
İSİM KÖKENİ
Colonia, Nikopolis, Keyguna , Kahisar-i Şarki bu günkü ismi Şebin Karahisar dır
Kasabanın yakınında roma ve bizans devrinden yerleşim olarak kullanılan yerler bulunmaktadır. Herakleia salbace (vakıf köyü) , didimie (kızılcabölük), ve afrodisias(geyre) bunlardan birkaçıdır . Kendi sınırları içindeki eski kalıntıları (pınarözü mevkii) rastlanılmaktadır .
Anadolu selçukluları döneminde; denizli yöresine göçebe oğuzlar (türkmenler ) yerleşmeye başlayınca; türkler, yörede görülmeye başlanmıştır . Şimdiki tavas ve kale ilçelerinin bulunduğu yerlerde kurulmuş olan “tavas beyliği”daha sonraki yıllarda menteşeoğulları beyinin (1261-1424) egemenligi altına girmiştir . 1390 yıllarında , 4. Osmanlı hükümdarı yıldırım beyeazit 1. Beyliye son vermiştir . 1402 yılında yapılan ankara savaşı yenilgisinden sonra , anadolu moğolların istilasına uğramıştır . Moğolların izin vermesiyle , beyliklere tekrar kurulunca , menteşeoğulları tekrar kurulmuş 1424 yılında da egemenlikleri tamamen sona ermiş ,padişah ıı murat döneminde yöre ve yakın cevresi tekrar osmanlı egemenliğine geçmiştir .
Osmanlıların en parlak dönemi olan yükselme döneminde 10. Osmanlı hükümdarı kanuni sultan suleyman ( 1520-1566) zamanına kadar göçebelerin zaman zaman kullandıgı yerlerden olan kasabanın yeri , sürüleriyle fetiye – antalya tarafından güneyden gelip yazın serin yaylalardan serin yaylalardan çıkan göçebelerin yolu üzerinde yer almış ve 1500’lü yıllarda ilk yerleşim yeri özelliğini kazanmıştır. Asar yaylasındaki murtad çeşmesi yaylalarında mkonaklayan göçebeler , romalılar zamanında kalıntılar bulunan pınarözü mevkiindeki sulak yerlerde kışlamışlardır . Göçerler buralarda yerlwşik düzene geçince , haneleri çoğalmıştır .
Kanuni sultan süleyman’ın 1522
yılında rodas adası üzerine yürüyen ve malta şövalyelerinden rodosu geri
aldıgı seferde ; ordusuyla tavas ovasından (nikfer üzerinden) geçtiği ,
oradanda marmarıs’ten adaya çıktığı bilinmektedir . O ylıllarda osmanlı
imparatorluğu’nca önemli hale gelen yörede ; kanuni sultan süleyman’ın
hanımlarından hürrem sultanın ölümünden sonra , haremin en gözde
kadınlarından olan gülfem hatun (ölümü istanbul 1562) emriyle , hayır
için şu anki yerlerim yerinde (çarşı camiinin bulundugu yer ) çeşme ve
camii yaptırılmıştır . Pınarözü mevkiinde yaşayanlarda camii ve çeşme
yakınına taşınmışlardır . Camii ve çeşmenin yapım tarıhi olan 1530 yılı
aynı zamanda köy’ün kuruluş kurulyş tarihi olarakta kabul edilebilir .
Köyün imarında ilk temelleri atan gülfem hatun ‘dur . 1560’lı yıllarda
(kanuni sultan süleymanın oğulları beyazıt ve selim arasında saltanat
kavgaları çıktığı sırada ) , kanuni sultan suleyman hürrem sultanın oğlu
selim tarafını tutmuştur . Beyazıt yenilip irana sığınsa da geri
istenmiş ve öldürülmüştür . Bu karışık yıllerda gülfem sultan da kanuni
sultan süleyman tarafından öldürtülmüştür . Gülfem sultan’ın istanbul
üsküdar’da da kendi adına yaptırdığı camii bulunmaktadır . Şuanki
yerleşim yeri ortasında , 1530 yılında çeşme ile birlikte yapılan camii
, 205 yıl 1735 yılında 24. Osmanlı padışahı ı . Mıurad zamanında , musa
efendinin marifetiyle köylüler tarafından tamir edilmiştir . Camii ve
çeşme 1993 yılında belediye başkanı kudret kansız tarafından yıklılarak
yeniden yapılmıştır.
Etiler Orta Asyadan
gelmiş büyük Türk milletinden bir kol oldukları son incelemeler ve kazılar
sonucu anlaşılan Etilerin Milattan 2000 yıl önce Anadolu’da birleşik hükümetler
şeklinde büyük bir devlet kurmaya muvaffak oldukları görülmektedir,
Etiler’in ortada kalkması sonucu Anadolunun Kayseri taraflarında Koman ve
Kaskiler’in , Malatya taraflarında Taballar’ın , Kilikya ‘ da Koeler’in merkezde
, Firikya ve batıda Lidyalılar’ın hükümet kurmuş oldukları görülmektedir. Anadolu’ya ilk olarak Kırım ve Trakya yolları ile
geçen ve İskitler’den bir kol olduğu anlaşılan Kimriler, şimdiki
Kastamonu, Sinop bölgelerini kendilerine merkez edinerek bu hakim
bölgeden o zamanki komşuları bulunan Asurlar’ı, Lidya ve
Firikyalılar’ı sürekli ve şiddetli akınlarıyla sindirmişler ve
sınırlarını Karadeniz boyunca Erzuruma kadar uzatmışlar ve bu arada
Ş.Karahisar’ı da ellerine geçirmişlerdir. Kimriler’in ortadan kalkması sonucunda yavaş yavaş
bunların topraklarına sahip olan Medler, önceden Asyalar’la ME.
633-625, sonra İskitlerle ME. 607 ve daha sonra gene Asurlar’la
çarpışmak zorunda kaldılar ME. 585 de Lidyalılar’la yaptıkları bir
savaşta tutması olayı ile karşılaşmış bulunan bu iki savaş kuvvet,
bunu gökten verilen bir işaret sayarak Kızılırmak sınır kalmak
suretiyle savaşlarına son verdiler Medler de bu suretle Kızılırmak’a
kadar olan bölge yani Pont ve Kapadokya’yı ve bu arada Ş.Karahisar’ı
ellerine geçirmiş oldular. Ninova’nın düşmesi ile Asur boyunduruğunan kurtulan
ve İran boyunduruğuna girmiş olan Kapadokya, Kurus zamanında ME. 520
de ikiye ayrılmıştır. Bugünkü Sivas, Kayseri, Maraş, Kırşehir,
Niğde, vilayetleri ve dolaylarını vücuda getiren çorak ve susuz
topraklar birinci parçaya ayrılmış ve gene buna Kapadokya adı
verilmiş;gene bugünkü Sinop,Samsun, Amasya, Tokat,
Ordu,Giresun,Trabzon, Rize ve Gümüşhane vilayetlerini ve dolaylarını
teşkil eden ormanlık ve sulak topraklar ikinci parçaya ayrılmış ve
buna da Pont adı verilmiştir ki konumuzu teşkil eden Ş.Karahisar bu
bölgelerden ikinci parçaya bağlı tutulmuştur. ME. 65 da Pont Kralı Mitirdat’ın kesin olarak
Nikopoliste yenilmesi ve Kırımda ölmesi üzerine Pont toprakları
Romanın bir eyaleti haline konmuş ve yalnız Kırım bölgesi
Mitirdat’ın oğlu Farnaz’a verilmiştir. Farnaz bir müddet sonra
Pompeyüs’le Sezar arasında açılan iç savaşlardan istifade ederek
Pont topraklarının önemli bir parçasını geri almışsa da çok geçmeden
Sezar bizzat ordu göndererek yeniden buraları ele geçirmiştir.
Etiler; ME. 1341 de ve ikinci Murşil zamanında Gaşgarlarla yaptıkları savaşlarda
sınırlarını Erzurum’a kadar genişletmeye muvaffak olmuşlar ve bu zaman ve
meyanda Ş.Karahisar’ı da ellerine geçirmişlerdir.
Bu devirde Etiler’in sınırları doğudan Erzurum, Diyarbakır; batıdan Egedenizi
,güneyden Mısır ,kuzeyden Karadenize kadar uzanıyordu.
Murşil öldüğü zaman Muatalla ile Hatusil adında iki oğlunu bırakmıştı. Muatalla
ME. 1320 de İmparator olunca kardeşi Hatusil’i Karadeniz sahili memleketlerinin
( ve bu arada bittabi Ş.Karahisarın da) idaresine memur etmişti.
Eti İmparatorluğu, gerek uzayıp giden iç ve dış savaşlarının, gerekse batıdan
büyük bir akın halinde gelen Torlar’ın tesirile ME. 1200 de ortadan kalkmış,
halkın bir kısmı Mısır ve Asur’a bir kısmı Lidya ve Fikiryaya önemli bir kısmıda
kendilerinden bir parça olan Mazit şubesine iltica etmişlerdir.
Bu birleşik devletin yıkılmasından Mazit şubesi de müteessir olmuş,Kapadokya
‘nın önemli bir kısmını elden çıkarmış ve hükümetinin nüfuzsu Amasya, Yozgat,
Çorum, Canik, Sivas ve Ş.Karahisar ‘a inhisar etmiştir.
Etiler’in,bugünkü Anadolu köylerinde giyilen urbalar ve uçları kalkık çarıklar
gibi ayakkabılar giymekte oldukları ve bu çarıkları şimdiki şekilde bağlamakta
bulundukları, parmaksız eldiven kullandıkları ve arkalarında örme saçlar veya
sadece tepelerinde perçem bıraktıkları Pontüs adlı eserde
yazılmaktadır.Parmaksız eldiven ve çarık işi halen köylerimizde bir teamül
halindedir. Yalnız perçem işi tepede değil, alnın üzerindedir.
Bunlardan başka Karadeniz’in doğu güneyi taraflarında Mileliler’in ( Yunan
göçmenleri ) bir takım ticaretgah kurmuş oldukları, Karadeniz’in güneyinde ve bu
kısmın iç taraflarında (yani : şimdiki Ş.Karahisar, Koyluhisar, Mesudiye, Ordu,
Fatsa, Çarşamba, Ünye, Reşadiye, Niksari Erbaa, Tokat, Amasya) Anadolunun eski
kavimlerinden hal ve gidişileri belirsiz bir takım insanların bulunmakta
oldukları göze çarpmaktadır. Eski Yunan tarihçileri bu yerlerde oturan ve
erkekleri gibi kadınları da savaşçı olan bu kavme ait bazı bilgiyi Etiler
konusunda görmüştük.
Amazonların, Eti mabetleri müritlerinden teşekkül etmiş bir kadın cemaatı
oldukları, Temisküra ( Ünye ) denilen mevkide bir merkezleri bulunduğu ve Eti
İmparatorluğunun ortadan kalkması sonucu saldırıcı düşmanlara karşı hayatlarını
koruyarak dini ve askeri bir kadın şövalye tarikatı teşkil eylemiş oldukları da
kuvvetle sanılmaktadır.
Diğer bazı tarihler de, Amazonların İskitlerden bir şube olduğunu yazmakta ve
iskit kadınları gibi savaşçı olan bu cemaat kadınlarının silah kullanmasına
engel olmaması için sağ memelerini dağladıklarını ve bir aralık sınırlarını
doğudan Asuya’ya, batıdan Ege denizine kadar genişlettiklerini İzmir, Manisa, ve
Ayasloğ şehirlerini bunların kurmuş olduklarını yazmaktadır.
Birçok kaynaktan aldığım yukarıki bilgilerdende anlaşılacağı üzere Etiler’in ME.
1200 de ortadan kalkması sonucu Karadeniz’in doğu güney sahilleri ve bu
sahillerin iç kısımları Amazon veya Matiz adı verilen bir zümrenin idaresinde ME.
7. yy. başlarına kadar kalmış olduğu ve sonradan bu tarihlerde Kimriler’in bu
tarafları ele geçirmeleri sonucunda bunların da ortadan kalkmış oldukları
anlaşılmıştır.
Halen Ş.Karahisar’da Eti ve Amazonlara ait bir iz ve eser bulunamamıştır. Yalnız
Akören köyünün kabaktepe mevkiinin Kuruerik geçesinde toprak altından çıkarılan
4-5 m. uzunluğunda ve 12-15 cm. çapında künkler, çok geniş ve büyük küpler,
sütunlar, başlık taşları ve bina yıkıntıları, bir takım resimleri havi yazılar
ve kabartmalar Eti ve Amazonlara ait eserler olarak tahmin edilmektedir.
Firikya kralını,
kendi kendini öldürmeye zorlayan ve kralları Toktamış zamanında
büyük bir varlık göstererek Lidya ordularını yok eden Kimriler, en
sonra kralları boş zamanında ME. 633 de Met kralı Madya tarafından
tamamen ezilmişler ve artık Anadolu’da barınamayacaklarını anlayarak
bir kısmı Suriye’ye bir kısmı da Mısır’a gelmiştir.
Kimriler;karanlık mağara ve inlerde yaşayan ve savaşı çok
seven bir kavim idiler. Bu sebepten dolayıdır ki, eski Yunan
tarihçileri Kimriler’in bulundukları yerlere uyku memleketi adını
vermişlerdir.
Gerek Etiler ve Amazonlar ve gerekse Kimriler
zamanında Ş.Karahisar kasabası bugünkü İsola köyünde bulunuyordu.
Derebeylik şeklinde idare edilen bu kasaba sakinleri; üstüste vuku
bulan yedi yıllık bir kıtlık ve açlık dolayısıyla barındıkları
yerleri bırakarak önemli bir kısmı göç etmiş ve bir kısmı da Ordu
ile Ş.Karahisar arasındaki 3094 m. yüksekliğinde bulunan Karagöl
dağının Kırklartepesi’ne çıkıp sığınmışlar ve bu kıtlık yıllarını
orada geçirmişlerdir. Eski yerlerine döndükleri zaman burada bir
yıkıntıdan başka bir şey bulamayan halk o zamanın müdafaa gereğine
uygun yakın mahallelerden yerler yaparak orada barınmışlardır.
İsola kalesi, bir ucu Karadeniz sahiline uzanan Eşgünye
yolunun dar boğazı ağzına kurulmuş bir yerdi. Sahile uzanan ikinci
önemli bir geçit de Saydere yolu ve mevkii idi ki geri dönen halk bu
dar boğazın ağzına şimdiki Eskiköy ile Avutmuş’un başındaki taşın
üzerine iptidai şekilde bir kale kurmuşlar ve burada barınmışlardır.
Zamanın en ileri bir milleti olarak anılan İskitler ve
bunlardan bir şube olan Kimriler, hiç içgil götürmez ki medeniyet
alanında da İskitleri izlemekten uzak kalmamışlardır.
Halen
Ş.Karahisar’ın Bozbayır,Akkaya, Güneytepesi, Dişkaya, mevkilerindeki
in ve mağraların bunlara ait eser olduğu tahmin edilmektedir.
Bunlardan başka Koyunluhisar’ın Eğriçimen yaylasının
Yedipınarlar mevkiinde görülen, bir kısmı yerle beraber öbür kısmı
yerden 3-5 m. yükseklikte bulunan 50 ye yakın höyük ve gene aynı
mevkideki yaylalardan her zaman akmakta olan bir Debi kesafetindeki
suyu bir saniyede içerisine aldığı halde meydana çıkarmayan Dipsiz
kuyu adını taşıyan eserler ve Naipli nahiyesinin Yukarıgörede ile
Gelengeç köyleri arasındaki bir tarlanın içersinde bulunan ve köyün
doğu kuzeyine düşen bir semtte, etrafı taşlarla çevrili, 5 m.
yüksekliğindeki büyük bir höyük te Kimriler’e ait başlıca eserler
olarak söylenmektedir.
Bu höyüklerden birisi her nasılsa o
bölgedeki köylüler tarafından gizlice açılmış ve birçok eski eserler
çıkarılmıştır. Çok zaman sonra haber alan hükümetin, bu iş üzerinde
yaptığ ısıkı araştırma ve izlemelere rağmen esaslı bir sonuç elde
edememiş olduğu anlaşılmış, yalnız bir takım kutular ve bağzı
eşyalar bulunarak Koyluhisar kaymakamlığınca müzeye gönderilmiş
olduğu kaza jandarma komutanın ifadesiyle teeyyüt etmiştir.
Bu ve bu havalideki höyükler üzerinde yapılacak esaslı
araştırmalar bizleri bu iş üzerinde durumdadır. Ayrıca
Koyunluhisar’ın Elvesi mahallesinin mevkiinde 200 metre kadar
derinlikte bir su deposu sellerin bu dereyi oyması sonucu meydana
çıktığı görülmüştür.
Bundan başka bahçe köyünün güneyindeki
kale mevkiinde büyük bir höyük bulunmuş ve yapılan kazıda 6-7 tane
küp çıkarılmıştır. Diğer yerlerde kazı yapılamamış ise de buralarda
höyüklerin varlığını belirtecek birçok özellikler müşahade
edilmiştir.
İranlılar’ın aslı olarak
düşünülen ve fakat hakikat aslen ve neslen Türk oldukları kabul
edilen Medler ME. 550 de ve Astiyağ zamanında Perslerin idaresi
altına girmek zorunda kaldılar.
İranlılar, Arap istilasına
kadar Kiyanlılar, Partlar ve Sasanlar adı verilen üç önemli soy
tarafından yönetilmişlerdir. Bunlardan Kıyanlar ME. 546 dan 334 e
kadar 212 yıl hükümet sürmüşler ve İskender istilasından sonra
memleket Selositler adı verilen birtakım generaller idaresi altına
girmiş ve ME. 312 den 256 ya kadar 56 yıl bu idare şekli buralarda
hakim olmuştur. Sonra Partlar’dan Arses adlı biri bunlara karşı
ayaklanarak ME. 256 da Part sülalesini kurmuş ve bu sülale MS. 214 e
kadar 470 yıl hüküm sürmüştür. Partlar, belli olduğu üzere
Çitler’den bir şubedir.
Çitler ise, bildiğimiz gibi
Turanlı’dır, yani :Türktürler
Partlar iş başına geçtikten
sonra uzun zaman Romalılarla uğraşmak ve savaşmak zorunda kaldılar.
MS. 226 da Partlara karşı ayaklanan ve bir kunduracı çırağı bulunan
Erdeşir, dördüncü behramla yaptığı bir savaşta onu yenmiş, esir
yaptıktan sonra Behram’ı öldürerek Sasanlılar sülalesini kurmuştur.
Bu sülale zamanında dahi Romalılar’la yapılan
savaşlar durmadan devam etmiş ve neticede Ş.Karahisar kah
İranlılara, kah Romalılara harp alanı olmaktan kendini
kurtaramamıştır.
MS. 632 de tahta geçen Yezirtgert zamanında
İranlılarla Araplar arasında savaşlar başlamış, 636 da yapılmış
bulunan Kadisye meydan savaşında yenilen İranlılar bir daha
kendilerini toparlayamamış ve Arapların boyunduruğu altına girmek
zorunda kalmışlardır.
Halen Ş.Karahisar’da İranlılara ait,
Avutmuş bağları ve bu bağların kurulmasına yardımcı olan su arkından
başka bir şey yoktur. Bu bağların kuruluşuna dair Naima tarihinde
yazılı bulunan bir öyküyü Osmanoğulları devrinde Abaza Ahmet ve
Murtaza Paşalar vak’ası dolayısıyla gözden
geçireceğiz.
Pont veya
pontüs adı verilen bu ikinci kısım topraklarda oturan en eski
insanların Tibarlar, Şalip veya Halipler, Moznikler, Alazonlar,
Amazonlar, Tirallar, Kotagonlar.. gibi bir takım kavimler müteşekkil
oldukları görülmektedir.
Bu kavimlerin Etiler bahsinde
görmüştük ve aynı zamanda Milelileri de bu konuda gözden
geçirmiştik. Sonradan gerek bu toprakların gerekse bu kavimlerin Med
ve Persler yönetimi altına girmek zorunda kalmış bulunduklarını da
öğrenmiştik.
Pont toprakları İranlılar (Med ve Persler)
elinde bulunduğu sırada en son teşkilata göre onuncu Satraplık
sayılmış ve yarı erkin bir şekilde yönetilmiştir. Satraplığın
babadan oğula geçişi bir nevi yarı erkin yönetim demekten başka bir
şey değildir. Bu hal İskender istilasına kadar devam etmiş ve o
zaman Pont topraklarında Satrap bulunan ikinci Mitirdat İskenderle
birleşerek İran üzerine yürümüştür ki şu hal erkin yönetimden başka
bir şey olmadığını bize bildirmektedir.
Pont Satrapı
Mitirdat, İskender öldükten sonra bu topraklara sahip olmak
iddiasında bulunan İskenderin generallerinden Antigon’la çarpışmak
zorunda kalmış ve neticede bu toprakları kurtarmak suretiyle
hükümdar adını almıştır. 227 yıl kadar erkin bir şekilde yönetilen
Pont hükümeti ME. 78 den 48 e kadar 30 yıl Romalılarla çarpışmak
zorunda kalmış ve en sonunda bu didişme dolayısıyla ortadan
kalkmıştır. Şu var ki, Pont toprakları Romalı’ların eline geçtiği
zamanda, Side şehrinde POLAMONYAKPONTU adı verilen ayrı erkin bir
hükümet kurulmuş ve Bitinya’daki Leodokya şehrinde vali bulunan
Zünnu’un oğlu Polemon, Roma generali Mark Antuvan tarafından bu
hükümetin başına getirilmiş, Miladın birinci veya ikinci yılına
kadar bu hükümetin başında kalmış, İranlılarla boğuşmada bulunan
Oktav’a karşı mümessil heyete yardım etmek suretile üstün gelmeği
elde etmeye muvaffak olmuş ve bir aralık sınırlarını Bosfor’a kadar
genişletmiştir.
Birinci Polemon öldükten sonra, oğlu ikinci
Polemon, annesi, Pitedoris’in vesayetile babasının mülküne varis
olmuş isede MS . 63 de memleketini ve istiklalini Nerona teslim
etmek zorunda kalmıştır.
Gerek Pontlar, gerek İranlılar ve
gerekse Kimrilerin son zamanlarında konumuzu teşkil eden Ş.Karahisar
halkının Eskiköy kalesini kendilerine barınma yeri yaptıklarını
Kimriler konusunda görmüştük. O zaman kolonya adı verilen bu kale
Pont krallığının Trabzon ve Amasya gibi iki önemli şehrinin orta
yerinde kurulmuş ve Anadolunun iç kısımlarına yapılacak herhangi bir
harekatın üssünü teşkil etmekte önemli roller oynayan müstahkem bir
yerdi.
Kolonya kalesinin sahile uzanan önemli iki geçidi
vardı ki bunlardan birinin İlimsu-Eşünye, öbürünün de Saydere-
Giresun yolları olduğunu önceden görmüştük. Toprağın tabii yapılışı
ve o devirlerde bu bölgenin çok sık ve çok geniş ormanlarla
çevrilmiş bulunması bu tabii yollardan başka bir yola sahili dahile
birleştirmeye imkan yoktu
Eskiköy kalesini kuruluşunda,
Akkaya, Akbayır ve Güneytepesi’ndeki her bireri en az 20-30 ar kişi
alabilecek büyüklükteki 70-80 kadar in ve mağaranın varlığının en
büyük rol oynamış olduğu görülmektedir.
Akkaya üzerinde
kurulmuş olan kolonya kalesi sakinleri, halen varlıklarını muhafaza
eden 23 magara, 1,5 metre çapında ve 15-20 metre derinliğinde
bulunan bu kaya üzerindeki su kuyusundan istifade ederek
ihtiyaçlarını gidermekte idiler. Altuntepsi adını taşıyan şimdiki
Kabaktepe üzerinde bulunan Kuyudüzü mevkiinde de kral sarayları
bulunuyordu. Bundan başka Akbayırla, Akkaya arasındaki Kaleboynu
adını taşıyan sırtın doğu kuzeyinde kurulmuş ikinci bir kale vardı
ki bu kısımda o devirde Dizdar kalesi ödevini görmekte idi. Bugün bu
Dizdar kalesinin kurulmuş olduğu taşın beşte üçü koparak Eski köyün
üstüne doğru devrilmiştir, geri kalan kısımlarda taş üzerinde
oyulmuş merdivenler, sahrınçlar, tandır gibi çukurlaştırılmış
yerler, kireçli harçla yapılmış duvar kırıntılarından başka bir şey
kalmamıştır.
Her yıl mayıs ayının on dokuzuncu günü
Ş.Karahisar Suşehri, Koyluhisar, Alucara, Tirebolu, Giresun ve
Trabzon Rumlarından bir çoğunun bu kale üzerinde toplanması dini ve
milli törenler yapması suretiyle eski varlıklarını yaşatmak
hülyasında bulunmaları, Habib efendin bu ifadesini kuvvetlendirir
delillerdir.
Pontlar devrinde konumuzu teşkil eden
Ş.Karahisar’da göz çekici olağanüstü olaylar görülmemiştir. Yalnız,
son kralları yedinci Mitirdatla Roma generalleri arasında yapılmış
olan sürekli savaşlara sahne olmuş bulunduğu görülmektedir. Şöyle ki
: Kapadokya kralı onuncu Aryarat zamanında Pont kralı yedinci
Mitirdat Kapadokyaya saldırmış ve bu kıtayı elde etmeye muvaffak
olmuşdu. Kapadokyalılar yerlerinin geri alınması hususunda
Romalılardan yardım istediler. Romalılar’da Lükullüs kumandasında
bir ordu gönderdiler. Kabira’da vukua gelen büyük savaşta Mitirdat
yenilerek karılarından yanında bulunanların öldürülmesi emrini
verdikten sonra kaçtı ve damadı bulunan Ermeni kralı Dikran’a iltica
etti.
Dikran kain pederini soğuk bir şekilde karşıladı ve
onu bir kaleye hapisetttirdi. Mitirdat’ı kovalayan Lükullüs, Kemah
yakınlarında ve Fırat ırmağı kenarında kurulmuş olan Ermeni merkezi
Dikranokerda’ya yaklaştı ve Mitirdat’ın teslimini Dikrandan istedi.
Dikran’ın, bu isteği yerine getirmemesi üzerine Lükullüs bütün
kuvvetiyle Ermenistan merkezine saldırdı. Dikran da Mitirdat’ın
tavsiyesi veçhile büyük savaşa girmemek için merkezden uzaklaştı.
Fakat hükümet merkezinin uzun zaman sargıda kalmasına dayanamadı,
Lükullüs’le savaşa tutuştu ve yenildi. Dikranokerda Romalılar eline
düştü ve yağma edildi.
Savaşın peşinden tezce kış başlamış
ve askerler arasında dedikodular yüz göstermiş olduğundan Romalılar
geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu fırsattan istifade eden Dikran
Ermenistan’ı Mitirdat da Pont memleketlerini geri almağa muvaffak
oldular.
Senato tarafından ağır hareketle ve düşman malını
kendine male’mekle suçlandıran Lükullüs geri çağrılarak yerine
Pompeyüs gönderildi.
50 bin kişilik ordusuyla Pompeyüs
Galata üzerinden Pont topraklarına girdi. Ermeniler’in ve
Mitirdat’ın ordularını kovaladı ve yeşil ırmağın sağ sahilindeki dar
boğazlara hakim tepeleri tuttu. Bügünkü Bayram köyünün bulunduğu yer
yakınlarında öğle uykusuna yatmış bulunan Mitirdat’ın askerine
birdenbire baskın vererek hemen hepsini yok etti ME. 65
Mitirdat bir karısı, bir kızı ve birkaç süvari ile kaçmağa
muvaffak oldu. Dikran da oğlu genç Dikran’ın isyanını ve Pompeyüsle
olan ittifakını düşünerek gönüllü gönülsüz barış yapmak yolunu tuttu
ve Pompeyüs’ün ayaklarına kapanarak barışı elde etmeğe ulaştı.
Mitrat, o kaçış Kırım’a kadar gitmişti. Fakat Pompeyüs’ün,
kendi başını getirene 100 talan vereceğini ilan eylemiş olduğunu
duymasından ve kendi oğlunun hiyanetinden müteessir olarak karısını
ve iki kızını yanına çağırıp zehir içmek suretiyle intihar etmek
istemiş isede önceden zehire karşı bazı tiryaklar kullanmış
olduğundan bu şekil intihardan bir sonuç elde edemeyince Galyalı bir
nefere kendi kendini öldürttü ve bu suretle 20-30 yıllık boğuşmadan
ve dağdağalı hayattan kendini kurtarmış oldu ve Mitirdat’ın ölmesi
ile de Pont toprakları tamamen Romalıların eline geçmiş bulundu.
Pont Krallığının mirasına konan Pompeyüs, savaşı kazandığı
yerde yeniden bir şehir kurulması emrini vermiş ve bu şehre, şavaşı
kazanma evi anlamına gelen Nikoplis adını takmıştır.
O
zamanki idari taksimatta burası Roma’ya tabi bir vilayet şekline
sokularak bir vali idaresine verilmiştir. Yalnız burada Pont kralı
Mitirdat’ ın Roma generali Pompeyüs’le Nikopolis yakınlarında
yaptığı son savaşın fırat vadisi mi yoksa yeşil ırmak’ın sol sahili
mi olduğu gibi birbirine uymayan iki alan veya yerle
karşılaşmaktayız.
Gerek Pontüs adlı eserdeki Pontüs
haritasının ve gerekse bunlara dair çizilen öbür eserlerdeki
haritaların tetkisinden de anlaşılacağı üzere Pontüs sınırı fırat
vadisine kadar uzanmaktadır.
Gerçi son kral Mitirdat, Ermeni
kralı Dikran’la birleşerek kısa bir zaman için(onuncu Aryarat
zamanında) Kapadokya’yı elde etmek sureti ile sınırlarını Fırat
vadisine kadar götürmüş ve Prokonşül Çiçeron’un yardımlarına ulaşan
üçüncü Aryobarzan zamanında bu bölgede birçok çarpışmalar olmuş
isede mütealiben Lükullüs’le yaptığı savaşlarda buralarını ve hatta
kendi topraklarını bile bırakmak zorunda kalmış olduğu ve
Lükullüs’ün Romaya ulaşabilmiş bulunduğunu ve aradan çok zaman
geçmeden Pompeyüs’le karşılaşarak yenilmiş olduğunu yukarıda görmüş
ve Mitirdat’ın fırat vadisile bir ilgisi olmadığını sezmiştik.
Pompeyüs’ün Kapadokya yolunu değil Galata yolunu seçmiş
olması ve buradan Pont topraklarına girmesi de ayrıca düşünülür bir
iş olarak göz önüne alınacak olursa son yapılan savaş yerinin
yeşilırmak’ın ana kollarından biri olan Kelkit’in sol sahilinde ve
Ş.Karahisar’ın eski adlarından biri bulunan Nikopolis yakınında
yapılmış olduğu kendiliğinden meydana çıkar.
Nikopolis şehri
yıkıntısı bugünkü kasabaya üç Km. uzaklıkta ve kasabanın tam
güneyinde bulunan Bayramköyündedir. Bu köyün batı yönündeki tarlalar
içersinde köylü tarafından okul ve cami olarak yaptırılan mahalde
toprak altından çıkarılan birçok bina yıkıntıları oymalı taşlar,
içersinde üç insan oturabilecek büyük küpler, taş sütunlar ve
sahanlıklar buranın eski Nikopolis yıkıntısı olduğu kanaatini bize
vermiş ve sonradan halkevi arkadaşlarıyla yapılan birkaç
araştırmalarda elde dilen birçok paralar bizim bu kanaatimizi
kuvvetlendirmiştir. Daha esaslı bir şekilde yapılacak kazılar ve
araştırmalar bizleri bu hususta daha açıkça aydınlatmaya
elverişlidir.
Bugünkü şoseler yaptırılmazdan önce Suşehri ve
Erzincan’dan gelen gelen yolların Kuleli Muhlis köprüsünden geçmek
suretiyle Bayramköyüne çıkması ve oradan bugünkü kasabaya,
Kelemcibahçesi’nin altından Ziberi, Kırkgöz Avutmuş’tan geçerek
Eskiköye ve oradan Giresun’a kollar atması da bize bu hususta büyük
aydınlatma aracı olmaktan uzak kalmamaktadır. Hasanağa köprüsünün
kurulması ve şoselerin vurulması dolayısıyla bugün bu yollar terk
edilmiştir.
Erzincan tarihinin verdiği bilgiye göre Roma
generali Pompeyüs’ün Nikopolis şehri yanındaki ve yeşilırmak’ın sol
sahilindeki hakim tepeleri, olağan üstü bir çabuklukla tuttuğu ve
öğle uykusuna yatmış bulunan Mitirdat’ın askerine birdenbire baskın
vererek yok ettiğini yazdığı bu dar boğazlardan birisi Yusufbey,
öbürü Kurbağa köprülerinin bulunduğu yerler ve üçüncüsü de Saydere
yoludur ki esasen şoseler vuruluncaya kadar Ş.Karahisar’ın başlıca
yolları da buralardı.
Hakim tepeler ise: Kayabaşı, Dikmen,
Kayadibi, Hasanşeyh, Akkaya ve Eğmedağdır.
Dünkü Nikopolis
ve bugünkü Bayramköyü de hakikaten bu tepelerin tesiri altında ve
aynı zamanda kelkit ırmağının ve bu ırmağının ana kollarından biri
olan şehir suyunun sol sahiline düşmektedir.
Halen
Ş.Karahisar’da Pontüsler’e ait hiçbir sanat eseri mevcut olmadığı
yapılan izlemeler sonucu anlaşılmıştır.
Roma generallarından Mark Antuvan’ın Polemonyak Pont’u adı
verilen ve merkezi Fatsa kazasındaki bolaman nahiyesinde bulunan
havaliye bir nevi istiklal vermiş olduğunu ve bu istiklalin MS 63’de
Neron tarafından alındığı Pontüsler konusunda görmüştük. İşte bu
sırada Mark Antuvan Nikopolis’e (Ş.Karahisar) dahi gelerek Ermeni
kralı Arduvazt’ı Kemahtan karargahına getirmeğe muvaffak olmuş ve
esir yaparak Mısıra gönderildikten sonra kellesini orada
kestirmiştir.
Mark antuvan burada bulunduğu sıralarda Ermeni
topraklarını üçe bölmüş, bunlardan birine oğlu Aleksandır’ı vali
tayin etmiş ve küçük Ermenistan’ı da Pont Dokagına bağlamıştır.
Pont memleketleri Romalılar eline geçtikten sonra
Galatyapontu, Polemonyakpontu, Kapadokyapontu adı verilen üç parçaya
ayrılmış ve her biri Romaya bağlı dokalıklar şeklinde yönetilmiş ve
bu üçten geri kalan kısım da bunlar üzerine eklenmiştir. Bu bölüm
işinde konumuzu teşkil eden Ş.Karahisar da, merkezi Sivas’ta bulunan
Kapadokya Pontluğuna bağlanmıştır.
Roma İmparatorlarından
Vespazyen MS. 70 tarihlerinde merkezi Kapadokya olmak üzere bu üç
Pont’u birleştirmiş ve oraya bir Lega (vekil) göndermiştir.
Önceden Elespontüs adı verilen ve bir konsüler tarafından
yönetilen Pont memleketleri ve bu arada Ş.Karahisar, Merkezi
İyonya’da bulunan Asya Prokonsüllüğüne bağlı tutulmuş ve bu
prokonsül de doğrudan doğruya İmparatora bağlanmıştır.
Sonradan bu topraklar, merkezi Trabzon olmak üzere Diyosez
adı verilen umumi bir valilik haline sokulup onbir vilayete bölünmüş
ve bu zamanda Nikopolis şehirde Pontüs Polemonyagüs vilayetine
bağlanmış ve bir liva teşkilatına tabi tutulmuştur. Bu arada bulunan
öbür livalar : Amasya, Tokat, Erzincan, Canik, Çorum, Trabzon,
Gümüşhane, Rize ve Yozgattır.
Roma İmparatoru Teodos’un son
zamanlarında ve 391 de Pont toprakları, Orta Asya’dan gelen Peçenek
ve koman Türkleri tarafından istila edilmiş ve tam bir bogon (50
yıl) bu Türklerin yönetimi altında kalmıştır. Bir taraftan
Hırıstiyan misyonerleri bu Türkleri hırıstiyanlaştırmakta, öbür
taraftan İmparator Markyanus orduları da bunları yönetkeleri altına
almakta büyük bir sevecenlik göstermiştir.
Bugünkü kayadibi,
Sipahi Alişar ve yönlerine ve kasabaya fazlaca olarak yerleşmiş
bulunan bu Türkler o zaman Kayadibi mevkiindeki taşı oymak suretiyle
güzel bir tapınak yapmışlarsa da sonradan Hırıstiyanlaştırılan bu
adamlar burayı kilise haline çevirmişlerdir. Ş.Karahisar, Alişar,
sipahi ve ve yönlerindeki köyler Rumlar ile eski Rum mahallesindeki
Rumların Rumca konuşmamaları ve bilmemeleri bunların zorla
Hırıstiyan yapılmış yukarıda adı geçen Türklerden zamanımıza ulaşmış
kimseler oldukları açıkça görülmektedir.
Bu devirlerde
Ş.Karahisar ve dolaylarına Peçeneklerden Helkin ve Zara,
Komanlar’dan Kolhit oymakları gelmişlerdir. Helkin oymağı Peçenek
İnallarından birinin oğlu olan İlgün veya ilgun adında bir beyin
emir ve kumandasında buraya gelmiş, çoğu kasaba merkezine ve bir
kısmıda köylere ve yakın kazalara yerleşmişlerdir.
Komanlara
gelince bunlarda Alucaranın Koman köyü ve dolayları Ş.Karahisar’ın
Biroğul ve Avutmuş mahallesine ve Kayseri havalisine yerleşmişler ve
tam 60 yıl bu bölgelerde egemen olarak yaşamışlardır. İşte bu
zamanda buralara gelip yerleşen bu Türkler, Ş.Karahisar’ın bulunduğu
yere Elgün veya Keygun (Helkine veya Helgüne) adını vermişlerdir.
Bu ad Osman Oğulları devrine kadar memleketimiz ismine alem
olmuş, gerek Kolonya ve Nikopolis ve gerekse aşağıda göreceğimiz
Mavrokasteron adları hiçbir zaman Türkler arasında yer
tutmamışlardır.
MS. 395 de Roma İmparatorluğunun ikiye
ayrılmasında Anadolu Bizans İmparatorluğuna düşmüş ve bu arada Pont
topraklarıda Bizans memleketleri sırasına girmiştir.
Bu
bölüm esnasında bugünkü Karahisar ismine esas olan Mavrokasteron
ismi değiştirilmek suretiyle buraya verilmiş ve bu isim Türkler
devrine kadar Romalılar arasında kullanılmıştır. Avrupa tarihçileri
Keygune kelimesini galat olarak veya kasten değiştirerek Kögonye
şeklinde sokmuşlardır.
Bu zamanlarda Ş.Karahisarda oturan
halkın (öbür Pont topraklarında olduğu gibi ) beşte üçünü Turanlılar
(Türkler), geri kalanını da Rumlar, Ermeniler teşkil ediyordu.
Gene bu devirlerde Romalılar eski köy kalesini kullanmak
zorunda bulunuyorlardı. Çünkü: bugünkü kalenin bulunduğu taş, henüz
inkişaf etmemiş ve şimdiki kasabanın bulunduğu yer çökmemiş
olduğundan bu taşla aynı seviyede bulunuyor ve burada bir kale
kurmak imkanı görülmüyordu. Bayramköyünde kurulmuş olan Nikopolis
(Mavrokasteron) şehri ile Eskiköy kalesi arasında oldukça uzun bir
yol vardı. Fakat şehir aynı zamanda Ziberi, Kırkgöz, İkioğul, ve
Avutmuşa doğru bir şerit gibi uzanıyor ve bir ucu buradan Akkaya’ya
bitişiyordu. Bu sebepten dolayıda Nikopolis (Mavrokasteron) şehri
ister istemez eski kale ile olan bağlılığını muhafaza ediyordu.
Herakliyüs zamanında ve 614 de İranlılar gene Kapadokya ve
Pont memleketlerinde Romalılar üzerine saldırmışlardı. 14 yıl süren
bu saldırış ve koruyuşlarda Mavrekasteron (Ş.Karahisar) şehri her
iki tarafın ordularına ve generallerine sahnei cereyan olmaktan
kendini kurtaramadı.
En sonra Heraklüyüs’ün bizzat Trabzon’a
kadar gelerek İran hükümdarı Hüsrev’i yenmesi, buraların gene
Romalılar elinde kalmasına sebep oldu.
Halife, Kaim
Biemrillah zamanında 1034 (425) den 1044 (436) ye kadar Romalılarla
İslamlar arasında vuku bulan savaşlarda İslam orduları
Mavrokasteronun (Ş.Karahisar) Eşkünye kasabasını elde etmiş
oldukları ve bu suretle İslamların sınırlarını Trabzon’a kadar
genişlettikleri görülmüştür.
Pont toprakları umumi valisi
İsak Kominüs zamanında Selçuk hükümdarı Tuğrul beyin anabir kardeşi
ve Yusuf Yabgonun oğlu İbrahim İnal 1047 (438) de Diyarbakırdan ve
1048 (439) da Malazgirt üzerinden Pont topraklarına girerek Erzincan
ve Sivas’ı aldıktan sonra Mavrokasteron (Ş.Karahisar) üzerinden
Trabzon’a oradan Canik, Amasya, Sinop’a ve nihayet İstanbul’a beş
günlük bir mesafeye kadar ilerlemek celadetini gösterdiği
görülmüştür. İbrahim İnal’in bu harekatını önlemek için gerek İsak
Komninüs’ün ve gerekse imparatorun bütün çalışmaları müdafaa ve
saldırışları boşa çıkmış ve en sonunda imparator tarafından büyük
para ve tazminat verilmek suretiyle İbrahim İnal sulha razı
edilmiştir.
1054 (446) de Selçuk orduları üç koldan yürüyüşe
geçerek Van, Kars ve Bayburt, yörelerini zaptedip Kelkit vadisine
kadar ilerlemiştir.
1058 (450) de bu ileri yürüyüş Tuğrul
beyin yeğeni Yakutihan tarafından daha ziyade genişletilmiş Kolonya
(Ş.Karahisar), Neoksara (Niksar), Erzincan, Kemah, Sivas, Aleşkirt,
Malazgirt, Muş, ve Malatya elde edilmiş ve buraların idaresi İbrahim
İnal’a verilmiştir.
Sonradan bu iki kardeşin aralarının
açılmasından ve İbrahim İnal’ın ölümünden faydalanan Pont valisi,
Halkis, Pont topraklarının önemli bir kısmını ve bu arada
Ş.Karahisar’ı da 1054 (451) de elde etmeğe muvaffak olmuşsa da 1071
(463) de Erzurum’da Sandık beyle ve Malazgirt’te Alpaslanla yapılan
meydan savaşı sonucu bütün Anadolu ve gene bu arada Ş.Karahisar
sonsuz olarak yabancı ellerden kurtulmuş ve asıl sahibi olan
Türklerin eline geçmiştir.
1323 tarihli Sivas salnamesinin
227 inci, Kamusül alam’ın 5 inci cildinin 3625 inci sahifelerinde
bugünkü kalenin Trabzon Rum İmparatorluğu zamanında ve Komninüs
hanedanı tarafından yapıldığı yazılıyorsa da bu doğru değildir.
Çünkü : Trabzon imparatorluğunu kuran Birinci Aleksis Komninüs 1185
(581) de ailesi efradının Bizans imparatoru ikinci İsak zamanında
öldürülmesi üzerine Trabzon’a kaçmış bu bölgede bazen gizlenmiş
bazen meydanlamış ve sonradan anılarak ve sayılarak 1204 (600) de
Trabzon devletini kurmuş oluğu, tarihen belli olup bu tarihte ise
Ş.Karahisarın mengüçler elinde bulunduğu gene tarihen müsbettir.
Yalnız bu hal ve ifade bize Romalılar devrinde şimdiki
kalenin mevcut olmadığını ve o zamanlarda (yukarıda yazdığımız gibi)
şimdiki kale taşının kasabaya bakan kısmının toprakla bir seviyede
olduğunu isbata kafi bir delildir.
Aynı zamanda bu tarihi ve
ifade, hali hazır kalenin, Romalıların inhizamından sonra Türkler
tarafından yapılmış olduğunu ve Rumların bu kaleyi kendilerine
maletmek istemiş olmalarının da ayrıca ve açıkca delillerindendir.
Ş.Karahisar’da Romalılardan kalma yalnız Bayram köyündeki
Nikopolis şehri yıkıntısı ile Suşehri’nin küçük güzel köyündeki bina
yıkıntılarından başka bir şey yoktur.