden lojistik destek sağlandı. Bu ağır maliyetli zorunlu katılımlara rağmen, tarihi kaynak ve belgeler Kilikya Krallığı'nın, Persler'in egemenliği süresince gelişmesin! sürdüren varlıklı bir ülke olduğunu gösteriyor.

Heredot Yunan Savaşları'na katılan Kilikyalı askerler için:"Başlarında kendi yörelerine ait miğferler vardı. Kalkan yerine ham deriden yapılmış siperler taşıyorlardı. Üzerlerine yünden yapılmış gocuklar giymişlerdi. Her biri iki mızrak ve Mısırlıların palalarına benzeyen bir kılıç ile silahlanmıştı. Kilikyalılar'ın denizcilik bilgilerinide öven ünlü tarihçi, Salamis Deniz Savaşı'na katılan filo komutanları arasında Syennesis'den övgü ile söz ederek, kahramanca savaşarak ölmüştür" diye yazar.

Pers İmparatorluğu II. Artakserkses'e başkaldıran kardeşi Sardes Satrapı Kyros'un, Batı Anadoludan toparladığı askerlerle İran'a yaptığı yürüyüşe katılan yunanlı maceracı yazar ve asker Xenophon'un günlüğünde, Syennesis Krallığı ile ilgili bilgiler edinebiliyoruz.

Helenistik Dönemde Kilikya
Makedonya dağlarından Tarsus ovasına inen generaller
Persler, ticaretle zenginleşen kıyı kolonilerinin faaliyetlerim serbest bıraktılarsa da, Ege denizinin karşı kıyısındaki Yunanistan'ın ekonomik ağırlık merkezi olan Batı Anadolu ile bağları kesilmiş, buradaki kolonileri Persler'e karşı ayaklanmaları yönünde desteklemişti. Tarihe Lonya Ayaklanması olarak ge-çen bu olay çok kanlı oldu. Anadolu'da birçok bayındır kent tahrip edildi. Ardından uzun yıllar süren Pers ve Yunan savaşları, antik dünyanın toplumsal yapışım büyük ölçüde yıprattı. Ancak, Pers işgali ile tarihte ilk defa doğu ile batı kaynaşmış, Kral yolu ana arteri, bağlı güzergahları ve limanlarıyla ticaret ve ekonomi alanında gelişmeler sağlanmıştı.

Makedonya'dan inerek, dağılmış Yunanistan'ın birliğim sağlayan Philip ailesinin, 20 yaşındaki genç Kralı Alexander'in (İskender), gözü Ege denizinin doğu sahillerinde idi. Yunanistan'ı fena hırpala-yan Pers imparatorluğu merkezi yönetiminin yozlaşmasına rağmen, hala boğazlara ve Anadolu'ya egemendi. MÖ 334'te sayışı az, iyi eğitilmiş ordusuyla Truva'ya çıkan Alexander, Pers işgaline karşı başlattığı hızlı ve hırslı askeri kampanya ile Biga çayı başarısı ardından; Göynük, Şart, Gordiyon, derken Toros dağlama tırmanarak, Kilikya kapılarının en ünlüsü olan Gülek boğazına geldi. Alexander'in tarihçisi Ariannos'un ayrıntılarıyla anlattığı doğu seferi, daha sonra özetle şöyle gelişir. Alexander, geçidi tutan Pers garnizonlarım ustaca taktiklerle püskürterek, Tarsus düzlüğüne indi.

Kilikya Satrabı Arsames, bu beklenmedik durum karşısında Alexander'e gönderdiği elçiyle, Tarsus kentini teslim edeceğin! bildirdi, oysa gerçek niyeti kenti yakarak geri çekilmekti. Ancak, durumu öğrenen Alexander, hafif donanımlı süvarilerim hızla Tarsus'a göndererek kenti harap olmaktan kur-tardı. Arsames ise kenti terk etmek zorunda kaldı. Alexander, Tarsus'a geldiğinde halktan, gemici ve tacir kolonlardan büyük sevgi gördü. Eski çağ dünyasının önemli bir liman ve ticaret merkezi olan Tar-sus kenti özgürlüğüne kavuşmuş, yıkımdan kurtulmuştu.

Antik Tarihçiler Alexander'in Tarsus'a geldiğinde, yorgun ve hasta olduğunu veya teri kurumadan Tarsus şelalesinin soğuk suyunda yıkanması ile hastalandığım, bu nedenle yüksek ateş ve devamlı uykusuzluktan şikayetçi olduğunu yazarlar. Genç kral sağlığına kavuştuğunda, öncelikle Persler'le işbirliği içinde olan Soloi (Viranşehir) kentine girer, suçluları cezalandırır, korkudan dağlara çekilmiş bir kısım halkı geri dönmeye ikna eder ve kente 200 talent para cezası yükler (Sos başarısından sonra bu cezayı kaldırmıştır). Sağlığına kavuşması nedeniyle Soloi Asklepion'unda kurban kestirir. Meşale koşusu, spor, müzik gösterileri ve şenlikler düzenleyerek askerlerine ve halka moral verir. Kentte halk egemenliğine dayanan demokratik bir yönetim bırakarak, limanda toplanan donanmasını, İran seferi için denet-ledikten sonra Tarsus'a döner.

Tüm çabalarına rağmen Alexander'in doğuya ilerlemesini engelleyemeyen III. Darius, daha büyük bir orduyla Kilikya'ya yöneldi. Pers ordularının Amanos dağları üzerindeki geçitlerden ovaya girdiğini haber alan Alexander, Harpalos'u Tarsus'ta Vali olarak bırakarak hızla doğuya hareket etti. Suriye'ye açılan geçitleri tutmak istediyse de geç kaldı, iki ordu birbirlerini görmeden aksi yönde hareket ettiklerinden M.Ö. 333'te İssos (Dörtyol yakınlarında Deliçay kıyısında) karşılaştıklarında; III. Darius kuzeyden, Alexander güneyden gelmekteydi. Pek çok edebiyat ve plastik sanat yapıtına konu olan bu ünlü savaş aynı gün içinde Pers yenilgisiyle sona erdi. Çok sayıda Pers komutanı ve Kilikya Satrapı Arsames öldü. III. Darius, karışı, çocukları ve savaş alanındaki küçük bir saray niteliğindeki ordugahım ve askerlerini bırakarak İran'a kaçtı. İssos Savaşı'ndan sonra Kilikya, Alexander'in egemenlik alanına girdi ve M.Ö. 323'teki ölümüne kadar adına basılı sikkelerinden tanınan Satrap Balokros'un yönetiminde, Alexander İmparatorluğu'na bağlı kaldı.

Alexander fethettiği her ülkenin ufuklarına yönelerek durmaksızın doğuya doğru ilerledi. Hindistan sınırlarındaki İndus akarsuyu kıyılarında durarak ardına baktığında, dünyanın en kısa zamanda ortaya çıkan en büyük imparatorluğuna sahip olduğunu gördü. Dünya tarihinde yaşanmamış böylesine büyük boyutlu olayın başarının nedenleri aranırsa, "hoşgörü" sözü yeterli olmalıdır. Zira, Alexander doğu ile batı dünyasını kültürel ve ekonomik alanda kaynaştırmayı hedeflemiş ve bu yönde önemli adımlar atmış; "Büyük" sanı da bu makro projelerinden kaynaklanmıştır.

"Alexander'in komutanlığından Asya İmparatorluğuna"
Seleukhos Hanedanı Yönetiminde Kilikya

Alexander imparatorluğu kısa sürede kurulmuş, parçalanması da kısa sürede olmuştu. imparatorun ölümü ardından, komutanların Anadolu ve çevresindeki ülkelerde yaptık-ları paylaşım sonucunda Makedonia, Ptolemaios, Seleukhos, Thrakia gibi büyük krallıklar ortaya çıktı. "Diadokhoslar" denilen bu kral komutanlar, yaklaşık 200 yıl boyunca, farklı uluslardan oluşan bu yabancı ülkelerde sürekli toprak ve egemenlik çatışması içinde oldular. Bu dönemde kesintisiz olarak değişen sınırları, savaşlar ile elden ele geçen ülkeleri, çok sayıdaki kral ve prensin iktidar ve güç elde etme uğruna verdikleri amansız mücadeleleri ve siyasi olayların karmaşıklığım belirli bir kronoloji içinde izlemek hayli güçtür. Böylesine karmaşık bir ortam, Ön Asya ve Balkanların batı ucundaki Roma Devleti'ni, istese de istemese de zaman içinde doğuya yöneltecektir. Romalı imparator ve generaller, kendilerin!, ordu ve donanmaları ile birlikte Anadolu'nun bu karmaşık ortamının içinde bulacaklardır. Kararları ise en güçlü ve en büyük olarak kendi çıkarlarına, "bol ve yönet" ilkesine bağlı olacaktır.

Her şeye rağmen, bu dönemde kültür, sanat ve ekonomi, yüksek düzeylere ulaşmış; klasik sanat, Anadolu'ya özgü bir sentezle yorumlanarak, mimarlıktan güzel sanatlara kadar her alanda pek çok şaheserler yaratmıştır. Bunun ana kaynağı ise Anadolu ve Ön Asya'da binlerce yılda oluşan güçlü kültürler ve zengin doğal yapıdır.

Alexander'in ölümünden az önce Kilikya Satraplığı'na atanan Philotas, imparatorun ölümünden sonra da bu görevinde kalmıştı. imparatorluğun parçalanmasından sonra Antigonos ve oğlu Demetrios Anadolu'ya; Seleukhos Babil, Mezopotamya ve İran'ın doğu bölgelerine, Ptolemaios ise Mısır ve Suriye ye sahip oldular. Alexander'in Makedonyalı komutanlarından Babil Satrabı Seleukhos Nicator, rakibi Antigonos'u yenmesinin ardından kendisin! Suriye Kralı ilan etti ve kendi adım taşıyan Seleukhos Krallığı'nı kurdu. Ardından batı yönünde Anadolu topraklarında genişlemek amacıyla, başkentini Babil'den, babası Antiokhos'un anısına Antioch (Antakya) adım verdiği kente nakletti. Seleukhos daha batıya yönelerek Kilikya'nın önemli kentlerinden ve kendi adım taşıyan 9 kentten biri olan Seleucia on Caiycadnus'u (Göksu kenarındaki Silifke) kurdu, Strobon'a göre buraya kıyıda bulunan Holmi (Taşucu) halkını yerleştirdi. Kısa süre içinde gelişen Seleucia, anıtsal yapılarıyla bayındır ve yüksek düzeyli bir yaşam seviyesine ulaştı.


Seleukhos'dan sonra tahta çıkan oğlu l. Antiochos Soter'in başarısız yönetimi bağımlı krallıkları ayaklandırdı. Çıkan iç karışıklıkları fırsat bilen Mısır Kralı II. Ptolemaios güçlü donanması ile MÖ 246'da Kilikya'yı işgal etti. Bölge ancak H. Antiochos zamanında geri alınabildi.

Seleukhos Devleti'nin en güçlü kralı 11 l. Antiochos döneminde yeniden kalkınan krallık, sınırlarım doğuda Hindistan'a kadar genişleterek büyük bir imparatorluğa dönüştü. Ön Asya'nın en verimli topraklama sahip olan krallık, bağımlı pek çok ülkeden toplanan vergilerle büyük gelir elde etmekteydi.

Düzenli para sistemi kuruldu. Köle emeğine dayanan büyük tarım alanları, gemi inşası için elverişli sedir ormanları, zengin maden yatakları, çok sayıda liman, deniz ve kara ticaretine hizmet eden ekonomik altyapılardan oluşan devasa sistemden elde edilen büyük gelirler; devleti, kent aristokrasisini ve tacirleri olağanüstü zenginleştirdi. Romalılar'ın da örnek aldığı, doğu geleneklerim ve görkemini yansıtan saraylar büyük debdebe içindeydi. Hazine ve kent gelişmesine yansıyan parasal kaynaklar, bayındırlık faaliyetleri ile bu sistemi koruyan ordu ve donanmaya harcanmaktaydı. (Ordu, Makedonyalı Phalankslar. filler, tırpanlı savaş arabaları ve ağır donanımı ile vurucu güce sahipti.) Doğu Akdeniz'in birçok kenti, kültür, sanat ve kentleşme de İskenderiye ile yarışır hale gelmişti. Tarihi kaynaklar incelendiğinde Seleukhoslar'ın zenginliğinin şaşırtıcı boyutlarda olduğu görülür. Yörede bunun en çarpıcı örneği, 1995 yılında Tarsus Cumhuriyet Meydanı'nda ortaya çıkarılan antik caddedir. Seleukhoslar MÖ 2. yüzyılda Tarsus kentini yeniden imar etmek üzere proje hazırladılar. Ayrıntıları Tarsus ilçesi bölümünde yer alan ba-zalt kaplamalı, mühendislik harikası olan yol, bu proje kapsamında yapılmıştı.

Helenistik ve doğu kültürlerinin sentezi olan bu olağanüstü zenginlik ve güç, Alexander ekolünden gelen ve aşırı güven duygusuna sahip lll. Antiochos'u büyük bir imparatorluk kurma arzusuyla batıya yöneltti. III.Antiochos'un bu cüretkar girişimi kendisinin ve krallığının sonu olacak, bölge neredeyse bir devlet düzeyinde örgütlenmiş korsanların, daha sonra da doğrudan Roma İmparatorluğu'nun eline geçecektir.

Kral, MÖ 197'de donanmasıyla Kilikya kıyılarından batı yönünde denize açıldı. Yolu üzerindeki Soloi ve Corycos kentlerinin önderlerinden saygı gördü. Coraceasium (Alanya) ve daha sonra Side'ye geldiğinde kendisini karşılayan Bergama yanlışı Rodos elçileri, kralı bu girişiminden vazgeçirmek istedilerse de başarılı olamadılar. Kral, yoluna devam ederek Efes kentine girdi ve MÖ 197-196 kışım orada geçirdi. Burada Roma'nın ezeli düşmanı Hannibal ile bir araya gelmesi ve daha ileri giderek, Yunanistan'a çıkması onu Roma orduları ile karşı karşıya getirdi. ThermopyIai yakınlarındaki ilk yenilgisinden sonra, geri çekilen ve savunmaya geçen Ill. Antiochos, daha sonra ardarda yeni saldırılar düzenledi. Tüm bu gelişmeler karşısında Roma senatosu lll. Antiochos'u durdurmak için Batı Anadolu'ya askeri müdahale kararı aldı. MÖ 190 yılında Magnesia (Manisa) yakınlarında Romalılarla yapılan savaşta büyük bir yenilgiye uğran Ill. Antiochos, Batı Anadolu'dan geri çekilmek zorunda bırakıldı. MÖ 188'de yapılan Apameia (Dinar) Anlaşması'nın ağır şartlarım kabul eden krallık, askerlerini bundan böyle Toros Dağları'nın ötesine gönderemeyeceği gibi, gemilerim de Seleucia (Silifke) yakınındaki Caiycadnos (Göksu) akarsuyunun ağzı ile Sarpedon (İncekum) Burnu'ndan daha batıya geçiremeyecekti.

Artık Seleukhos Devleti'nin büyüklük dönemi sona ermiş, Roma'nın denetiminde giderek küçük bir krallık durumuna düşmüştü. Başta Armenia Satrapı olmak üzere. Arsak, Sasani gibi yakın çevresin-deki krallıklar ayaklanarak devleti yıprattılar. Uzun yıllardan beri şurup giden savaşlar ülke ekonomisini ve maliyesini çökertmiş, kaynak arayan yönetim zengin tapınaklara ve varlıklı insanların mallarına el koymak zorunda kalmıştı. Hanedanın daha sonra gelen kralları da bu gidişatı değiştiremediler. Kırsaldan kentlere çekilen sermaye köylüleri yoksullaştırdı. Kır ile kentliler, hatta hanedan üyeleri bile kendi aralarında çatışmaya başladılar. Başta Museviler olmak üzere, büyük tacirler iç bölgelerden Akdeniz kıyı kentlerine göç ettiler. MÖ 164'te Antiochos Epiphanes'in ölümünden sonra Krallığın Ovalık Kilikya'da etkinliği kalmadı. Öyle ki, VI l. Antiochos Euergetes (MÖ 142-139) Tarsus ve Silifke yöresine de sıçrayan iç kargaşayı önleyemeyince kral, çareyi Aspendos'a kaçmakta buldu. Merkezi otoritenin dağılması

ile İsauria ve Dağlık Kilikya'da "Korsan" denilen denetimsiz güçler ortaya çıkmaya başladı. Bazı kaynaklar, bunları ülke yönetiminde çaresiz kalan VII. Antiochos'un özellikle teşvik ettiğini yazarlar. Strabon ise korsanlığın, ilk olarak Corakesion'da (Alanya) Trypon veya Diodotos olarak adlandırılan bir korsan reisinin Seleukhoslar'a başkaldırmasıyla giderek yaygınlaştığım; bunları, Seleukhoslar'a düşman olan Mısır, Kıbrıs ve Rodosluların desteklediğin! yazar.

Daha sonra gelen kralların çabaları ile yarım yüzyıl daha varlığım devam ettiren krallığın yoksullaşan ve bunalan halkı, son çare olarak Armenia Kralı III. Tigran'a başvurarak ülkelerinin yönetimini ele almaşım istedi. MÖ 83'te Armenia Başkomutanı Megadates, Seleukhos ülkesini istila etti, hanedan prenslerim tutukladı. Ovalık Kilikya'ya kaçan Seleukhos Kralı Phillopos'u burada öldürterek, Soloi kentini tahrip etti ve halkım doğuda Tigranokerta'ya sürdü. Pontos Kralı VI. Mithridates ve Armenia Kralı Tigran'a karşı yürüttüğü askeri kampanya nedeniyle bu çözülme ve işgale karşı olan Roma, General Lucullus eliyle Seleukhos Krallığı'nı yeniden canlandırdı. Ancak kısa bir süre sonra Romalı Komutan Pompeius, politik ve kişisel nedenlerle bunu engelledi.
Seleukhos toprakları üzerinde Tarkondimotos, Polemon ve Arknelaos'un yönettiği küçük krallıklar, Oiba devletçiği ile Elaiussia'dan Lykonia'ya kadar olan bölge İotapa ve Antiochos'un yönetiminde bir süre daha varlıklarım sürdürdüler. Seleukhos toprakları üzerinde ortaya çıkan Samosata (Samsat) baş-kentli Kommagene Krallığı ise yüz yılı aşkın bir süre devam etti.


A. Erzen, Seleukhos Kralları'nın, Tarsus'a Persler'den daha fazla önem verdikleri ve denetim altında bulundurduklarım belirterek, IV. Antiochos'tan daha önce veya onun döneminde Tarsus'un Antiocheia olarak anıldığım, Tarsus adının MÖ I. yüzyıl ortalarındaki sikkeler üzerinde tekrar görülmesiyle, ilk kez IX. Antiochos Philopathor döneminde yeniden ortaya çıktı-ğım yazmaktadır. Bu değişiklikle kentin özerkliğin! elde ettiği anlaşılıyor. Sikkelerde daha önceki dönemlerde olduğu gi-bi Sandon betimlemesi yer almaktadır. Sandon, ilginç bir biçimde Roma impara-toru Augustos'un Filozof hocası Tarsuslu Athenedoros'un babasının da adıdır.

L. Zoroğlu, Tarsus Cumhuriyet Alanı ve Gözlükule Helenistik katmanlarında yapılan arkeolojik çalışmalar sonunda elde edilen buluntulara bakarak, bu dönem kültür ve sanat yaşamının yüksek düzeyde olduğunu belirtir.

Kilikyayı Batı Akdenizle Bütünleştiren imparatorluk Roma
Etrüsk ve Klasik Yunan kültürü etkisiyle önceleri Makedonya ve Yunanistan, daha sonra Batı Anadolu ve Doğu Akdenize'e yönelen Romalılar, burada eski Mısır ve Babil kültürlerinin görkemi, ekonomik kaynaklarının zenginliği ile karşılaştıklarında; soğuk ve kısır bir Avrupaya karşın, doğuyu gözkamaştıran bir güneş gibi gördüler. İleri görüşlü Roma yöneticileri için. Akdeniz egemenliği, doğu-batı bütünlüğü kaçınılmaz görünmekteydi.H. Pirenne de: "Akdeniz kuşkusuz bu imparatorluğun siyasal ve ekonomik birliğinin güvencesi ydi. İmparatorluğun varlığı temelde bu deniz üstündeki egemenliğine bağlıydı." demektedir. Kısacası Akdeniz Roma için orbus romannus ve mare nostrum yani Roma evreni ve bizim denizimiz anlamına geliyordu.

Akdenizde oluşan siyasi konjonktürün etkisiyle; Roma'nın, batıdan doğuya Akdeniz'i elde etme girişiminin Yunanistan'dan sonraki ayağı Batı Anadolu idi. MÖ 133 yılında Batı Anadolu'nun büyük bir bölümünü elinde bulunduran Bergama Krallığı'nı veraset yoluyla devraldı ve burayı Asya Eyaleti adı altında Roma'ya bağladı. D. Magie'ye göre; Batı Anadolu'yu iç Anadolu'ya bağlayan bölge, ekonomik önemi olmadığı için önceleri Asya Eyaleti'ne katılmadı. Roma, ilk aşamada gelişmenin gücünü artırmak amacıyla; bu bölgede sosyal, ekonomik, askeri, bayındırlık ve kentleşme alanlarında Helenistik altyapıyı büyük ölçüde genişletmeye başladı.


Helenistik dönemde, Batı Anadolu'nun yönetim merkezi durumunda olan Bergama yerine, Efes ön plana çıkarıldı. Daha önceki dönemlerde bölgeye denetimsiz gelen göç gruplarının akışı durduruldu. Bunun yerine çoğunluğu Güney İtalyan halkı ve çeşitli meslek gruplarından Romalılar, Batı Anadolu'ya gelerek koloniler kurmaya başladılar. Tüccarlar, bankerler, sarraflar başta Efes olmak üzere büyük kentlere yerleşirken; imparator ve soylulara büyük topraklar tahsis edildi; emekli askerler için büyük çiftlikler kuruldu. Toprak sahibi Romalıların köle çalıştırdıkları çok sayıda köyler kurulmaktaydı.

"Romalılar yakınlarındaki daha acil sorunlarla uğraşmaktan, uzaktakilere bakmaya vakit bulamıyorlardı."Strabon, "Geographika-Anadolu, 13. Kitap"
Roma'nın Batı Anadolu'da başlattığı yeniden yapılanmalar, Kilikya bölgesi için önemlidir. Zira, Romalıların Küçük Asya dedikleri Anadolu yarımadasının giriş çıkış merkezi olarak Efes'i belirlemeleri ve buraya yatırım yapmalarıyla, siyasi ve ekonomik ilgi alanı Ege denizine yönelmiştir. Bundan olumsuz etkilenen Doğu Akdeniz'deki Helenistik Krallıkların, siyasi, kültür veya ticaret merkezlerinin gelişmesi ise ancak l. yüzyıl ortalarından itibaren başlayabilmiştir.

Roma'nın ansızın gerçekleştirdiği Bergama Krallığı'nın işgaline ilk tepki, bu krallığın varisi olan Aristonik'den geldiyse de sonuç değişmedi. Roma daha da ileri giderek, MÖ 123'te Pamphilya ve Dağlık Kilikya'yı da Küçük Asya Eyaletine bağladı. Ancak Kapadokya, Frigya ve Galatya üzerinde Pontus, Bithinya ve Armenia Krallıklarısın hak iddiaları ve ardından buraları MÖ 92'de işgal etmeleri, yaklaşık 50 yıl sürecek kanlı paylaşım savaşlarıyla, Anadolu'nun her köşesi tam bir kaosa dönüşecektir. Savaştan başka hiçbir şeyin gündemde olmadığı bu dönem sonunda; Roma, Anadolu'nun ve tüm Akdeniz'in tek patronu olacaktır.

Önceleri Helenistik Krallıkların kendi aralarında veya Roma yönetimi ile olan sorunları için uslandırma seferleri düzenleyen Roma, buralardan gelen tepki ve direnişi kırmak bahanesiyle giderek tüm bu krallıkları da elde etmeye başladı.

Anadolu'da Roma emperyalizmine karşı "Milli Direniş" diyebileceğimiz hareketin öncüsü, "Büyük" sanlı Pontus (Karadeniz) Kralı Vl.Mithridates Eupatoria olmuştur, iskenderiyeli tarihçi Appianos'un Roma imaparatorluğu'nun üçüncü tarihini yazdığı 24 kitabından 12'si, bu efsanevi kraldan sözeder.

MÖ 88'de Romalılar'a karşı başlattığı ve tarihe "Mithridates Savaşları" olarak geçen uzun soluklu ve ilginç savaşlarda, Roma'dan gönderilen ünlü generaller Sulla, Amiral Triarius, Lucullus'un ardarda yenilmeleri; Mithridates'in Anadolu'nun büyük bir bölümünü elde ederek, ardından Roma toprakları olan Batı Anadolu ve Yunanistan'ı işgal etmesi, Efes'de Latince konuşan onbinlerce kişiyi katletmesi ile Anadolu'daki Roma varlığı bir süre için son buldu. Vl.Mithridates, komutanların] Kilikya bölgesine göndererek burada önemsiz olan Roma varlığım da denetim altına aldırdı. Pontus Kralı, acımasız da olsa elde ettiği başarılarla Anadolu'nun birçok bölgesinde büyük bir kurtarıcı olarak karşılandı. Vl. Mithridates'in bu beklenmedik azimli direnişi, Romalıları Anadolu'dan çıkarması, Latin dünyasında büyük bir şaşkınlık ve paniğe yol açtı.
"Oraya git, gemim boşalt, her şey satılır."
(Strabon'un Kilikya Korsanları ile ilgili yazısından, Geographika, 14. Kitap)
Roma'nın çözümünde büyük sıkıntıya düştüğü diğer bir açmazı da, Seleukhos İmparatorluğu'nun dağılma döneminde Düğü Akdeniz'de otorite boşluğundan oluşan korsan filolarıydı. Toros dağlarının iç bölgesindeki İsauria'da barınan Likya, Pamfilya ve Kilikya bölgelerinde faaliyet gösteren korsanlar, sadece ganimet için değil, aynı zamanda tutsak ticareti de yapmaktaydılar. Çok sayıda sığınaklara ve korunaklı kalelere sahip olarak tüm bu bölgeleri denetimleri altına almışlardı.

Strabon, Zeniketos adlı korsan reisi ve bir kaleden söz ederek, korsanların en karlı işi tutsaklarını köle olarak satmalarıydı. Bunun için en iyi pazarın, Yunanistan'da günde 10.000 tutsağın alınıp satıldığı Delos kenti olduğunu yazar.


Roma, Doğu Akdeniz ve İtalya arasındaki deniz ticaret yollarının güvenliği için MÖ 78-75 yılları arasında Kilikya Prokonsülü Servilius Vatia'yı gönderdiyse de onun bütün çabalarına, başarısı nedeniy-le aldığı "İsauria" şanına rağmen istenilen sonuç alınamadı. VI. Mithridates'in desteklediği korsanlar, yeniden faaliyete geçerek bu defa Roma'yı hedef aldılar, İtalya kıyılarına kadar sokularak özellikle tahıl ve gıda taşıyan gemileri tutsak ettiler. Roma, kıtlık ve açlık tehlikesi ile karşı karşıya kaldı.

Senato tüm bu gelişmeler karşısında MÖ 66'da Gnaeus Pompeius'a korsan faaliyetleri ve Vl. Mithridates sorununun çözümü için olağanüstü yetkiler verdi. Kendisine 120.000 asker, 500 gemi ve 24 general yardımcı olacaktı. Pompeius doğudan batıya, önce İtalya ve Sicilya kıyalarında, daha sonra Yunanistan ve Kilikya kıyılarında faaliyet gösteren korsanların üzerine acımasız bir biçimde gitti. 120 yerleşim yeri ele geçirildi, 10.000'den fazla korsan öldürüldü, 800 kadar gemiye el konuldu veya yakıldı, barınakları yıkıldı, kaleleri tahrip edildi. 20.000 civarındaki korsan ise tutsak edilerek çalıştırılmak üzere büyük çiftliklere gönderildi. V. Langlois ve Strabon'a göre; Ovalık Kilikya'da korsan barınağı ola-rak kullanılan Soloi kentini yerle bir eden Pompeius, bu başarısını anıtlaştıran ve Pompeiupolis olarak bi-linen yeni bir liman kenti kurdu. Günümüzdeki Viranşehir olarak bilinen ören yerinde, bu görkemli ken-tin liman caddesine ait sütunlar ayakta durmaktadır.

Korsan sorununu çözümleyen Pompeius, bu defa VI. Mithridates'e yöneldi. Ancak umduğundan çok daha büyük bir direnişle karşılaşacağım bilmiyordu. Burada kendisin! güneydoğudan Kafkasya'ya, Karadeniz'den Orta Anadolu'ya kadar bölgenin her yanında akıl almaz heyecanlı olaylar ve savaşlarla dolu bir kovalamaca içinde buldu. Pompeius, Vl. Mithridates'i yendiğin! sanırken o daha büyük bir güçle karşısına çıkmaktaydı. Aylarca süren bu mücadele sonunda Kuzey Karadeniz'de Kırım'a giden Kralı yakalamayı başaramadı. Ancak, Pontus ülkesin! ve Vl. Mihthridates'in Kayınpederi Tigran'ın elinde bulunan Ovalık Kilikya'yı ve Armenia ülkesini kanlı bir biçimde ele geçirdi ve buraları Roma İmparatorluğu'na bağladı (MÖ 64-65). Pompeius'un Küçük Asya'daki uslandırma yöntemleri, "Lex Pompeia" olarak anılan yasalara dönüşmüştür.

Kilikya'da Roma yönetimi ve kentlerin yeniden yapılanması
"Kleopatra, altın yaldızlı gemisinin gümüş kakmalı kürekleri ve erguvanı renkli yelkenleriyle, Cydus limanından Tarsus 'a girer."
(Plutarco di Cheronea - M.Ö. 50-120)
Roma'nın Kilikya bölgesi ile ilgili tanımlaması; Likya, Pamfilya ve Dağlık Kilikya'yı içine alıyor. Ovalık Kilikya bu bölge dışında bırakılıyordu. (Ovalık Kilikya'nın Roma egemenliğine geçmesi. Dağlı Kilikya'ya göre daha geç olmuştur.) M.Ö. 64'ten sonra tüm Anadolu eyaletlerinde yeni bir yönetim düzenlemesi yapıldı. Önce App.Claudius, daha sonra da M.Ö. 51'de ünlü hatip Marcus Tullius Cicero, Prokonsül sıfatıyla Kilikya'ya asker vali olarak atandı; yöre ekonomisini, eyalet kamu yönetimim düzenledi; Amanos dağlarından gelen Parthialılar'ın, bölgeyi taciz etmelerim önledi. Cicero, bu seferleri nedeniyle çeşitli zamanlarda Tarsus'ta kaldı.

M.Ö. 56'da önceden Asya eyaletine bağlı olan Laodecea, Apamea ve Synna'da Kilikya'ya bağlanır. Böylece Kilikya, Batı Anadolu'dan Suriye'ye giden ve tümüyle Roma'ya geçmiş topraklara sahip olur. Roma, bu hareketiyle Kilikya'ya gecikmiş olan önemi vermeye başladığım gösterir. Pompeius zamanında getirilen bir düzenleme ile Dağlık Kilikya bölgesinin yönetimi Roma'nın atayacağı vekil krallara verilir. Ovalık Kilikya ise Suriye'ye bağlanır. Bu sistem l. yüzyıla kadar devam edecektir.

Pompeius ve Julius Caesar arasındaki çatışma sonunda, Pompeius Mısır'da öldürülmüş, onu izleyerek Mısır'a gelen J. Caesar İskenderiye'de kalmıştı. Bu sırada Pontus Kralı VI. Mihridates'in oğlu Ku-zey Karadeniz'de merkezi Kırım'da bulunan Bosphoros Kralı II.Pharnakes, ata ülkesi topraklarından Pont Kapadokyası'nı işgal etmişti. J. Caesar bu duruma müdahale etmek ve gerekli askeri hazırlıkları yapmak için, M.Ö. 47'de Tarsus'a geldi. Tarsus halkı kendisine büyük ilgi gösterdi ve her türlü desteği verdi. Bu nedenle kent meclisinde Tarsus'un ihtiyaçları ve yönetimi konusunda yapılan toplantıya katılan J. Caesar, kente çeşitli yardımlarda bulundu. Bu dayanışmadan hoşnut olan halk, J. Caesar'ı ve kent-lerini onurlandırmak için Tarsus adım "Juliopolis" olarak değiştirdiler. J. Caesar'ın M.Ö. 47'de öldürülmesinden ve çıkan iç karışıklıkların ardından, doğu bölgesinin yönetimini üstlenen Marcus Antonius, Tarsus'a geldi. Mısır Kraliçesi VII. Kleopatra, kaybettiği toprakları geri almak umuduyla; M. Antonius ise doğudaki iktidarlığını sürdürebilmek ve Parthiar'a karşı yapacağı askeri harcamalar için Mısır'ın zengin kaynaklarından yararlanmak amacıyla, dayanışma içine girdiler ve M. Antonius Kleopatra'yı Tarsus'a davet etti. Kleopatra'nın muhteşem gemisiyle Tarsus limanına girişi, daha sonra Antonius ile yaşadığı renkli, romantik ve ihtiraslı 7 yıllık beraberliği. Antik Çağ ve Tarsus tarihinin en çok ilgi çeken olaylarından biridir. Roma'ya başkaldırma, en zengin doğu eyaletlerini merkezden ayırma, Kilikya'nın önemli bir bölümünü Kleopatra'dan olma oğlu Ptolemaios'a bağışlama girişimleri, Octavianus'a karşı Actium deniz savaşında dramatik bir biçimde sona erdi. Edebiyatta yer aldığı şekliyle "Antonius ve Kleopatra" M.Ö. 30'da İskenderiye'de öldüler.

Octavianus Augustos bu süreçte, Tarsusluların kendisine yandaş olmalarından dolayı, kentlerini Kilikya'nın özgür metropolisi ilan etti. Yönetimine de hocası Tarsuslu Filozof Athenadorus'u atadı. Bir önceki Vali Boethos'un kötü yönetimi, ekonomik ve sosyal yönden Tarsus'u geriletmişti. Anhenadorus, imparatordan aldığı geniş yetkilerle Tarsus'u her yönüyle bayındır bir kent haline dönüştürdü. Daha ' sonra Augustos'un yeğeni Marcellus'un hocası Filozof Nestor'u Tarsus'ta vali olarak görüyoruz. Bu iki atama, Roma İmparatoru'nun Tarsus'a verilen önemi göstermesi bakımından dikkate değer.

2. yüzyılda Kilikya'yı ziyaret eden Hıristiyan gezgin vaiz D. Chyrsostom, Tarsus'a geldiğinde, Reghma gölünden, güzel limanından, Cydnos çayının göle girerek deniz yönünde tekrar çıktığına dair bilgiler vermektedir. Seleukhos Kralı S. Nicator tarafından Helenistik Çağda kurulan Seleucia (Silifke) kenti, Pompeius'un Coracesium Savaşı'nda korsanları ortadan kaldırması ile kültür, sanat ve ticaret alanlarında gelişme gösterdi. Strabon'un, Kilikya'nın örf ve geleneklerinden çok farklı bir kent olarak tanımladığı Seleucia; tapınakları, tiyatrosu, gymnasiumu, su kanalları, hamam ve köprüleri ile bölgenin Tarsus'tan sonra ikinci önemli kenti haline geldi. Vespasianus zamanında (69-74) oğulları Titus ve Domitianus tarafından Kilikya Valisi Octavius Memor'a, Seleucia (Silifke) kenti eteğindeki Calyadnus (Gök-su) akarsuyu üzerinde Taşköprü yaptırıldı. Strabon burada, Peripatetik tarikatına bağlı Antik Roma'nın ünlü filozoflarından Athenaios ve Ksenarkhos'un doğduklarını yazar

Roma döneminde Dağlık Kilikya (Cilicia Trakheia) kentleri
l .yüzyılda gelişme sürecine giren diğer Kilikya kıyı kentlerinden, Orta Dağlık Kilikya'da Anemurium (Anamur), Nagidos ve Kelenderis (Aydıncık) dikkat çeker. M.Ö. 6. yüzyıldan beri varolan küçüklü büyüklü bu liman yerleşimleri, iç bölgelerden gelen yolların denizle bağlantılı olduğu, güney rüzgarlarına karşı korunaklı koylarda kurulmuştu. Nagidos ile birleşen Anemurium 38-72 yılları arasında IV Attikus'un yönetimi altındaydı. Daha sonra Roma yönetimine geçti ve 382'de isauria bölgesine bağlandı. Tiyatrosu, odeonu, hamamları, renkli fresk ve mozaiklerle süslü evleriyle zengin bir kent durumunda olup, çok sayıda sikke darbetmiştir.

Strabon'un özellikle "liman kenti" olarak tanımladığı Kelenderis, zengin sedir ormanları, yamaçlarında üzüm ve zeytin gibi meyve türlerini yetiştiren, gemilerin barınmasına uygun, korunaklı limanı, kalesi, tiyatrosu, antrepoları ve su yolları ile gelişmiş önemli bir yerleşimdi. Meydancıkkale (Gülnar) üzerinden Orta Anadolu'da İkonium'a (Konya) bağlanan dağ yollama sahipti.

L. Zoroğlu; Antik-Delos Birliği'nin en doğudaki üyesi olan Kelenderis'in, M.Ö. 5. yüzyılın ortalarından itibaren sikke darbettiğini, bölgedeki Pers egemenliğine rağmen özerk olduğunu, Roma egemenliğine girdiği yıllarda Servilius Vatia'nın korsanlarla yaptığı mücadele sırasında gemileriyle yardımcı olduğunu yazar.

Ramsay'a göre; Kilikya kıyısındaki Korykos ve Elaiussa Sebaste (Ayaş) kentlerini M.Ö. 20 tarihin-de, Kapadokya Kralı Arkhelaos kurmuştur. Oysa Strabon, kralın Dağlık Kilikya'yı devraldığında, çoğu zamanım geçirdiği kralı ikametgah olarak buraya yerleştiğini yazar. Daha sonraları tiyatro, tapınak ve su arkları ile gelişmiş ve bayındır bir kıyı kentine dönüşen Sebaste Elaiussa, Korykos'a antik bir yol ile bağlıdır. M. Bildirici'ye göre Elaiussa kentinin önünde ilk çağda bugün üzerinde kilise kalıntısı bulunan bir ada bulunmaktadır. Bu ada yaklaşık 4. yüzyılda kara ile birleşmiştir. Günümüzde ada görünmediği gibi, tam dolgu olan zeminin üzerinden Silifke-Mersin karayolu geçmektedir. Kent, Augustos zamanında imparatorluk sikkelerini kesmekteydi. (Burada IV. Antiochos ve İotape'nin adlarıyla da sikke darbedilmiştir.) Arhelaos'un ölümünden sonra Romalılar, ülkenin güney kısmı olan Lykaonia ve Dağlık Kilikya'yı ll.Arhelaos'a bıraktılar.

Daha iç kısımlardaki Claudiopalis (Mut) kolonisi, Caesar Claudius tarafından M.Ö. 41 yılında kurul-muştur. Bu koloni Dağlık Kilikya'yı büyük bir vadi halinde kesen Caiycadnus (Göksu) vadisinin Orta Anadolu girişinde yer alır. Romalıların buralarda koloni kurmaya başlaması, dağlık bölgelere de önem verdiklerim göstermektedir. Nitekim Calicula (37-41) döneminde yine iç bölgelerde Germanicopolis ve Philadeiphia kentleri aynı yıl içinde kuruldu. Birine, imparatora ithafen Calicula Germanicum; diğerine de IV. Antiochos'un karışı İotape Piladeiphos'un adları verildi. Roma yönetimi, Augustos döneminde Kapadokya Kralı Arkhelaos'a (M.Ö. 36 -MS 17) korsan savaşları sırasında yaptığı yardımlar nedeniyle. Dağlık Kilikya kıyılarının büyük bir kısmım içine alan 11. Strategia'yı (Askeri vilayet) verdi. Böylece Dağlık Kilikya bölgesi, Toros Kapadokyası'na bağlandı. Kyinda ve Soloi'nin yukarısında dağlık bölge içinde bulunan ve Teukros'un oğlu Aias'ın Kilikya platosunda kurduğu Olba'ya (Uzuncaburç) Teukros'un ülkesi ve rahiplerinin çoğuna da "Teukros" veya "Aias" adı verilmişti. Bu küçük rahip krallık, daha sonra Ajax Kennatis ile Lalasis'i de egemenlik alanları içine aldı.
Antonius Pius (138-161) döneminde Lykaonia ile isauria, Galatya'dan ayrılarak Kilikya'ya eklenir. Bu imparator zamanında Tarsus, üç vilayetin metropolisi olur ve Ramsay'a göre bu durum 3. yüzyılın sonunda isauria ve Kilikya'nın ayrı birer il haline geldikleri zamana kadar devam eder.
"Roma kolonisi olmak yazgısının açışı, bundan kazanç sağlanması ile gideriliyordu." (R.Sèdillot)
Roma Kilikya ekonomisini canlandırıyor
M.Ö. 2. yüzyılın ortalarından itibaren Anadolu'da siyasi egemenlik kurmaya başlayan Roma impa-ratorluğu, bu bölümün başlangıcında belirtildiği gibi pek çok sorunla karşılaştı, imparatorluk düzeninin (İmperium Romanum) gerçekleşmesi ve siyasal dünya otoritesinin sağlanması ise MS l. ve 2. yüzyıllarda gerçekleşebildi. Akdeniz'in tamamına egemen olan Roma, çok büyük gelir kaynaklarına sahip olmakla beraber, bu devasa sistemi ayakta tutabilmek için büyük harcamalar da yapmaktaydı. Öte yandan artan nüfus ve refah ile birlikte, ihtiyaçlar doğrultusunda giderek gelişen sanayinin hammadde ihtiyacı, Roma ekonomisini dışa bağımlı hale getirmeye başladı. Bu süreçle birlikte Roma, belirli yasalar ve kurallar doğrultusunda bağımlı ülkelerindeki ekonomik kaynakları harekete geçirebilmek için gerekli alt yapı yatırımlarına girişti. Böylelikle tüm imparatorlukta üretim yapan pek çok işletmenin faaliyete geçmesiyle birlikte topyekün kalkınma sürecine girildi. Düzenli kentler, yollar, köprüler, kıraç yerlerde kurulan kentlere can veren su kanalları

İmarcı olarak bilinen imparatorlar Hadrianus ve Traianus, doğu eyaletlerim gezdiler, depremler-den zarar gören kentlere yardımcı oldular, çeşitli bayındırlık eserlerinin yapımına önderlik ettiler.

Antonius Pius zamanında vergilerde önemli indirimler yapılmış, özellikle eyaletlerin gelişmesine imkan sağlanmıştır. Bu dönemde Kilikya'nın verimli topraklarında tahıl, harnup, zeytin, üzüm gibi pek çok tarımsal ürünün yanı sıra, Mısır'dan getirilen uzun lifli pamuk da üretilmekteydi. Ayrıca keten ve yünlü dokumalar ile orman ürünleri ve madenler de önemli ihraç ürünleri arasındaydı. Bu durum Marcus Aurelius'un zamanında da devam etti. imparator Septimus Severius'un Afrika, karışı Julio Domna'nın ise Suriye kökenli olması, ilginin doğu eyaletlerine yönelmesinde etkili oldu.

Tarsus, l. yüzyıldan itibaren en fazla gelişen ve büyüyen Kilikya kentiydi. Bulunduğu coğrafi konum nedeniyle en eski çağlardan beri Ovalık Kilikya'nın metropolisi olan Tarsus, Romalılar zamanında da bu önemini korudu, Latin urbanizmi bütün ağırlığı ile bu kente damgasını vurdu. Bölgeyi yöneten meclis, Tarsus'ta toplanırdı. Bu meclis, Caracalla (211-217) döneminde bağımsız genel meclis haline dönüştürüldü. "Kiliarchia" (Kilikya Hakimi) denilen meclis başkanlığına sadece Tarsuslular seçilebilirdi.
"Her şey Roma için, her yol Roma'ya." Akdeniz'in doğuşu üretiyor, batışı tüketiyor ve tükeniyor
Roma'nın Kilikya valilerinden Cicero, oğluna meslek seçimi konusunda öğütler verirken, ticareti ne kadar hor gördüğünü gizlemez. "Hemen tekrar satmak üzere, pazarlıkla mal satan tüccar takımı da pis iş yapıyor sayılır." der. Roma perakende ticareti çoğunlukla kölelere, uluslararası ticareti de yabancılara bırakmıştır. Roma tanrılarından biri olan Merkür, ticaretin, hırsızların ve serserilerin tanrısıdır. Roma yönetimi ticaret yapmaktan çok, ticareti tüm altyapısıyla örgütlemişti.

l .yüzyıldan itibaren Roma'nın doğu kaynaklarım sömürmesi ve sağladığı büyük servet, aşırı ser-maye birikimine neden oldu. 2. yüzyılda her şey doruk noktasında yaşandı. Bu birikim çoğunlukla en ka-zançlı iş olan tefecilikte ve doğu kökenli tarımsal ürün ve lüks malların alımında kullanılmaktaydı. Pilinius'a göre. Küçük Asya'dan her yıl 100 milyon sertertius gümüş kuruş tutamda dışalım yapılmakta, 1/40 gibi çok düşük oranda gümrük vergisi alınmaktaydı. Bu ise Doğu Akdeniz üretici ve tüccarlarım durmaksızın üretmeye ve satmaya yöneltmiş, İtalya'nın kendi ihtiyaçlarına yeterli üretim yapan anavatandaki işletmelerini çökertmeye başlamıştı.

Hiçbir ürününü ihraç edemeyen ve üretmeden tüketen bir sisteme dönüşen Roma'nın ekonomisi ve maliyesi sarsıldı.

İmparatorluk, büyük boyutlu atılımları ve batıdan Got ve Vandallar'ın, doğudan Parthiar'ın yıpratıcı saldırıları nedeniyle yapılan askeri harcamalar ile yıpranmaktaydı. 3. yüzyıldan itibaren para hacmi giderek daralmaya ve değerim hızla kaybetmeye başladı. Köle temini neredeyse olanaksız hale geldi. Büyük toprak ve işletme sahipleri, ayakta kalabilmek için topraklarım veya imalathanelerini üre-tici köylülerle paylaşmak zorunda kaldılar. Buna rağmen ticaret hala doğu ile batıyı sıkı bir bağ içinde tutuyordu. Aynı denizin sularından yararlanan bu değişik ülkeler arasındaki yakın ticaret ilişkilerini hiçbir şey kesintiye uğratmamıştı. Gerek sanayi, gerekse doğal ürünlerin alışverişi büyük ölücüde sürdürülüyordu. Byzantion'un Uzak Doğu kökenli malları; Urfa'nın, Antakya ve İskenderiye'nin dokumaları; Kilikya'nın Cilicium denilen keçi kılından yapılan kaba dokumaları, keteni, hurması, zeytini; Suriye'nin şarapları, yağı ve baharatı; Mısır'ın parşömeni, pamuğu ve parfümü; İspanya'nın buğdayı; Afrika'nın fildişi, hayvan postları, ve değerli taşları; içinde kadın saçı, devekuşu tüyü de bulunan, kaynak kitaplarda sayfalar doluşu listeler halinde gördüğümüz mallar, yüzbinlerce balya, fıçı ve anforalar halinde, tüketim ve lüksün ülkesi olan İtalyan limanlarına yığılmaktaydı. Gerekli gereksiz bu büyük savurganlık enflasyonu yükseltti.


Sonuçta ticaret sermayesi piyasadan çekildi. Kötü para, iyi parayı yastık altına gönderirken, gü-müş paranın değeri yok denecek kadar azaldı. Altın para istifçilerin eline geçti. Kötü gidişe önlemler alındı. Gümrük duvarları yükseltildi. Hatta ithal ipek giysiler bile yasaklandı. Ancak çok geç kalınmıştı. Trampa ekonomisi gündeme geldiğinde, paraya ve değerli madene sıkışan imparatorluk yönetimi, merkezden kopmalara, nakit sağlama nedeniyle önce taviz verdi, daha sonra da bunu önleyemedi. Barbar akınları başladığında imparatorluk hızla parçalanma noktasına geliyordu. Bu süreçte Roma'ya bağlı olarak gelişen Kilikya ekonomisi de darboğaza girdi.


Doğu, yılda üç kez ürün alınabilen, kendine yeterli kaynakları, kırsal toplulukların gücü, organi-ze olmuş ihraç limanlarıyla, gelişmiş kentleri ve kurumlarıyla ayakta kalabilmişti. H. Pirenne: "İmparatorluğun iki büyük bölgesi olan doğu ve batıdan; doğu, batıyı üstün uygarlığı ve çok daha yüksek ekonomik gelişme düzeyiyle alabildiğine aşmıştı. 4. yüzyılın basında, doğudakiler dışında gerçek anlamda büyük kentler yoktu. İhracatın merkezi Doğu Akdeniz ve Küçük Asya olup, buralarda özellikle bütün Roma dünyasının pazar olduğu ve doğu gemileri ile taşınan dokuma üretimi yaygınlaşmıştı. Bu olgu kuşkusuz toplumun sonunda Bizantinizmine varan hızlı doğululaşmasına büyük ölçüde katkıda bulunmuştur. diye yazar.


4. yüzyılda Roma'nın Avrupa kanadı çökerken, doğuda Bizans daha sonra da Constantinopolis başkentli olarak, yaklaşık 1000 yıl daha devam etti. Akdeniz aracılığıyla gerçekleşen bu doğululaşma, özellikle Doğu Akdeniz'e kıyısı olan ülkelerin önemini gösteren tarihsel bir kanıttır.

Doğu Akdeniz ekonomisi ile varolan İmparatorluk BİZANS
"Ben Paulus, elimle selam sizlere. Benim bağlarımı hatırlayın. İnayet sizinle olsun."
St. Paulus'un Colossaelilere (Honaz) yazdığı mektupları.
Roma yönetiminin Kilikya'da en güçlü olduğu l. yüzyıl başlangıcında, Paulus'un benim bağlarımı hatırlayın mesajım alan inananlar, 300 yılı aşkın süre boyunca sayısal olarak çoğaldılar, toplumsal olarak örgütlendiler.


imparatorlar Diokletianus ve Galerius, antik geleneklere, Yahudiler arasındaki bölünmeye ve yönetime başkaldıran ayrılıkçılar olarak gördükleri Hıristiyanlığın yayılmasına şiddetle karşı koydular, önderlerim ve inananlarım acımasızca cezalandırdılar. St. Paulus'un önderliğinde Hıristiyanlığın yoğunlaştığı Kilikya, bu yasak ve cezalandırmalardan en çok etkilenen bölge olmasına rağmen, Hıristiyanlık en güçlü şekilde burada örgütlendi.
360 yılında Constantinus'un iktidara gelmesiyle Kilikya bölgesi Hıristiyanlan baskıdan uzak kaldı. Zira, Hıristiyanlığı kabul ettiği söylenen bu imparator, devletin ağırlık noktasını doğuya nakletmenin, buna rağmen Hıristiyan düşmanı bir tutum izlemenin mümkün olmayacağını görmüştü.

"Neoplatonik" akımın sözcülüğünü yapan Julianus yeniden Hıristiyanlarla mücadeleye girişti. G. Ostrogorsky, bu imparator için: "Kaybolup gitmekte olan dünyanın sihri, bu dünyanın sanatı, aydınlı-ğı ve hikmetine karşı duyduğu ihtiraslı sevgi, Costantinus Hanedanı'nın bu son temsilcisine, yeni dini inanca karşı savaş açtırdı." diye yazar.

İmparatorluğun 395 yılında resmen doğu-batı olarak ikiye ayrılmasının ardından Balkanlar, Trakya, Anadolu, Suriye ve Mısır eyaletlerinden oluşan Doğu Roma'nın (Praefectura praetorio Oriendioecese) sınırları içinde yeralan Kilikya'da yeni bir dönem başlayacaktır.
Bizans İmparatorluğu; Roma Devlet sistemi, Hellen kültürü ve Ortodoks Hıristiyan inancının bir sentezi olarak tanımlanır. Buna eklememiz gereken önemli gerçek; batı kanadı çöken imparatorluğun, Bosphoros'daki eski Byzantion sitesini başkent yaparak, doğulu bir kültür coğrafyasında varlığı 1000 yıl sürecek yeni bir uygarlığı ortaya çıkarmış olmasıdır.

Bu yeni gelişmelere rağmen, Roma döneminde Kilikya'daki büyük kentlere yerleşmiş olan toprak, işletme ve ticarethane sahibi Latin kökenli burjuva ve aristokratlar eski gelenek ve inançlarını terketmediler. Çökmekte olan batının ticari talepleri giderek azalmış da olsa, bağlarını sürdürmeye devam ettiler.
Ancak, kısa bir süre sonra Bizans yönetiminin; siyasi, dini, ekonomik, ticari, kültürel ve sosyal yapılaşmasını, Başkent İstanbul yönünde yoğunlaştırmasıyla; bu defa Karadeniz ve Marmara bölgesi ön plana çıkmış; Batı Anadolu'nun metropol Roma kentleri Efes ve Milet sönükleşmeye başlamıştı. Kilikya ve hinterlandının denize çıkış kapıları olan limanlarındaki ticaret ve ekonomi de giderek daralmaya, içe dönükleşmeye başlayınca; işletmeler ve ticarethaneler, sermayeleriyle birlikte Roma veya İstanbul'a göç ettiler. Böylece Kilikya'nın 200 yıl süren parlak dönemi, kararmaya başladı. Bunun en çarpıcı kanıtı, çeşitli tanrılara ait heykel kabartmaları ile süslü tapınak, tiyatro, gymnasium, stadyum, nymphiyum ve stoa gibi anıtsal yapıların hemen tamamının l ve 2. yüzyıllarda inşa edildiği, bundan sonraki yüzyıllar-da bu türdeki yapılaşmanın durduğu, ancak 4. yüzyıldan itibaren çoğu kilise ve manastır olan Hristiyanlık yapılannın ortaya çıktığıdır.

Yeni yönetim, çok tanrılı "Paganist" dediği kültür ve inanç kurumlarım kapatmaya, yapılarını ortadan kaldırmaya, malzemelerim devşirmeye başladı. (Bu süreç Justinianus döneminde tamamlanmış-tır.) Ardından tek tanrılı Hristiyan dini, yöre için köklü değişiklikleri de beraberinde getirirken, karşıt görüşler arasında toplumsal çatışmalarda yaşanmaktaydı.
Kilise, Antik Çağlar'dakinin aksine, halkı dünyevi ve maddi olmaktan çok sadeliğe ve ahirete özendirdi; giderek merkezi otoritenin rakibi ve alternatifi olarak halk üzerinde büyük yaptırım gücü kazandı. İmparatorlar da siyasi güçlerini büyük ölçüde kilise ile paylaşmak durumunda kaldılar. Kilise, toprak ve gayrimenkul varlıklarımn yanısıra, sahip olduğu parasal kaynakları, üretim aktivitesi ve ekonomik alanlar yerine mistik alanlara yöneltti. Amaç yozlaşmış toplumsal bağları güçlendirmek, insanları bu inanç etrafında cemaat halinde birleştirmekdi. Bu nedenle Kiliya'da birçok kilise ve manastır inşa edildi. Yöre Hristiyanlık inancının yoğunlaştığı bir bölge haline geldi. Dini örgütler olarak piskoposluk ve metropolitlikler kuruldu. Örneğin, daha erken dönemlerde Bizans imparatoru H.Theodosius, Oiba Krallığı'na ait Knyteleis (Kanlıdivane) yerleşiminde, Neapolis (Yeni kent) dediği kutsal bir Hristiyanlık merke-zi kurdu. Daha sonraları bölgenin hemen her yanındaki diğer antik yerleşimlerde benzeri yapılaşmalar başladı. Romalılar'ın 100 yıl önceki Hristiyanları gerip çaktıkları haç, bu defa baştacı edilmişdi.
Yasaklı dönemlerde, St.Paulus önderliğindeki Kilikya bölgesi Hristiyanları, Silifke yakınlarındaki Hagia Thekla örneğinde olduğu gibi (Ayatekla-Meryemlik), Göksu vadisi içinde gizlenmiş çok sayıdaki mağara tapınaklarında toplanmakta ve gizli ibadet yapmaktaydılar. Azize Thekla'nın ölümünden sonra kutsal bir alana dönüşen bu mağara kilisenin üzerine, 12. yüzyılda Bizans imparatoru İsaakios Zenon tarafından büyük bir bazilika külliyesi inşa ettirildi. Günümüzde apsis kısmına ait anıtsal bir bölümün kaldığı bu kilisenin yapımı ile ilgili ilginç olayı, imparator Alexiad'ın kızı Anna Kommena, günlüğünde ayrıntılı olarak yazar. Buna göre; imparator İsaakios. Balkanlarda barbarlarla yaptığı bir savaşın ardından büyük din şehidi Thekla'nın anma günü olan 24 Eylül'de Lobitzos (Lofça) dağımn eteklerine gelir. Bura-da aniden çıkan fırtına, gökgürültülü yağmur ve sellerle bütün ordugahı, ağırlıkları sel sularına kapılıp yok olur. Askerlerin ve hayvanların iliklerine işleyen soğuğa rağmen, fırtınaların içinden çıkan şimşekler yöreyi tutuşturacak gibidir. Bundan sonrası Anna Kommena'mn günlüğünde şöyle yazar:"Bu gördükleri karşısında imparator çaresiz kalmışdi. Kasırga biraz hafifleyince sel sularının girdaplarına kapılıp sürüklenen nice adamlarım yitirmiş olarak komutanlarla bu yerden ayrıldı ve onlarla birlikte gidip bir meşenin altına sığındı. Ama orada, kendisine meşenin içinden çıkıyormuş gibi gelen, korkunç, gürültüye ve ulumaya benzer bir ses duydu; o sırada rüzgarlar daha da şiddetle esiyordu; bunların zoruyla meşe St. Apostol Paulus, Chora (Kariye) Müzesi'nde bulunan tasviri. Yanda:Aya Thekla'nın Kıbrıs St. Barnabas Müzesi'nde bulunan tasviri.
ağacı devrilir korkusuyla, ağaç devrilirse altında kalamayacak kadar yeterince uzak biryere çekildi; orada şaşkın şaşkın duruyordu. Birden bire sanki bir işaret verilmiş gibi, ağaç, gözlerinin önünde, kökünden söküldü ve yere savruldu.

İmparator, kendisiyle ilgili tanrı esirgemesi olayı karşısında hayran kalakaldı. O sırada, doğuda bir ayaklanma çıktığı söylencesi yayıldığım öğrendiğinden imparatorluk sarayına döndü, işte o zaman, büyük din şehidi Thekla adına görkemli bir tapınak yaptırdı; bunun, böylesine şatafatlı olarak yapımında harcanan para hiç de az değildi; tapınak, çeşitli sanat dallannın yapıtlarıyla süslenmişti; o (imparator), şürkan adağım orada, Hıristiyanlara yakışır yolda yerine getirdi ve bundan böyle, ayinlere hep orada katıldı.

Azize Thekla, Tanrıça Athena Kannetis'e Karşı
Kilikya'nın Kudüs'e yakınlığı, kilise ve manastır yapımına elverişli doğal yapışı, deniz yoluyla Ak-deniz'in her yanına ulaşılabilecek çok sayıda büyüklü küçüklü limanlarının bulunması, azizlerin doğduğu ve yaşadığı yer olması, en önemlisi Hellenistik ve Roma dönemlerinde Toroslar'ın güney eteklerinde sık aralıklarla kurulmuş pek çok kutsal alanın ve kentin bulunmasıydı. Buralardaki farklı inanç kurumlarına alternatif olarak, onların yakınında örgütlenerek, Hıristiyanlığı buradaki halk kitlelerine yaymak bakımından önemli bir alt yapı oluşturuyordu. Örneğin Silikfe'de yaygın olan Tanrıça Athena Kannetis inancına karşı, Azize Thekla ortaya çıkıyor ve kent yakınına gelerek; kendisini, Hıristiyanlığı yaymaya adıyor. Nitekim 376 ve 379 yılları arasında Silifke'ye gelen Gregoryan Nazianus, Aya Thekla'yı Athena ile bir tutmuş, günümüzde "Meryemlik" denilen alanı "Parthenon" olarak nitelendirmişti. Kanytelis ören yerinde de Hellenistik döneme ait Zeus Tapınağı ile çok sayıdaki kilise yanyana durmaktadır.

Balkanlarda barbar kavimlerin. Doğu Anadolu'da İran Sasanileri'nin, VI.-VII. yüzyıllarda Müslüman Araplar'a karşı direnen, ancak İstanbul kapılarına kadar dayanmalarını önleyemeyen merkezi yö-netim; İsa'nın varlığı ile ilgili "Christos" tartışmaları, İstanbul'un "Diyofizit", doğu kilisesinin "Monofizit" yorumları, Ortodoks ve Katolik mezheplerinin "Union" dedikleri beraberlik üzerinde anlaşamamaları; "yeşiller" ve "maviler" gibi partilileşme sorunlarıyla sarsılmaya başladı. Çok ağır olan memur ve askerlerin ücretleri, savunma giderleri güçlükle karşılanabiliyordu. iç ve dış sorunlar büyüdü. 611'de Sasaniler'in Antakya, Adana ve Tarsus'a girmeleri önlenemedi. Ancak Herakleios'un 622'de askeri girişimleriyle bu işgal sona erdi.


Giderek artan bu baskılar sonunda, başkent çareyi kırsal topluluklara ve askeri güce dayalı yeni bir yapılanmada buldu. Serbest köylü ve serfler, mülkiyet hakkı verilmekle birlikte toprağa bağımlı hale getirildiler. Askerlere toprak verilmek suretiyle önemli bir bölümü Kilikya'da olan 60.000 kadar "stratiotikon kteme" denilen "köylü asker" bölgeleri oluşturuldu. Kentlerin güvenliği için Tarsus örneğinde olduğu gibi etrafı yüksek surlarla çevrildi veya Silifke'deki gibi daha güvenli tepeler üzerinde küçük kaleler içine alındı. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Bizans maliyesi, özellikle Doğu Akdeniz'de sahip olduğu verimli topraklar ve tarıma dayalı ekonomisiyle 12. yüzyıla kadar parasının değerini koruyabilmiştir.


7. yüzyıldan itibaren Osmanlı Hükümdarı Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethettiği 1453 yılına kadar olan Bizans tarihi, Müslüman Araplar, Memluklar, İran Sasanileri, Anadolu Selçukluları, Beylikler ve Osmanlı tarihleriyle iç içe gelişmiştir.

Kilikya'da Müslüman Araplar
Hazreti Muhammed'in öncülüğünde kurulan ve tek tanrılı dinlerin sonuncusu olan İslamiyet, ortaya çıktığı 7. yüzyılda Orta Doğu ve Ön Asya'da kısa zamanda büyük bir gelişme ve yayılma gösterdi. Bunun sonucunda Bizans İmparatorluğu Güneydoğu Anadolu'da yeni ve güçlü bir Müslüman Arap uygarlığı ile sınır komşusu oldu.

Müslüman Araplar'ın Kilikya bölgesi ile ilk temasları Hz. Ömer zamanında başladı. Ebu Ubeyd komutasındaki Arap askerleri, 634 yılından itibaren "Rum (Roma) ülkesi" dedik-leri Anadolu'ya "Yaz gazveleri" olarak bilinen seferlerle Antakya üzerinden Çukurova ve Tarsus yörelerine kadar girdiler.

Bu beklenmedik gelişmenin karşısında Bizans yonetiminin Araplar ile yaptığı diplomatik
görüşmeler sonucunda, her iki ülke sınır bölgesinde bulunan Ovalık Kilikya'da, "Avasım" denilen askerden arındırılmış tampon bir bölge oluşturuldu. Ancak, Şam Valisi Muaviye bu karara uymadı. Güçlü donanması ile Silifke'ye kadar olan Kilikya bölgesini işgal etti. Ardından Gülek boğazının denetimini de ele geçirdi. Ancak Muaviye'nin Halife Ali ile giriştiği iktidar çatışmalarını fırsat bilen Bizans imparatoru II.Constantinus, Kilikya'daki Arap işgaline son verdi. Muaviye'nin oğlu Yezid (680-683) zamanında, İslam fetihlerinin yeniden başlaması ile Kilikya tekrar Araplar'ın işgaline uğradı. Bu tarihten itibaren, Araplar ve Bizanslılar arasında sık sık el değiştiren bölge, Emeviler döneminde yaşanan barışçıl ortama karşın, Abbasi Halifeliği zamanında yeniden çatışmalara sahne oldu. Bu dönemde Harun El-Reşid, özellikle Ovalık Kilikya'da kalıcı önlemlere girişti. Arap tarihçilerine göre; Ebu Süleyman Fereç, yörenin merkezi olan Tarsus kalesini berkitmek ve gerekli yönetimsel düzenlemeleri yapmakla görevlendirilmişti. Öte yandan Maveraünnehir'den gelen Türkmen aşiretlerinin bir bölümünün burada yerleştirilmesi ile yörede ilk kez Türk kolonizasyonu da başlamış oldu.

Müslüman Araplar ile Bizans arasında bir uç kenti olan Tarsus, Antik Çağlar'da olduğu gibi bu dönemde de ön plana çıkmış, İslam kültür ve sanatının önemli bir merkezi haline gelmiş, birçok İslam bilgini kente yerleşmişti. Halife Memun (813-833) Bizans'ın bölgeye yönelik askeri hareketlerine karşın, Anadolu'ya geldiğinde hastalanarak Pozantı'da ölmüş, Tarsus'a getirilerek burada defnedilmişti. (Mezarı Ulu Cami'nin doğusunda bulunan türbededir.)

Abbasi Halifeliği'nin zayıfladığı dönemde, Türk kökenli Mısır Valisi Tulunoğlu Ahmed, bağımsızlığını ilan ederek Kahire'de Tulunoğulları denilen bir hanedan kurmuş ve Kilikya bölgesine de egemen olmuştu. Yörede İslam egemenliği 10. yüzyıla kadar sürdü, atılgan Bizans imparatoru N. Phokas zamanında. Kilikya yeniden Bizans egemenliğine girdi.

İçel Yöresinde Türk Dönemleri
"Yaşama arayışı içindeki Türkier'in Anadolu'ya gelişleri, ekonomik ve toplumsal çöküş değil paylaşımdır." A. Wachter.
"1071 Malazgirt Savaşından yaklaşık 400 yıl önce Harun El-Reşid zamanında, İçel yöresinde iskan ettirilen Türkmenler'in büyük bir bölümü, Bizans imparatoru N. Phokas tarafından bölgeden çıkartılmıştı.

Daha sonraki yüzyıllarda Türk soyunun pek çok boyları anayurtlarından uzaklaşarak Anadolu'ya yöneldi. Asya tarihi ve toplumsal yapışı için çok önemli olan bu göçlerin nedenleri araştırıldığında, başlıcalarını, "yetersiz yaşama alanları", "kıtlık" ve "güçlü istilacılar-dan kaçış" şeklinde görüyoruz. Yurtluk edinme eylemi içindeki bu göçebeleri salt "yağmacı ve asalak toplu-luklar" olarak gören düşünce, özellikle Rus bilim adamlarınca Orta Asya'da yapılmış olan arkeolojik kazı ve araştırmalar ile Orta Çağ kaynak ve belgeleriyle çürütülmektedir. Günümüzde Batılı objektif bilim adamlarının da itibar etmediği tek yanlı bir ön düşünceye karşın, C. Cahen:"Bizans topraklarına ilk giren Türkler, mevcut sistemi yıkmak düşüncesiyle harekete geçmekten çok, kendilerine yerleşecek bir yer bulmaya gelmişlerdi" diyor ve devamla "Bu yerleşme kendileri açısından yapıların değişmesini içerir ve büyük göçebelik düzeni, sürekli değilse bile, bir çeşit yerleşiklik demek olan yaylacılığa dönüşme yoluna girer, ister başlangıçta Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında, ister Türkler yerleşikliğe geçtikçe veya yerli köylüler İslam dinini kabul ettikçe, gerek Müslümanlar arasında, gerekse yerleşik ve göçebe unsurlar arasında olsun her halükarda bir ortak yaşama durumu doğar" diye yazmaktadır. A. Wachter, 1903'de yaptığı çalışmasına; Türk kolonizasyonunun batı kaynaklarında abartıldığı gibi: "Bölgenin ekonomik ve toplumsal çöküşü değil paylaşımıdır" görüşünü ileri sürmüş ve buna ait pek çok örnek vermiştir. Batı Anadolu'nun Orta Çağ tarihi ve toplumsal yapışı ile ilgili değerli yayınları olan C. Cahen, P. Wittek, F. Köprülü başta olmak üzere; B. Lewis, H. Millas, D. Kitsikis ve daha birçok araştırmacı yazarın görüşleri bu yöndedir.

Büyük Selçuklu imparatoru Alparslan'ın 1071'den önce Doğu Anadolu'daki bazı Bizans garnizonlarına yönelik askeri hareketleri. Ön Asya'da dayanılmaz boyutlara varan Türk göçlerinin yarattığı toplumsal sorunlara çözüm arayışının sonucudur, İslam, Süryani ve Ortodoks vekayinameleri, bu göçlerden ve yarattığı sorunlardan ayrıntılı bir biçimde söz etmektedirler. Bunlar dikkatli bir şekilde incelendiğinde, Anadolu'nun Türkleşmesini, Alparslan'ın Doğu Anadolu'da sağladığı güvenli rampalardan yayılan Türk göçmenlerin gerçekleştirdiği anlaşılır. Yani, Anadolu'nun fethi, merkezi İran'da olan Büyük Selçuklu yönetiminin sistematik politikalannın bir sonucu değildir.


Başlangıçta ortaya çıkan panik veya kontrolsüz olaylar ile mevcut düzenin sarsılmaması elbette mümkün değildi. Kitlesel göç grupları ile yerleşik halk arasındaki kültür, ideoloji, siyaset, yaşama biçimlerindeki farklılıklar; mera, otlak, su, beslenme ve barınmada çıkan sorunların, çatışmalara ve giderek savaşlara dönüşmesi kaçınılmaz oluyordu.

Anadolu Selçukluları Dönemi
Malazgirt zaferinden sonra Anadolu'ya giren Selçuklu komutanlarından Süleyman Şah'ın "1077'de Anadolu Selçuklu Devletini kurmasının ardından, Kilikya'ya girerek 1082 yılında Tarsus'u ele geçirmişti. Ancak, buradaki Türk egemenliği kısa süreli oldu. Zira, Selçuklu Türkleri ile başedemeyen Bizans yöne-timi, Doğu Hıristiyanlannın kurtarılması, Kudüs Haç yolunun açılması ve Kudüs'ün Fatimiler'den alınması gerektiğini öne sürerek papalığın desteğini istedi. 1096'da Franklar'ın basını çektiği 1. Haçlı seferi ile yörede çeşitli Haçlı kontlukları kuruldu. Öte yandan 11. yüzyıl başlannda Ortodoks Bizans yönetiminin Doğu Anadolu'daki Ermeni krallıklarının ve kiliselerinin üzerindeki baskıları sonucu, buradan göçe zorlanan Ermeniler, Kilikya bölgesine yerleşmişlerdi. Kilikya bölgesinde yaşayan Türkmenlerin, Haçlı seferleri ile buradan Orta Anadolu'ya çekilmeleri ardından, Roma-Germanik ilişkileri güçlendiren Ermeni prensleri, Kilikya'da giderek güçlü bir konuma geldiler. Orta Çağ tarihçisi W.Heyd: "Kilikya'nın kuzeyindeki dağlara yerleşmiş olan Ermeniler, oradan aşağıya inmekte ve buranın eski sahipleri olan Rumları yarı rızaları, yarı zor ile göçettirmeyi başardılar ve bu bölgenin alçak kısımlarına yerleşmekte gecikmediler. Bunların başları arasında bulunan Roupenides ailesinden yetenek-li bir asker ve politikacı olan H.Leon, Kilikya Ermeni Krallığı'nın (l187-1219) kurucusu oldu. Bu krallık Batı Asya Hıristiyanları için güçlü bir dayanışma idi. Ermeniler, Bizans imparatorlarına kafa tutabilmek için, batı devletleri ile ve onların Suriye'deki sömürgeleri ile anlaşmalar yapma gereği duyuyorlardı. Leon, Alman İmparatoru VI. Henri'den bizzat basma krallık tacım koymasını rica etti. Bölgede batı tarzında saraylar, kaleler ile derebeylik yöntem ve örgütünü kurdu. Bu şatoların önemli bir bölümünü Frank Baronlarına, St. Jean, Templier ve Teutonique tarikatı şövalyelerine dağıttı. Böylece, bölgedeki Türk egemenliği öncesinde Kilikya'nın aşılmaz dağlarında çok sayıda kalelerden oluşan güçlü bir güven-lik zinciri oluşturarak, Bizans ile Doğu Akdeniz Haçlı kontlukları arasında bir tampon bölge kuruldu. Bu durum, Bizansın Kilikya egemenliği için bir set oluşturduğu gibi, Eyyübiler ve Selçuklular için de, Anadolu ve Suriye arasındaki bağlantıyı kesen önemli bir engel idi. Kısacası Kilikya Ermeni Krallığı, Hitit, Kizzuvvatna, Asur, Pers ve Roma dönemlerinde olduğu gibi, büyük devletlerin hedefi olan bir coğrafyada bulunmaktaydı.


Nitekim, Anadolu Selçuklularının en güçlü olduğu 1. Aleaddin Keykubad döneminde, 1224 yılında Kilikya'ya giren Selçuklu orduları, Anamur'dan doğuya doğru ilerleyerek birçok Ermeni kalesini ele geçirdi. Lamprun (Namrun) Ermeni Senyörü Konstantin'in Kıbrıs Krallığından istediği yardım, Selçuklu Emirlerinden Mübarizeddin Ertokuş'un, Silifke'nin denizle olan bağlantısını kesmesi nedeniyle gerçekleşemedi. Buna rağmen Selçuklular korunaklı Silifke kalesini alamadılar.

İçel'de Yerel Türk Siyasi Egemenliğinin Öncüleri Karamanoğulları ve Ramazanoğulları Beylikleri
Alaiye (Alanya) gibi önemli bir liman ve tersaneye sahip olan Konya Başkentli Anadolu Selçuklu Sultanı 1.Aleaddin Keykubad, Kilikya'daki Türk varlığını güçlendirmek için, aralarında Üçoklardan Karaman ailesinin de bulunduğu Türmen boylarım buraya yerleştirmeye başladı. Ne var ki Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında doğudan gelen büyük göç dalgaları ile ortaya çıkan toplumsal sorunlar, ayaklanmalar, doğuda başgösteren Moğol tehlikesi, 1243 Kösedağ Savaşı'nda Selçukluların Moğollara yenilmesi ile sonuçlanmış ve Anadolu, Moğollar tarafından işgal edilmişti. Bu tarihten itibaren Konya yönetiminin Moğollara bağımlı hale gelmesi uçlarda bulunan yarı bağımlı Türkmen beyliklerinin merkezden kopmalanna neden oldu.


Moğolların Ermeni Krallıkları ile işbirliği içinde olarak Kilikya bölgesindeki Türkmenlere baskı yapmaları ve onları yurtlarından etmeleri sonucunda; Karamanoğulları, Nüre Sofi adıyla anılan Sadeddinoğlu Nüre önderliğinde birleşerek direnişe geçtiler. Daha sonra Kerimeddin Karaman Bey, Konya yöresinde kendi adlarım taşıyan bağımsız bir beylik kurarak, egemenlik alanları güneyde Toroslar'a doğru genişletmeye başladı. Diğer bir Türk boyu olan Avşarlar'dan İslam Bey ve Sarum Bey'de Silifke yörelerine yöneldiler. Bu durum Ermeni Krallığını yıpratırken, Memluk Sultanı Baybars'ın (1260-1277) Moğolları yenerek Anadoluya girmesi, Kilikya'da Ermeni Krallığına ait birçok kaleyi elde etmesi ve buradaki Latinleri bölgeden çıkartması ile Karamanoğulları, yörede daha etkin hale geldi. Öte yandan Çukurova'da güçleri giderek artan diğer bir Türkmen boyu olan Yüreğir aşiretinden Ramazan Bey'in (1353-1378) kurduğu Ramazanoğulları da Ovalık Kilikya'yı denetimleri altına aldı.

Osmanlı İmparatorluğu Dönemi
İçel yöresi, Osmanlı egemenliğine Batı Anadolu ve Balkanlara göre daha geç dönemde girmiştir. Bunun nedenlerini anlamak için biraz daha gerilere gitmemiz gerekmektedir.
Batı Anadolu Türkmen Beylikleri üzerinde ve Balkanlarda genişleyen Osmanlı egemenliği, klasik döneminde üç kıtaya yayılmış büyük bir imparatorluğa dönüşmüştü. Osman Gazi'nin Söğüt çevresindeki küçük beyliğinin diğer Türk beylikleri arasından öne çıkarak hızla büyümesini zorunlu kılan koşullar nelerdi?


Latinler, 1204 İstanbul darbesiyle Bizans mirasına sahip olacaklarını açıkça göstermişlerdi. Yunanistan ve halkı sertleştirilmiş, Balkanlara Latin ve Haçlılar'ın, Macaristan'a Anjoular'ın yerleşme arzuları; Latin ve Papalık koalisyonunun Anadolu'nun denize çıkış noktalarına egemen olan Denizci Türkmen Beylikleri'ni sindirmeleri ve Marmara denizinin kuzeyindeki korunaklı Bizans başkentinin varlığı karşısında, Osmanlıların kayıtsız kalamayacakları bir güvensizlik ortamı oluşmuştu. öte yandan. Orta Anadolu'da güçlü bir beylik olan Karamanoğulları, Doğu Anadolu'da Akkoyunlular, Osmanlılar'ın Kilikya ve doğu yönünde büyümesine karşı büyük bir güç olarak durmaktaydılar. Ovalık Kilikya'da bulunan Ramazanoğullan ise Osmanlı büyümesi karşısında Mısır Memluk Sultanlığının himayesini sağlamıştı. Sultan II. Mehmed, bu kıskaçtan çıkabilmek için öncelikle Bizans'ın başkenti İstan-bul'u elde ederek büyük bir başarı sağladı. Osmanlı Devletine karşı Akkoyunlu ve Karamanoğlu dayanışmasının Venedik, Papalık ve Napoli'yi de içine alarak büyük bir koalisyona dönüşmesi ile sürüp giden çatışmalar sonunda. Sultan II. Mehmed (Fatih) doğuya yöneldi. Komutanlarından Gedik Ahmet Paşa, 1474 yılında İçel'i. Şehzade Mustafa'nın da Develi Karahisar'ı barış yoluyla teslim almasıı ile en büyük rakibi olan Karamanoğulları'nın tüm kent ve kaleleri Osmanlılar'ın eline geçmiş oldu.

1481'de Sultan II. Mehmed'in ölümünden sonra hükümdar olan II. Bayezid ile kardeşi Cem Sultan arasında ortaya çıkan saltanat kavgası nedeniyle, Karamanoğlu Kasım Bey, daha önce Konya Valiliğin'de bulunmuş olan Cem Sultan'la yandaş olarak, iki kardeş arasındaki bu kapışmada, beyliğini yeniden kura-bilmeyi amaçladı. Ancak Ankara'da uğradıkları yenilginin ardından Cem Sultan ile İçel'e geldi. Cem Sultan, önce Korykos kalesine, ordan da Anamur üzerinden Rodos Şövalyeleri'nin yardımı ile İtalya'ya gitti. Kasım Bey ise II. Bayezid'ın kendisini bağışlanmasını sağlayarak, ölümüne kadar (1493) Osmanlılara bağımlı beyliğinin basında kaldı. Ovalık Kilikya'ya egemen olan Ramazanoğulları ise Yavuz Sultan Selim'in, Mısır-Memluk Sultanlığını ortadan kaldırarak, Osmanlı İmparatorluğu'na kalmasıyla birlikte, oldukça geç bir dönemde, Halil Gıyasettin Bey (1480-1510) zamanına kadar Memlüklere, daha sonra-da 1516 yılından itibaren Osmanlı İmparatorluğuna bağlandı.


16. yüzyıl, günümüzün yapısını şekillendiren önemli bir başlangıçtır. Dünyanın küreselleşmesine yönelik ilk girişimler, bu yüzyıldan itibaren başladı. Yüzyıllardır bunalan ve feodalizm çemberini kırmış olan Batı Avrupalı denizci uluslar, mavi küreyi keşfetmiş, okyanus ötesi sömürgecilik ve ticaret tekel-lerim elde ederek, büyüme ve gelişme sürecine girmişlerdi. Osmanlılar ise yönetimleri, Akdeniz'in dışında etkin olamadıkları gibi, Avrupa'da oluşan yoğun mal talebine rağmen, üretim ve ticaret alanındaki yarışta da başarı sağlayamadılar
Osmanlı İmparatorluğu, Doğu-Batı ülkeleri arasındaki konumu "nedeniyle, kervan yolları üzerindeki kentlerini, limanlarını ve alt yapılarını geleneksel işlevinde korumaya ve yaşatmaya gayret ettiyse de, 17. yüzyıl sonuna kadar ancak bir yüzyıl daha sürdürebildi. Buralardan sağlayabildiği ticaret, gümrük ve transit vergi gelirlerinin çok daha fazlasını, ağır, atıl ve masraflı sistemini korumanın bedeli olarak ağır bir biçimde ödedi.

Bizans döneminde gördüğümüz koyu merkeziyetçi yapının bir benzeri, Osmanlı imparatorluk yönetim sisteminde de karşımıza çıkıyor. Toprak ve işletmelerin gözetimi ve yönetimi, büyük bir bürokrat kesim tarafından yapılıyordu. Büyük kentlerde toplanmış tüccarlar, sarraf denilen tefeciler, has, zeamet ve tımar sahipleri, sermayeyi ellerinde bulunduruyorlardı. Ancak, devlet bu sermayeyi kontrol ediyor ve gerektiğinde el koyabiliyordu. Bu ise özel mülkiyet, yatırım ve özel girişimciliğin gelişmesini engelliyordu.

Yukarıda anılan olmusuzlukların yanısıra, Ö. L. Barkan, R. C. Jennings ve S. Faroqhi'nin demografik çalışmalarına baktığmızda, 16. yüzyılda Anadolu'da nüfusun %50'den fazla arttığı görülür. Bu ise başta gıda olmak üzere temel ihtiyaçların aynı oranda artmasını gerektirmekteydi. Öte yandan, hammadde temininde güçlük çeken loncalar da üretimlerini daraltmak zorunda kalmış, kentlerde işsizlik ve toplumsal olaylar başgöstermişti. Kısacası 16. yüzyılın ikinci-üçüncü çeyreğinde gelişen ve kırlarla, kentler arasındaki işbölümünün derinleşmesini, **** üretiminin yaygınlaşmasını ve iç ticaretin genişlemesini sağlayan ekonomik canlılık, 1570'lerden sonra tersyüz olmuştu.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen birçok ülkeden oluşan imparatorluğun iç pazarları canlılığını uzun süre korudu. Güçlü lonca örgütlerine dayalı üretim birimlerinin çeşit ve kaliteleri yüksek düzeylere ulaştı. Ancak, uluslararası olmaktan çok, iç ve bölgeler arası pazarlara yönelik bu faaliyetler, hızlı bir gelişme içinde olan dünya ticaret ve ekonomisinin çok gerilerinde kaldı. Bu dönemde imparatorluğun diğer bölgelerinde görülen toplumsal olaylar, İçel Sancağı'nda da ciddi boyutlarda ortaya çıktı. Bozulan ekonomik, yönetimsel ve toplumsal yapı ile birlikte, merkezin zayıflayan otoritesi karşısında, İçel yöresinde "suhte" (medrese öğrencileri) ayaklanmaları kanlı bir biçimde bastırılabildi. Öte yandan yerel beylerin yönetimde söz sahibi olduğu "ayanlık" denilen oluşum sürecinde, İçel Sancağı Kaza Ayanı Arapoğullan, Silifke Kazası Ayanı Gölgelioğlu Mustafa ve Mamuriye Kazası Ayanı Abdülmümin Beyler'in başına buyruk yönetimleri, merkezden yapılan müdahalelere rağmen önlenememişti.

Sultan II. Mahmud'un yönetime gelmesi ile (1808) Ayanlık ortadan kaldırılmış, batı Avrupa ile ilişkiler geliştirilmiş, yönetimden ekonomiye kadar hemen her alanda yenilikçilik hareketleri başlatılmıştı. Hızla sanayileşen ve makinalı üretime geçen Batı Avrupa ülkeleri, dünya genelinde uyguladıkları sömürgecilik ile hammadde ve ekonomik kaynak alanlarım genişletmekteydiler. Osmanlılar ise, ağır savaş giderleri ve mali sorunlar nedeniyle bu gelişmelerin çok gerisinde kalmış, el emeğine dayalı sanayii düzeyini aşamamıştı. Kaynaklar incelendiğinde, bu dönemde, yörenin Antik ve Orta Çağlar'daki ekonomik ve ticari canlılığım yitirdiği, İçel limanlannın ve kentlerinin ıssız ve bakımsız birer balıkçı ve çiftçi yerleşimler olduğu görülür.

1838 yılında Batı Avrupa ülkeleriyle yapılan Serbest Ticaret anlaşması ve uygulanan bağımsız gümrük politikaları, tarımsal ürünler ve sanayi hammaddelerinin ihracatım artırırken, korumasız kalan ve el emeğine dayalı yaygın sanayii yok etmeye başlamıştı. Ayrıca Osmanlı uyruklarının aleyhine, yabancı yatırımcı ve tüccarların lehine olan hatalı uygulamalar, yerli sanayi ve ticaretin gelişmesini hemen tamamıyle durdurmuştu. Kısacası Serbest Ticaret Anlaşması denilen bu yıkım metni, zaten bunalım içinde olan maliyeyi daha da sarstı. Yeni düzenlemelere gidildiyse de çok geç kalınmıştı. Islah-ı sanayi komisyonlarına gelen kötü haberler artarak çoğaldı. Sonunda ünlü muharrem kararnamesiyle kurulan "Duyun-u Umumiye", batılı ala-caklılar için Osmanlı gelirlerine kaynaklarında el attı.

İmparatorluk genelinde yaşanan bu olumsuzluklara karşın, kitabımızın Mersin kentini tanıtan bölümünde görüleceği gibi, İçel yöresi kentlerinden Tarsus ve Mersin, tarımsal ürün ihracatının katlanarak arttığı tarıma dayalı çırçır, yağ, iplik, çeltik gibi sanayi işletmelerinin kurulduğu İstanbul, Selanik, İzmir, Bursa, gibi önemli Osmanlı kenti arasında yeralmıştı. Osmanlı imparatorluğu'nun çöküş sürecinin sonlarına doğru, 1908 yılından itibaren, yönetime ağırlığını koyan İttihat ve Terakki Partisi'nin ulusçu yaklaşımları sonucu, yeni ekonomik düzenlemelere gidilmekteyken, I.Dünya Savaşı patlak verdi. Bu savaşa kayıplarını telafi edeceğini sanarak giren yönetim, yenilgi sonucunda geriye yıkılmış ve yokolmuş bir imparatorluk bıraktı. Elde kalan son sanayi kırıntıları da bu şekilde kaybedildi. Ulusal bağımsızlık mücadelesi başladığında İçel'in de içinde bulunduğu verimli ovalara, az sayıdaki sanayi tesislerine, liman ve tersanelere sahip stratejik ve ekonomik yerleşimler, Batı Avrupalı sömürgeciler tarafından öncelikle işgal edilmişti.

Tarihi  Eserler

Yumuktepe

Besim Darkot'un, Mersin'in kuzeybatısında Yumuk ırmağı olarak adlandırdığı akarsu (Efrenk-Kızıldere-Müftü deresi) kenarında olmasından dolayı, Yumuktepe olarak bilinen höyüğü J.Garstang Yumuktepe olarak yazar. Eskiden halk arasında buraya Soğuksutepe denilmekteydi. Kent merkezinin kuzeybatısında üzeri çam ağaçlarıyla örtülü höyük hemen dikkati çeker. Anadolu'nun en eski yerleşimlerinden biri olan Yumuktepe ile ilgili ayrıntılı bilgiler, kitabın tarihçe bölümünde yeralmaktadır.

Zephyrium

Mersin'in antik yerleşimi olarak kabul edilen Zephyrium kentine ait bilgiler çok azdır. Eski Halkevi (Günümüzdeki Kültür Merkezi) civarında yapılan temel kazılarında ve Çavuşlu Mahallesi'nde elde edilen bazı buluntular, eski Vilayet Konağının (Günümüzde Sağlık Müdürlüğü) yapımı sırasında ortaya çıkan horasan duvarlar, mermerden yapılmış sütun ve sütun başlıkları, Mersin Müzesi'nde bulunan mermer Aslan başı ile devşirilmiş bazı mimari yapı elemanları, antik Zephyrium kentine ait arkeolojik belgeleri oluştururlar.

Öteyandan 19. yüzyılda Mersin'e gelen C.Texier, VV.M.Leake gibi gezginler, yayınlarında burada gördükleri Zephyrium kentine ait kalıntılardan sözederler. Örneğin V.Langlois, Pompeipolis'den Mersin'e geldiğinde:"Deniz kenarında evler vardır ve bu evlerin olduğu yerde eski bir kent harabesi bulunmaktadır ki, burası eski Zephyrium kentidir" diye yazar.

Anchiale (Karaduvar)

Kalıntıları, Mersin kentinin doğusunda olan bu antik yerleşim için Strabon, Aristobulos'u kaynak göstererek, Asur Kralı Sardanapal'ın Tarsus ile birlikte Anchiale'yi bir gün içinde inşa ettiğini yazar. Gezgin Coğrafyacı bu abartılı bilgi nakline devamla:"Sardanapal'in mezarının burada olduğunu ve sağ elinin parmaklarını şaklatır durumda bir taş heykelinin bulunduğunu ve Asur dilinde yazılmış bir kitabede "Anakyndarakses oğlu Sardanapal, Anchiale'yi ve Tarsos'u bir günde kurdu. Ye, iç, neşelen, çünkü diğer şeyler bunlar kadar değerli değildir" şeklindeki metnin, parmakların anlamını açıkladığını söyler. Khoirilos da bu yazıttan söz eder: "Bütün yediklerim, başı boş düşkünlüklerim ve aşktan aldığım zevkler hepsi benimdir; fakat bu sayısız nimetler geride kaldı".

Anchiale, MÖ 333 tarihinde Pers Kralı lll.Darius ile yapmış olduğu ünlü Issos Savaşı'ndan hemen önce Alexander tarafından alınmıştı. Burada su kemerleri, yapı kalıntıları, bir höyük, Romalılar'dan kalma mozaikli bir hamam kalıntısı bulunmaktadır.

Soli-Viranşehir (Soloi- Pompeipolis)

Mersin'in 14 km batısında deniz kenarında bulunan Soloi antik kenti, MÖ 7. yüzyılda Rodoslu koloniciler tarafından kurulmuş, kente güneş anlamına gelen Soloi adı verilmiştir. Darius (MÖ 521 -485) zamanında, Kilikya'yı ele geçiren Persler için, Soloi önemli bir liman kenti olmuş ve adına sikke darbedilmiştir. Pers-Yunan Savaşları sırasında, MÖ 449 yılında Kilikya'yı bir süre işgal eden Atinalılar, Soloi'yi yönetim merkezi yapmışlarsa da, bir yıl sonra yapılan Kilyos Barışı ile burayı Perslere geri vermişlerdir. MÖ 333'de Asya seferine çıkan Alexander, Soloi'yi Pers işgalinden kurtarmıştı.

Filozof Chrysippos ile takım yıldızları ve fenomenler hakkında öğretici şiirler yazan Matematikçi ve Astronom Aratos, MÖ 3. yüzyılda Soloi'de yaşamışlardır.

Soloi, Antik Çağlar'da Kıbrıs adası ve Mısır'a yapılan ticaretle zenginleşti. Kent Seleukhos Krallığının son yıllarında Kilikya korsanlarının denetiminde kaldı. Roma yönetimi Akdeniz'deki korsan faaliyetlerine son vermek amacıyla, MÖ 64 yılında Pompeius'u görevlendirdi, İtalya'dan başlayarak, Yunanistan ve Kilikya'ya kadar olan bölgelerde korsan faaliyetlerine son vererek Soloi'ye geldi, burayı da korsanlardan temizledi. Yürüttüğü büyük operasyonun zaferi anısına, kenti yeniden imar ederek, adını Pompeipolis olarak değiştirdi.

Bizans döneminde, Hristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesinin ardından, Soloi, piskoposluk merkezi yapıldı. Kent 527 yılında meydana gelen büyük yersarsıntısıyla tamamen harap oldu. Yeniden inşa edilmeye çalışıldıysa da, bu yüzyıldan itibaren yoğunlaşan Sasani ve Müslüman Arap akınları nedeniyle, yeniden eskisi gibi imar edilemedi ve terkedildi. Bu nedenle ören yerine Viranşehir de denilmektedir.

Pompeipolis kentinde liman, sütunlu cadde, tiyatro, Roma hamamı, kent duvarları, nekropol, su kemeri gibi yapılar bulunmaktaydı. Günümüzde dağ kapısından deniz kapısına kadar uzanan korint başlıklı 200 sütunlu yoldan, 41 adet sütun ayakta kalmıştır. Bunlardan 33 adedi başlıklı olup, insan, kartal ve aslan kabartmaları ile süslenmiştir. Ayrıca liman, hamam kalıntısı ve bir su kemeri bu güne ulaşabilmiş kalıntılar arasındadır. Mersin Müzesi'nde kente ait eserler sergilenmektedir. Petersburg Hermitage Müzesi'nde, Bizans dönemine ait bir kiliseden götürüldüğü anlaşılan altın ve gümüş objeler bulunmaktadır.

Bezm-i Alem Valide Sultan Çeşmesi

Mersin kentinin en eski İslami yapısıdır. Eski Cami'nin güney batı köşesindedir. Üzerinde Sultan Abdulaziz'in tuğrası bulunan mermer kitabesine göre, Sultan Abdulaziz tarafından Sultan Abdulmecit'in annesi Bezm-i Alem Valide Sultan adına 1861 yılında deniz kenarında yapılmıştır. Üçgen alınlığı ve payeleri ile ant