
Bu kelime çeşitli dillerde aksan farklılaşmalarına uğrayarak benzer biçimlerde kullanılmıştır: "Zmirna, Smirne, Simire, Semire, Lesmire, Lesmirr, Ksimire, Siniros, Mirina, Samorna, Simira, Zmirra, Asmira, Esmira, İsmira, İsmire, Yezmir gibi..."
Bütün bu erişilmez kız imgeleriyle yüklü isimler, Hitit, Helen, Roma, Bizans, Slav, Arap, Hun ve Türk dillerindeki İzmir'di. Eski iyon lehçesi, isimlerin başına "İ" belirleme sözcüğünü getirilerek, kentin adını "İzmirni" olarak söylemiştir. Bu gün kullanılan İzmir sözcüğü işte bu kökten gelmektedir.
İzmir'in TarihiKent Tarihi Ve Kentlilik
XX. yüzyılın başladığı sıralarda dünya nüfusunun sadece onda biri kentlerde yaşamaktaydı. Aynı yüzyıl biterken durum çok değişmiş, yer yüzündeki her üç kişiden birisi hayatını kentlerde sürdürmeye başlamıştı. Günümüzdeki beklenti ve geleceğe yönelik olarak yapılan çıkarımlar ise, önümüzdeki bir-kaç on yıl içinde her iki kişiden birisinin kentlere yerleşmiş olacağına işaret etmektedir. Ülkemizdeki durum da, dünyadaki eğilimle benzerlik gösteren bir çizgide evrilmektedir. Geride kalan son yüzyıl içindeki bu değişim, özellikle eski dünyanın binlerce yıllık geçmişleriyle, insanlık ve uygarlığın belgesel kanıtları olan tarihsel kentlerini, acil çözüm bekleyen sorunlarla karşı karşıya bıraktı. Bu kentlerin tarihsel dokularıyla, yeni ihtiyaçların dayattığı yapılaşma ve kentleşme biçimleri arasında çatışmalı bir durum yaşanmaya başladı. Değişen zaman ve koşulların doğurduğu ihtiyaçların baskısı, tarihsel kent dokularını geri dönüşüm imkanı bırakmadan yok olma tehlikesiyle baş-başa bıraktı. Geçmişten gelen uygarlık birikiminin taşıyıcısı olan kentsel doku ile yeni yapılaşma arasında ahenkli çözümler bulmak, ivedi bir ihtiyaç haline geldi. Bu ihtiyaç, kentler ve kentleşme hakkında düşünmeyi, ortaya çıkan sorunlara çözümler üretmeyi ve bunları uygulayacak kurumları çeşitlendirmeyi zorunlu hale getirdi. Hızlı kentleşmenin yarattığı ve sorunlara çözüm aranırken, kentlerin tarihi üzerine yapılan çalışmaların da yoğunlaştığı görüldü. Çünkü kentlerin tarihsel serüvenlerini araştırmak, tarihsel deneyimleri öğrenerek kentlerin bugünü üzerine düşünmek anlamına gelmektedir. Bu çalışmalar kentlerin ortaya çıkışları, yerleşme tipi olarak özelliklerinin neler olduğu, nasıl yönetildikleri, planlamanın evrimi ve konut tipleri gibi konularda geçmişte oluşan deneyimleri, yeni kuşaklara aktarmaya başladı. Çok geçmeden kent tarihlerini araştırmanın, günümüzdeki kuşaklar için işlevsel olduğu fark edildi ve bu araştırmalar yaygınlaştı.
Araştırmalar gösterdi ki, kentler tarihin her döneminde var olan bir yerleşme tipi değildi. Kentlerin ortaya çıkışları, insanların tarımsal üretime ve yerleşik hayata geçişleriyle bağlantılı bir değişim olarak görünmektedir. Tarımsal üretim yaparak beslenen ve geçimlerini bu yolla sağlayan insanların, tarım alanları yakınlarında kurdukları köylerde yerleşik hayata geçtikleri biliniyor. Yerleşik hayatın bu ilk evreleri ile kentlerin kuruluşu ve ortaya çıkışları arasında doğrudan bir ilişki vardır. Tarihsel olarak insanların tarımsal üretim yapmaya başladıkları dönem, kentlerin ortaya çıkışlarını hazırlayan en önemli gelişmeydi. İnsanlık tarihinde bu gelişmenin görüldüğü ve kabaca İÖ. 8000-4000 yılları arasına tarihlenen süreç, Neolitik Çağ olarak adlandırılmaktadır. Hatta bu süreçte bazı yerleşmelerin köy sayılamayacak kadar büyüdüğü de bilinmektedir ve bu yerleşmelerin köy mü, yoksa kent mi sayılmaları gerektiği, bilim adamları tarafından hala tartışılmaktadır. Bu tartışmaya konu edilen neolitik yerleşmelerden birisi de Anadolu’da bulunmaktadır. Burası Konya iline bağlı Çumra ilçesi sınırları içinde yer alan Çatalhöyük’tür.
Çatalhöyük.
İÖ.6500 yılından başlayan bir yerleşim alanı olarak, dünyadaki en eski
yerleşmelerin ön sıralarında bulunmaktadır. Üstelik yapılan hesaplara göre,
neolitik çağın en kalabalık yerleşmesi olduğu da ileri sürülmektedir.
İnsanlık tarihi açısından çok önemli bir miras olan Çatalhöyük dışında, Can
Hasan, Hacılar gibi neolitik yerleşmeler, Anadolu yarımadasını, yerleşme ve
uygarlık tarihi açısından son derece ayrıcalıklı kılmaktadır.
Belirtilen yerler ve benzerlerinin kent sayılıp sayılamayacağı tartışmaları,
konumuz açısından önemlidir. Çünkü bir yerleşmenin kent sayılması için,
sadece nüfusun çokluğu ve yerleşmenin alansal büyüklüğünün belirleyici
olamayacağı, bu tartışmalar sonucunda ortaya çıkmıştır. Yani kent tarihi
üzerine çalışmak ve düşünmek, kenti tanıma açısından yararlı olmuştur.
Yapılan çalışmalarda, tarım üretimi ve yerleşik hayata geçişten sonraki
dönemde, yerleşmelerdeki ilişkilerin farklılaşmaya başladığı tespit
edilmiştir. İÖ. 4000 yıllarında başlayan süreçten sonra, yerleşmelerin
bazılarında görülen söz konusu farklılıkların, kent ve köy ayrımında
belirleyici olacağı anlaşılacaktır. Bazı yerleşimlerde sadece tarımsal
üretim karakteri hakim olurken, bazılarında maden işleyen ve çeşitli metal
aletler üreten zenaatkarlar ortaya çıkmıştır. Tarım dışı işlerle uğraşan
zenaatkarlara, tarım ürünleriyle imal edilen bu aletleri alıp satan veya
zenaatkarlara işleyecekleri ham maddeleri temin eden insanlar, yani
tüccarlar katılmıştır. Aynı şekilde askerler ve din adamları da, çok
geçmeden toplum içindeki yerlerini almışlardır. Tüccarlar alış verişleri
sırasında hesap yapmak zorunda olduklarından, yazı ve aritmetik ortaya
çıkmıştır. Bu toplumsal değişim, kısa süre içinde yerleşme mekanına da
yansımıştır. Ticari mekanlar, pazar yerleri, atölyeler, malların
biriktirildiği depolar ve tapınaklar gibi yapıların bulunduğu yerleşmeler
görülmeye başlamıştır. Sadece tarımsal üretim yapılan yerlerden mekansal
olarak farklılıklaşan bu yerleşmeler, kentlerin erken tipleri olarak
nitelenmektedir. Sayılan bu özelliklere yerleşiklerin hepsini ilgilendiren
kararları almak ve uygulamak için yönetsel bir üst yapı oluşması da
eklendiğinde, köylere göre tamamen farklı bir yerleşim tipi ortaya çıkmış
oldu. Bu özellikleri tekrarlayarak belirtecek olursak, şu başlıklar öne
çıkmaktadır: Tarım dışı faaliyet yapılan bir yer olması, zenaatkarların
varlığı yani üretimde uzmanlaşma, ticaret ve ticari mekanların bulunması,
dışarıdan gelecek tehlikelere karşı önlem alınması yani güvenliğin
sağlanması, yönetsel örgütlenmeye sahip olması... Belirtilen özellikler
köylere göre farklılık kazanmış yerleşmelerin, yani kentlerin niteliklerini
çerçevelemektedir. Bu nitelik ve özellikler toplumsal ilişkiler ve yerleşme
mekanında da izlenebilmektedir.
Buraya kadar anlatılanlar, kentlerin uzun süreçler boyunca şekli değişse bile, özü itibarıyla devam eden özellikleridir. Bu özelliklerinden ötürü kenti tanımlamak mümkün hale gelmektedir: Kent, insanların birbirleriyle buluştukları, malların el değiştirdiği, kurumsal hizmet sunulan bir ilişkiler ve kararlar merkezidir. Kentte farklı faaliyet türleri bir araya gelmekte, her bir unsurunun birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu dışa açık bir sistem vücut bulmaktadır. Bu bakımdan kent kendine özgü yanları bulunan ve belli bir mekanda yoğunlaşmış bir yerleşim sistemi olup, karmaşık toplum yapısının birey veya aile düzeyinde çözülemeyecek sorunlarının üstesinden gelmeye olanak sağlamaktadır. Yerine getirdiği işlevlerin sayısı ve karmaşıklığı kenti köyden farklı kılmaktadır.
Bu tanım, yaklaşık olarak endüstri çağına ve sonrasındaki gelişmelere
kadar geçerliliğini korudu. XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’da
ortaya çıkan endüstri devrimine kadar kentlerin ticaret, zenaat ve idari
alanlardaki belirleyici özelliklerine, sanayii üretimine bağlı ilişkilerin
ve yapılanmaların eklemlendiğini görüyoruz. Bu dönemden sonra fabrika
üretimi ve ona bağlı toplumsal dönüşümler, kent ve kentli kavramının
değişmesine neden olacaktır. Bu değişimle birlikte kentlerin yönetimleri de
dönüşecek, kentler endüstriyel üretim nedeniyle dışarıdan hızlı ve yoğun göç
alan yerler haline gelecektir. Belirtilen süreç, özellikle tarihsel
kentlerin fiziksel yapılarını tanınmayacak ölçüde farklılaştırırken, kentli
profilini de değiştirecektir.
İçinde yaşadığımız kent de, yukarıda belirtilen tarihsel gelişim çizgisini
taşımaktadır. İÖ. 3000 yıllarına kadar inen tarihi ile İzmir, bilinmeye ve
tanınmaya değer bir kenttir. Bir yerleşme olarak ortaya çıktığı zamandan,
İÖ. 800’lü yıllara gelindiğinde İzmir, kent kriterleri taşıyan bir yerleşme
olarak bugünkü Bayraklı’da, adını verdiği körfezin karaya ulaştığı noktada
kendini göstermeye başlamıştı. İlkçağ Ege dünyasının en erken ızgara planlı,
yani sokakların bir-birini dik kestiği, düzgün geometrik planlı kentlerinden
birisi olarak tanınmıştı.
Eski İzmir tapınakları, deniz ticaretine elverişli ortam hazırlayan
limanı, savunma tesisleri ve yönetsel özellikleriyle bir kent devletiydi.
Saldırılara maruz kaldı, kentsel özelliklerini yitirdi tekrar köy haline
geldi, ancak yeniden canlanmayı başardı.
Bu kez eski yerinden farklı ama uzak olmayan bir yerde, Kadife kale’nin
bulunduğu tepenin yamaçlarında tekrar kuruldu. Çeşitli uygarlıkları tanıdı,
Roma dünyasının seçkin kentlerinden birisi olarak anıldı. Bizans
İmparatorluğu’nun dinsel merkezlerinden birisi ve onun başkenti seviyesinde
kabul edilen ayrıcalıklarla donatıldı. Nihayet Türk Beylikleri döneminden
sonra, dönemin dünya devleti Osmanlı İmparatorluğu’nun bir kıyı kenti haline
geldi. Küçük bir kasaba iken dönemin koşulları ve bulunduğu yerin sağladığı
olanaklar sonucu, Akdeniz dünyasının en önemli liman kentleri arasına
katıldı. XVII. yüzyıl başlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun dünyaya
açılan kapısı olma özelliğini kazandı. Sadece ticari yapıları ve hanlarının
yayıldığı bölge bile, sıradan bir kentin tamamına denk gelecek genişlikteki
bir alanı kaplıyordu.
Kentte kendi mahallerinde yaşayan ve Osmanlı Devleti’nin verdiği
ayrıcalıklardan yararlanarak ticaret yapan İngiliz, Fransız, Venedik,
Hollanda vb. ülkelerin tüccar kolonileri yer alıyordu. Körfeze gelen giden
ve mal indirip yükleyen gemilerin görüntüsü hakim oluyordu. Salgın
hastalıkların, depremlerin, yangınların ve ticaretin bağlamında bir kent
olarak, önemini korumayı başaran İzmir’in tarihini, acaba İzmirlilerin kaç
tanesi bilmektedir? İnsanların yaşadığı yerin nasıl bir kent olduğunu
bilmesi, kentte yaşamanın farkı ve gereğini anlamasına yardımcı olamaz mı?
İzmir’i bilen İzmirliler, bilmeyen İzmirlilerden daha çok İzmirli
olacaklardır.
Çünkü, kentlerin değişimi devam etmektedir. Uygar insanlar kentlerini
planlamaya, geçmişten getirdiği mirası korumaya ve yeni ihtiyaçların
giderilmesi sürecinde, kentlerinin geçmişle uyumlu bir şekilde dönüşmesine
çalışmaktadırlar. Ülkemizin kendine özgü koşulları nedeniyle, Türkiye’deki
kentler de hızlı bir değişim yaşamaktadır. Bu değişimin binlerce yıllık
geçmişe saygılı bir içeriğe sahip olabilmesi için, yeni nesillerin
yaşadıkları kentin geçmişini bilmeleri yarar sağlayabilecektir. Üstelik kent
bilincine sahip olan, yaşadıkları kente güçlü bir aidiyet duygusuyla bağlı
kentliler, o kentin geleceği için teminat demektir. Bu teminatı yaratabilmek
de, ancak geçmiş bilgisi ve hatırlamakla mümkün olabilir. Bu tespit, tahmin
olunacağı üzere İzmir için de geçerlidir.
İzmir 1950’li yıllardan beri, Türkiye’deki diğer kentler gibi hızlı bir göç almaktadır. Kentli profilinin değişmesine neden olan bu göç hareketi, kent sakinlerinin kentle ilişkisinin kopmasına neden olmuştur. Bir bakıma insanların yaşadığı mekana yabancılaşması ve kendisini içinde bulunduğu ortama ait hissetmemesi anlamına gelen bu durum, her kent için olduğu gibi İzmir açısından da talihsizliktir. Çünkü hemen-hemen her kuşağın ürettiği kültürel birikimin bir sonraki kuşağa aktarılamaması, önlenemez bir sonuç olarak yaşanmaktadır. Bu durumun hafıza kaybı demek olduğu açık değil midir? Üstelik kırdan kente göç olgusunun büyük bir hızla değiştirdiği kentli nüfus kompozisyonu da dikkate alınırsa, İzmir’in tarihsel birikim ve kimliğinin tamamen yok olacağını söylemek abartı olmayacaktır. Bütün bu tespitlerin ilettiği sorunlar bağlamının çözümü veya değişimin sorunlar yaratmadan, kentin doğasına ve kimliğine uygun akışının sağlanabilmesi için, İzmir’de yaşayanların yaşadıkları kente aidiyet bağının güçlendirilmesi gereklidir. Aidiyet bağının güçlü olması, insanın yaşadığı mekanı benimsemesiyle ilgilidir. Gündelik yaşamının geçtiği çevreyi benimseyen ve onunla özdeşleşen kentliler, içinde bulundukları ortamı tanımanın verdiği bir güven duygusu geliştirirler. Güven duygusunun önemi, geçici bir zaman için bile olsa, başka bir kente gidildiğinde daha somut olarak hissedilir. İnsanların tanımadıkları bir çevre veya kentte kendilerini yabancı görmeleri ve bir süre sonra huzursuzluk duymalarının sebebi; alışkın oldukları mekandan ve kendilerini ait hissettikleri bağlamdan kopuk olarak algılamalarıdır. Aynı durum, yıllardır okuduğu okuldan ayrılıp, başka bir okula giden öğrencilerin yaşayabileceği bir olaydır. Çünkü arkadaşlarından, öğretmenlerinden ve çevresinden, yani ait olduğu ortamdan kopma söz konusudur. Kentle kurulan aidiyet ilişkisi kent ve kentlilerin uyumunu da ifade etmektedir. İnsanın bu uyumu kendi eliyle bozması, yukarıda söz ettiğimiz yabancılaşmayı ortaya çıkartmaktadır.
Kentli kimliği kazandırma yollarının başında hiç şüphesiz, insanların
İzmir’i benimsemesini ve kendini kente ait hissetmesini sağlamak
gelmektedir. Kendisini bir yere ait olarak duyumsamak, ancak o yeri kültürel
özellikleri ve geçmişiyle tanımakla mümkün olabilir. Yetiştiği kentin yerel
ve toplumsal tarihini bilen bir birey açısından, içinde yaşadığı mekan çok
farklı anlamlar taşıyacaktır; yaşadığı, eğitim gördüğü ve geçimini sağladığı
kent, onun için daha anlamlı görünecektir. Böylesi bir bakış açısı kazanan
bireyler, içinde yaşadıkları şehri daha kolaylıkla benimseyecekler ve
kendilerini o kentin bir hemşehrîsi olarak hissedeceklerdir. Kentin tarihsel
mirasına sahip çıkacak, çevre sorunlarına karşı hassas olabilecek bireyler,
İzmir’in geleceğe aktarılmasında son derece yararlı olacaklardır.
İzmir’in tarihsel ve kültürel yapısıyla uyum sağlanamadığı taktirde, İzmirli
olabilmek de mümkün olamayacağına göre, kentli kimliği ve kentli bilinci
yaratmak için çalışmak ivedi bir ihtiyaç haline geliyor. Kentli bilinci
oluşturmayla hatırlama ve geçmiş bilgisi arasında güçlü bir ilişki
bulunuyor. İzmir’in yaşadığı tarihsel serüveni canlı tutacak, tarihsel
yapıları ve mekanları tanıdık hale getirecek, tarih içinde İzmir’deki
yaşamın değişim dinamiklerini ortaya koyacak çalışmalar, geçmişle bugünün
bağdaşmasını hazırlayacaktır. Dolayısıyla değişimin doğal ve sindirilebilir
bir seyir izlemesi mümkün olacağından, İzmir’i bağlamından koparan ve
geçmişine yabancılaştıran bir dönüşümün tahripkar etkisinden koruyabilmenin
ön koşulu sağlanabilecektir. Tahmin edileceği üzere söz konusu ön koşul
yaşadığı kenti tanıyan, bilinçli ve aidiyet bağı güçlü İzmirliler olması
anlamına gelmektedir.
İlk Çağlarda İzmir
Smyrna/İzmir İsminin Anlamı:
İzmir’in bir yerleşim alanı olarak ortaya çıktığı dönemlerden başlayarak,
farklı isimlerle anılmış olduğuna dair ileri sürülen görüşler bulunmaktadır.
Ancak kısa sürelerle de olsa, kullanıldığı sanılan bu isimlerin hiç birisi,
Smyrna adı gibi sürekli ve kalıcı olamamıştır. Zaten bugün İzmir olarak
kullandığımız isim de, Smyrna kelimesinin dönüşmüş biçimidir. Smyrna
kelimesinin daha erken biçimlerinin Samorna veya Smurna olduğu da iddia
edilmektedir. Ancak kesin olarak izlenebilen gelişim, Smyrna biçimiyle
ilgilidir. Smyrna ismi, kentin uzun tarihi boyunca varlığını sürdürmüş ve
Türkler tarafından fethedildikten sonra İzmir şeklinde söylenmeye
başlanmıştır. Smyrna kelimesinin başına, Türkçe söylenişi sırasında İ sesi
gelmiş ve İsmir olarak telaffuz edilmeye başlanmış, daha sonra da bugün
kullanılan İzmir biçimine dönüşmüştür.
Kentlerin isimlerinin anlamı, onların geçmişleri hakkında bazı ip uçlarını
barındırabilmektedir. Bu ip uçları, kentlerin kuruluşları veya geçirdikleri
dönüşümlere ışık tutabileceği için önemlidir. İzmir buna iyi bir örnektir.
Çünkü Smyrna ismi kentin kuruluş hikayesine dair izler taşımakta; kelimenin
İzmir şekline dönüşmesi ise, kentin bir kültürel yapıdan başka bir kültürel
ortama geçmesini simgelemektedir.
İlk çağlarda kentlerin koruyucusu olduğu düşünülen veya kentte yaşayanların
karşılaştığı sorunların çözümüne katkıda bulunduğu var sayılan doğa üstü
güçlere inanılırdı. Bu nedenle doğa üstü güçleri temsil eden mekanların
yakınında kent kurmak, insanların genel eğilimiydi. İşte kentimizin de
Smyrna kelimesiyle adlandırılmasında, kurulduğu yerin yakınında böyle kutsal
bir alanın bulunmasının etkili olduğu sanılmaktadır. Bu kutsal alanın,
Halkapınar kaynağı ve bu kaynağın oluşturduğu gölcük olduğu iddia
edilmektedir. 19. yüzyılda İzmir’e gelen Avrupalı seyyahların Diana
Hamamları adıyla bahsettikleri Halkapınar kaynağı ve gölünün, ana tanrıça
tapınma alanı olduğu da sık tekrarlanan bir bilgidir.
Bundan dolayı Smyrna/İzmir adının Ana Tanrıça Kaynağı/Gölcüğü veya en
azından Ana Tanrıça/Kutsal Ana anlamlarıyla ilgili olduğu düşünülmektedir.
Halkapınar kaynağı ve bu kaynağın oluşturduğu gölcüğün çevresi, kentin uzun
tarihi boyunca bir ziyaret yeri olma özelliğini sürdürmüştür. Osmanlı
İmparatorluğu döneminde de İzmir halkının bir mesire ve eğlence yeri olarak
tercih ettiği bir alandı. Ünlü seyahatnamesi ile tanıdığımız Evliya
Çelebi’nin, XVII. yüzyıl ortalarında İzmir’i ziyaret ettiği bilinmektedir.
Evliya Çelebi, İzmir’e girerken yolunun geçtiği Halkapınar’ı canlı bir
şekilde tasvir etmekte ve İzmir halkını bu bölgede eğlenirken gördüğünü
belirtmektedir. Halkapınar kaynağı, Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında
İzmir’in içme suyu ihtiyacı için kullanılmaya başlamıştır. Bu nedenle su
kaynağı kesilen gölcük kurumuş ve daha sonra da doldurulmuştur. Halkapınar
gölcüğünün yeri yaklaşık olarak bugünkü Atatürk stadyumu ve çevresine denk
düşmektedir. Kentin ismini aldığı bu doğal ve tarihi mirasın bugüne
ulaşmaması, İzmir açısından talihsizlik olmuştur.
Smyrna’nın İzmir şekline dönüşümü ise, kentimizin kuruluş dönemlerinden
başlayıp İon, Roma ve Bizans devirlerinde sürdürdüğü kültürel yapıdan,
Osmanlı kültür ortamına geçişi temsil etmektedir. İS. XI. yüzyılın son
çeyreğinden itibaren Türklerle tanışan İzmir ve çevresi, bu tarihlerden
sonra İS. XV. yüzyıla kadar zaman-zaman Türk egemenliğinde kaldı. Bu süreç
içinde başlayan Smyrna’nın İzmir şekline dönüşümü, 1426 yılında kesin olarak
Osmanlı egemenliğine geçmesiyle tamamlanacaktır.
İzmir’in Kuruluş Yeri
İzmir’in kuruluş tarihi ve yeri konusunda tartışmalı bilgiler bulunmakla
birlikte, kentin başlangıcı hakkında bugün Bayraklı semtinde yer alan ve
Tepekule olarak tanınan ören yerinin, eski İzmir’in kuruluş yeri olduğu
bilinmektedir. Bu ören yerinin aslında bir yarım ada olduğu sanılmaktadır.
Eski İzmir’in bulunduğu yarım ada dar bir kıstakla ana karaya bağlıydı.
Fakat körfeze akan derelerin binlerce yılda taşıdığı malzeme denizin
dolmasına ve bugünkü hattına çekilmesine neden olmuştur.
Burasının kuruluş yeri olarak seçimi, dönemin kaygılarına yeterince cevap
vermektedir. Çünkü dışarıdan gelecek saldırılara karşı savunma kolaylığı
sağlamaktadır. Karadan gelecek saldırılar sadece yarımadayı ana karaya
bağlayan kıstak üzerinden gerçekleşebileceğinden, dar bir alanda kontrol
etme şansını artırıyordu. Denizden gelecek saldırılar ise, daha kente
ulaşmadan izlenebiliyor ve Smyrnalılara önlem alma olanağı sağlıyordu.
Kuruluş yerinin tercihinde öne çıkan faktörlerin başında güvenlik kadar
ticari aktivite de belirleyiciydi. Bir yarım ada üzerinde bulunuşu, kente
doğal bir liman imkanı sağladığından, deniz ticaretine uygun ortam
hazırlıyordu.
İzmir’in bu ilk kuruluş yerinin tercih edilmesinde başka hangi nedenlerin
etkili olduğunu anlamak için, yakın çevresine bakmak yararlı olabilir.
Bayraklı’da eski İzmir’in kuruluş yerine baktığımızda, hemen yakın
çevresinden denize dökülen küçük derelerin varlığı dikkat çekiyor. Bu
dereler, verimli tarım arazilerini sulayarak denize ulaşıyordu. Körfezin
bitiş noktasından başlayarak, günümüzde Belkahve geçidine kadar uzanan
ovanın o dönemde kimi yerleri, özellikle denize yakın kısımları yarı
bataklık olsa bile, yine de tarım yapmaya elverişli alanların varlığı
biliniyor. Bu geniş ovanın, kentin beslenme ihtiyacını karşılama açısından
avantaj sağladığı kesindir. Anlaşılacağı üzere kuruluş yeri, hem deniz
ticareti hem de tarımsal olanaklara sahip bir noktada bulunuyordu. Ticaret
ve zenaatla uğraşan kentlilerin beslenme ihtiyaçlarının karşılanmasında bu
olanakların ne kadar önemli olduğu açıktır. Dolayısıyla seçilen yer savunma,
güvenlik, iktisadi faaliyetler ve beslenme imkanları bakımından önemli
avantajlar sağlamaktaydı.
Eski İzmir’in Kuruluşu ve Kurucuları
Eski İzmir’in kuruluş tarihi ve kurucularının kim olduğu hakkındaki
bilgilerimiz iki kategoride toplanabilir. Bu kategorilerden birisinin, henüz
kanıtlanamamış olan söylence niteliğindeki bilgilerden oluştuğunu
belirtebiliriz. Bu söylencelerden birisi, İzmir’in ilk kurucularının
Amazonlar olduğuna dairdir. Bir diğeri ise, kentin efsanevi Frigya kralı
Tantalos’un ismi etrafında gelişir. Hatta Tantalos’a ait olduğu iddia edilen
bir mezar da bulunmaktadır.
Söylencelerin bir diğer versiyonundaysa, kentin kurucularının Lelegler
olduğu dile getirilmektedir. Ancak söylence kaynaklı bu bilgilerin hiç
birisi, arkeolojik kazılar yapılan Bayraklı yerleşim alanından elde edilen
verilerde kanıtlanma şansı bulamamıştır.
İzmir’in kuruluşu hakkında elde bulunan bilgilerin ikinci kategorisini,
tarihsel kayıtlar ve arkeolojik verilerin oluşturduğunu belirtmek
gerekmektedir. Bayraklı’da yapılan kazılarda elde edilen buluntular,
İzmir’in kuruluşunun İÖ. 3000 yıllarına kadar indiğini göstermektedir. Ancak
İzmir’in kuruluşuna ilişkin tarihlendirmenin, kazıların ilerlemesi ve daha
erken yerleşim tabakalarına ulaşılması durumunda, belirtilenden daha önceki
yıllara gidebileceği de düşünülmektedir.
Yapılan araştırmalar İzmir’in bir Aiol kenti olduğunu göstermektedir. Bir
dönem Hitit İmparatorluğu’nun nüfuz alanı içine girse de, Aiol kenti olma
özelliğini Ionia’lıların kenti ele geçirmelerine kadar sürdürdüğü
bilinmektedir. İzmir’in kurulduğu yarımada, Aiolis ve Ionia bölgelerinin
sınırında bulunuyordu.
Bu konumu eski İzmir’in geleceğinin oluşumunda önemli rol oynamıştır. Çünkü
Ionia’lılar sınırlarındaki bu Aiolis kentini, avantajlı konumundan ötürü ele
geçirme konusunda girişimde bulunmakta gecikmemişlerdir. Bu dönemdeki
gelişmeler, Ion kentlerinin ticaret yoluyla zenginleşmesi ve güçlenmesini
beraberinde getirmişti. Aralarında oluşturdukları birlikle güçlü bir ticari
ağ kuran on iki Ion kentinin, Ege kıyılarındaki etkinlikleri artmıştı. İÖ.
800 dolaylarında gerçekleşen bu birlik, Ion kentlerinin özgürlüğünü yok
etmediği gibi, bir birleriyle rekabetlerini de engellemiyordu. Dolayısıyla
canlı bir ticari ortam yaratılmış oluyordu. Büyük ihtimalle avantajlı
konumundan dolayı, ticari faaliyetlerini İzmir körfezinin son noktasına
kadar yaymak isteyen Ionia’lılar, sınırlarındaki bu Aiol kentini ele
geçirdiler. İzmir’i ele geçirenlerin on iki Ion kentinden Kolophhon veya
Efes olduğu sanılıyor.
Mitoloji daha çok Kolophon’luları öne çıkarıyor. Buna göre İÖ. 700
yıllarında, Kolophon’da politik çekişmeler nedeniyle halk ikiye bölünmüştü.
İkiye bölünen Kolophon’lulardan bir bölümü, kentlerini terk etmek zorunda
kalır ve İzmir’e sığınır. Ancak daha sonra İzmir’in yerlilerini kentten
sürerek kenti ele geçirirler. Kentlerini İon’lara kaptıran İzmir halkı,
anlaşmak zorunda kalırlar. Anlaşmaya göre kentte kalan eşyalarını
alabilecekler ve İzmir işgalcilere bırakılacaktı. Herodotos’a göre bu
anlaşmaya uyuldu ve İzmir bundan sonra bir İon kenti haline geldi.
Söylencenin anlattığı, İzmir’in bir Aiol kentinden, Ion kenti haline
gelişidir. Fakat esas sebep Ionia kentlerinin aralarındaki birlik sayesinde
güçlenmeleri ve ticari açıdan önemli bir mevkide bulunan İzmir’i
etkinlikleri altına alma istekleri olmalıdır.
Deniz ötesi kolonileri aracılığıyla iyi işleyen bir ticaret ağına sahip olan
İon’ların İzmir’i ele geçirmeleri, kentin tarihinde hızlı bir dönüşüme neden
oldu. Çünkü ticaret aracılığıyla kısa sürede zenginleşti ve gelişti. İÖ.
VII. ve VI. yüzyıllarda Ion kentlerinin kurdukları ticaret kolonileri
aracılığıyla çok zenginleştikleri biliniyor. Tahmin edileceği üzere bu
durum, İzmir’in yaşamına ve fiziksel yapısına yansımakta gecikmemiştir.
Kentin zenginliği ve gelişkinliği komşu Lydia’lıları harekete geçirdi ve
İzmirlilerle savaşa girdiler. İÖ. 610-600 sıralarında Lydia orduları, kenti
ele geçirmeyi başardı. Lydia’lılar daha sonra kenti yıkıp tahrip ettiler.
Ancak İzmirliler kentlerini yeniden kurmayı başardılar.
Eski İzmir’in çöküşü, Anadolu’da Pers istilasının sonuçlarındandır. Pers
İmparatoru, orduları Anadolu’da ilerlerken, Lydia krallığına karşı Ege’nin
kıyı kentlerinin kendisini desteklemesini istemişti. Bu isteğine uymayan
Ege’nin kıyı kentlerini cezalandırmak amacıyla, Pers İmparatoru Lydia’nın
başkenti Sardes’i ele geçirdikten sonra, diğer kıyı kentleriyle birlikte
İzmir’e de saldırdı. Pers ordularının saldırısı sonucu, İÖ. 545 yılında
İzmir tahrip edildi. Bu tahribattan sonra, Bayraklı’daki yerleşim alanında
bir daha kent düzeninde bir yerleşim oluşamadı. Bundan sonra köy
büyüklüğünde ve örgütsüz bir yerleşim olarak devam etti. Böylece İzmir
kentinin ilk evresi sona erdi. Ancak kentin hikayesi devam edecektir.
İzmir’in bu ilk döneminden günümüze ulaşan eserler ve kalıntıların neler
olduğunu belirtmek yararlı olabilir. Her şeyden önce yukarıda adı geçen,
fakat hakkındaki mitolojik kayıtları anlamlı kılacak kanıtlar bulunamayan,
kral Tantalos’a ait olduğu söylenen bir anıt mezara değinmeliyiz. XIX.
yüzyılın başından beri efsanevi kral Tantalos’a ait olduğu iddia edilen bu
mezar, yine Bayraklı sırtlarında bulunmaktaydı.
Bu anıt mezarın Tantalos’un olup olmadığı belli değilse de, İzmir tarihi
için son derece önemli olduğu kesindir. Yapılan incelemelere göre, İÖ. VI.
yüzyıla tarihlenen ve bir Pers valisi veya yöneticisinin mezarı olma
ihtimali yüksek olan mezar, ne yazık ki tahrip edilmiştir. XIX. yüzyıl
başında mezarın iç yapısını anlamaya çalışan seyyahların başlattığı tahribat
süreci, daha sonra da devam etmiştir. Bayraklı sırtlarında yer alan diğer
mezarlar gibi bu anıt mezar da, gecekonduların arasında kaybolmuştur.
Mezarın taşları sökülmüş ve yapılan inşaatlarda kullanılmıştır. Bugünkü
kalıntısı, XIX. yüzyılda keşfedildiği dönemdeki çizimlerinde resmedilen
görünümünden çok uzaktır.
İzmir’in bu ilk döneminden geriye kalan en önemli miras, şehrin kendisidir.
Bayraklı’da bulunan ören yeri, yapılan kazılarla her geçen gün biraz daha
açığa çıkartılmaktadır. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda kentin ızgara
planlı, yani bir-birini dik kesen sokaklarla örülü bir yapıda olduğu
anlaşılmıştır. Kente ilişkin önemli bulgular arasında iki tapınak, şehrin
surları, sivil mimari örnekleri, cadde, sokak ve çeşmeler sayılabilir.
İzmir’in Yeniden Kurulması
İzmir’in yeniden kurulması, Türkçe’de Büyük İskender diye bilinen
Makedonyalı Alexandros’a bağlanır. Büyük İskender İran seferinin başlarında,
İÖ. 334 yılında Pers İmparatorluğu’nun Anadolu’daki ordusunu yendikten
sonra, ordularıyla Efes üzerine ilerlemişti. Bu harekat sırasında İzmir
yöresine geldiğinde, söylenceye göre şimdiki Kadife kale civarında ilahi bir
işaret almış ve kendisinden orada yeni bir Smyrna kenti kurması istenmişti.
Kuracağı kente eski Smyrna’lıların soyundan gelenleri toplayarak
yerleştirmesi de belirtilmişti. Bunun üzerine İskender, komutanlarına kentin
yeniden kurulması için emir verdi.
Kurulan kentin yerinde daha öncesine ait bir yerleşimin bulunduğu ve
Kadifekale’nin yapıldığı alan civarında bir kutsal alanın varlığı hakkında,
yine bazı rivayetler olduğu bilinmektedir. Ancak kentin kuruluşunun
İskender’in önde gelen iki komutanı tarafından gerçekleştirildiği kabul
edilmektedir. Bilindiği üzere Kadifekale bu dönemin bir hatırası olarak
kentin üzerinde bir taç gibi durmaktadır. Kadife Kale aynı zamanda kentin iç
kalesi konumundaydı. Ancak elbette bu kale, günümüze ilk yapıldığı dönemdeki
özellikleriyle ulaşmamıştır. Kale Roma, Bizans, Beylikler ve Osmanlı
dönemlerinde de kullanıldığı için bu dönemlerde geçirdiği tamirlerin
izlerini taşımaktadır. Fakat kentin kuruluş hikayesinde yer alan bir unsur
olduğundan dolayı, İzmir için son derece önemli bir anıt belgedir.
Bu ikinci kuruluş yerinde kent, Kadife Kale yamaçlarından aşağıya, denize
doğru uzanıyordu. Kentin varlığı yine deniz ticaretiyle yakından ilgiliydi.
Çünkü kentin konumlandığı alan yüksek bir tepe, yani Kadife Kale’nin
bulunduğu yer ile küçük bir koydan oluşan doğal bir liman arasında
bulunuyordu. Kent esas olarak bu doğal limanın var ettiği bir yerleşim
olacak ve geleceği bu limanın canlılığına göre şekillenecektir.
Belirttiğimiz gibi, iç kale konumunda olan Kadife Kale ile liman arasında da
kentin dış surları yer alıyordu. Kentin doğu surları Kadife Kale’den aşağıya
bugünkü Basmane’ye iniyor ve oradan da denize paralel bir şekilde şimdiki
Hisar cami’nin bulunduğu yere uzanıyordu. Kentin batısındaki surlar ise,
yine Kadife kaleden başlıyor ve şimdiki Bayram yeri civarına uzanıyor,
oradan da Hükümet konağı yakınlarından denize ulaşıyordu. Bu surların doğu
ve batı yönünde bulunan her ikisinde de, kentin kapıları yer almaktaydı.
İzmir İÖ. 3. yüzyıl başlarında Efeslilerin tavsiyesi üzerine on üçüncü üye
olarak Ion kentleri arasındaki birliğe kabul edildi. Hellenistik dönemdeki
savaşlar sırasında “özgür kent” statüsünü korumayı başardı. Ancak bu
savaşlar sonunda, Ionia kıyı kentleri Bergama krallığının üstünlüğünü kabul
etmek zorunda kaldılar. Bergama krallığına bağlı bir kent olarak İÖ. 133
yılına kadar yaşayan İzmir, bu yılda ölen Bergama kralı III. Attalos’un
vasiyeti gereğince, krallık Roma İmparatorluğu’na katılınca, diğer Ion
kentleriyle birlikte Roma topraklarının bir parçası oldu.
RomaDöneminde İzmir (İÖ. 133-İS.395)
İzmir, Roma İmparatorluğu döneminin ilk yıllarında bir ayaklanmanın
yarattığı karmaşadan etkilenmiştir. Bu ayaklanma aslında Bergama kralı III.
Attalos’un vasiyeti gereğince, krallığın Roma’ya geçmesine karşı başlayan
bir hareketti. Hareketin önderi ise, Attalos’tan önceki Bergama kralının
oğlu olduğunu iddia eden Aristonikos isimli birisiydi. Aristonikos, kuracağı
krallığa “Güneş Ülkesi” adını vereceğini ve Roma’ya karşı başlattığı
ayaklanmada kendisine yardım eden köleleri özgür yurttaşları sayacağını vaat
ediyordu. Ayaklanmanın başlarında Aristonikos’un orduları başarılar elde
etmiş olsa da, sonunda Roma orduları İÖ.130 yılında denetimi ele almayı
başardılar. Aristonikos ise İÖ. 129 yılında Roma’da idam edildi. Bu olaylar
sırasında İzmir ayaklanmayı desteklemediği için, Roma İzmir’i özgür kent
statüsüyle ödüllendirdi.
Bu olaydan sonra İzmir’in Roma döneminde giderek önem kazandığı ve ticaret
kenti olma özelliğini geliştirmeye başladığı görülüyor. Ancak kentin bu
gelişimi zaman-zaman kesintiye uğruyordu. Kesintinin nedenlerinden birisi
Romalı komutan ve yöneticilerin arasındaki iç çekişmelerdir. Bir diğeri de
dış saldırılardır ki, İzmir bu saldırılardan etkilenmiştir. İÖ. 88-85
yılları arasında Pontos krallığı’nın Roma topraklarına doğru yönelen ve
İzmir’i de içine alan saldırıları özellikle belirtilmelidir. Kent bu
dönemdeki savaşlar nedeniyle bir duraklama geçirmiştir. Üstelik Pontos
kralını desteklediği için “özgür kent” statüsü de elinden alınmıştır.
Ancak bu ve benzeri olaylar nedeniyle kentin gelişimi kesintiye uğrasa da,
bunlar geçici olmuştur denilebilir. Hatta kentin önem kazanmasından dolayı,
Anadolu’ya gelen Roma imparatorları İzmir’e de uğramışlardır. İmparator
Hadrianus İS. 121-125 yıllarındaki gezisinde İzmir’e de gelmiştir.
İzmir’in bu dönemde yaşadığı en önemli olay ise İS. 178 deki depremdir.
İzmir’de görülen en şiddetli depremlerden biri olduğu kabul edilen bu doğal
afet, kenti yerle bir etmiştir. Kentin uğradığı yıkım o denli büyüktür ki,
yeniden imarı için imparatorluk desteği gerekmişti. Bu imar faaliyetinde
imparator Marcus Aurelius’un büyük katkısı oldu ve kent adeta yeniden
kuruldu.
Roma İmparatorluğu döneminde kentin pek çok eser kazandığı bilinmektedir.
Dönemin yazarları İzmir’den hayranlıkla söz etmektedir. Cadde ve sokaklar
taş döşeme ile kaplanmış, kentin görüntüsüne Roma mimarisi hakim olmuştur.
Ancak ne yazık ki, bu eserlerden büyük çoğunluğu günümüze ulaşamamıştır.
Fakat Roma dönemi eserlerinden bazılarının kalıntıları, İzmir’in geçmişten
getirdiği izler olarak kentte yaşamaktadır.
Günümüze ulaşamayan eserlerin başında, sadece yeri belli olan ve tamamen
ortadan kalkmış bulunan Tiyatroyu sayabiliriz. Ayrıca tiyatro gibi
Kadifekale’nin alt taraflarında yer alan Stadyum da bu eserlerden bir
diğeridir. İç limanın yakınlarında olduğu tahmin edilen İzmir’in ticari
agorası da günümüze ulaşamayan yapılardandır.
Her türlü tahribata uğramasına ve bakımsızlığına rağmen, büyük bölümü
günümüze ulaşabilmiş olan devlet agorası, Roma dönemi yapıları içinde en
dikkat çekici olandır. İS. 178 deki deprem sonrasında tamir edilmiş şeklini
yansıtan agoranın bir bölümü de, kazı çalışması yapılmadığı için toprak
altındadır. Kazılarda elde edilen Posedion ve Demeter heykelleri bugün İzmir
Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.
Heykellerin işlenişi ve sanatsal inceliği agoranın ihtişamı hakkında
fikir verecek niteliktedir. Bugün önünde ve çevresinde yer alan yüksek
yapılar tarafından kapatılmış olan agoranın varlığı, meraklılar dışında
neredeyse unutulmuştur. Bu önemli kentsel mirasın, hak ettiği ilgiyi
gördüğünü söyleyemeyiz.
Kentin bu döneminde yaptırıldığı bilinen çeşmelerden ve yollardan günümüze
ulaşan olmamıştır. Kentin iki ana yolu olan altın yol ile kutsal yol, bu
kayıpların içinde öncelikle belirtilmesi gerekenlerdir. Ancak imparatorluk
yoluna veya altın yola ait olduğu sanılan küçük bir parça, bugün öğretmen
evinin arkasındaki Pazar yerinde İpek yolu restoranının önünde
izlenebilmektedir.
Bunlara ilaveten Buca-Şirinyer yolunun sağ tarafında yer alan büyük su
kemerleri de Roma döneminden günümüze ulaşmış olan altyapı eserlerindendir.
Su kemerleri, hem mimari tasarımları açısından hem de bir kentin su
ihtiyacını karşılamak amacıyla yapılan yatırımların göstergesi bakımından
belgesel özellik taşımaktadır.
Roma İmparatorluğu İS. 395 yılında ikiye ayrıldı. Bu bölünmede Anadolu,
dolayısıyla İzmir, Doğu Roma toprakları içinde yer aldı. İS.476 yılında Batı
Roma’nın yıkılmasıyla birlikte Doğu Roma, yani Bizans İmparatorluğu bölgenin
hakimi oldu. İzmir de, Bizans İmparatorluğu’nun önemli bir kenti olarak
varlığını sürdürdü.
Bizans döneminde İzmir ve Türk döneminin başlangıç yılları;
Bizans İmparatorluğu dönemi İzmir’inin, canlı bir kent olduğunu söylemek zor
görünüyor. Bizans döneminden günümüze dikkat çekici her hangi bir kentsel
unsurun ulaşamamış olması, bu düşünceyi doğrular niteliktedir. Bizans
İmparatorluğu’nun son döneminden beri, İzmir’de kent alanını tahrip eden
yangınlar, depremler, savaşlar ve insanların yeni ihtiyaçlar için kent
dokusunu değiştiren müdahalelerinin, bu dönem eserlerinin yaşadığımız
günlere ulaşmasını engellediği düşünülebilir. Ancak bu açıklama çok geçerli
görünmemektedir. Bu sonucun oluşmasında etkili olan bir neden, kente yeni
yatırım yapılmamasıdır. Zaman-zaman yapılan yatırımlar ve inşa edilen
eserler de, depremlerde tahrip olmuştur. Bir diğer neden ise, Hıristiyanlığı
resmi din olarak benimseyen Bizans İmparatorluğu’nun, çok tanrılı inanç
dönemlerinden kalan eserleri kendi dinleri açısından aykırı bulmaları
anlayışıdır. Kendilerinden önce kentte yaratılmış olan eserlerin malzemesi,
inşa edilen dinsel yapılar için kullanılmıştır. Aynı şekilde sökülen
eserlerin sütunları ve diğer mimari elamanları başkent Konstantinopolis’e
taşınarak saray ve tapınak benzeri anıtsal binaların yapımında
kullanılmıştır. Roma döneminde yapılan eserlerden Su Kemerleri, Agora ve
Kadifekale’nin sağlam kalması tesadüf değildir. Çünkü gerek su kemerleri,
gerek Agora ve gerekse Kadifekale, Roma dönemindeki kullanım amaçlarına
uygun olarak, Bizans döneminde de kullanılmaya devam edilmiştir. Ticari bir
mekan yani Agora ve bir savunma yapısı olan kale, Bizanslılar için de
işlevliydi. Kentin su ihtiyacını karşılayan altyapının önemli parçası olan
su kemerlerinin yıkılması da düşünülemezdi. Fakat Roma ve öncesi dönemlerde
kullanılan kutsal alanlar ve tapınaklar, Bizanslıların inançlarına karşıt
bir anlayışı yansıttığı için yıkılmaktan kurtulamamışlardır.
Zaten İzmir’in bu dönemdeki gelişimi de, bu çıkarımlara uygundur. Bizans
İmparatorluğu’nun erken dönemlerinden itibaren İzmir’in dinsel bir merkez
olarak öne çıktığı bilinmektedir. Hıristiyanlığın Anadolu’da yayılma
sürecinde ortaya çıkan yedi kiliseden birisi de İzmir’de bulunmaktaydı. Roma
İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, Hıristiyanlığı yaymaya çalışan azizlerin
faaliyetlerine de sahne olan İzmir ve çevresi, bu dönemde bir çekişme dönemi
geçirir. Bu çekişmelerin kent üzerindeki etkisi, Bizans İmparatorluğu’nun
Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmesiyle azalmış ve daha dingin bir
döneme girilmiştir. Daha sonrasında İzmir’in Bizans döneminde sahip olacağı
karakterin oluşması, yani bir dinsel merkeze dönüşmesi söz konusudur. İzmir,
Bizans döneminde dinsel merkez olma özelliği nedeniyle başkent
Konstantinopolis düzeyine çıkarıldı. İmparator Leon İzmir’i Konstantinopolis
dışındaki kentlerin başkenti olarak ilan etti. İzmir bu özelliklerinden
dolayı “kendi kendini yönetebilen kent” unvanıyla anılıyordu. Anlaşılacağı
üzere kentin yapısı tamamen değişiyordu. Fakat hemen belirtmek gerekir ki,
İzmir yapısal değişimle birlikte farklı bir kimliğe bürünse de, kent yeni
kimliğiyle önem kazandığı bir sürece girmişti.
Kent idari ve dinsel merkez olma özelliği kazanarak gelişkin bir düzeye
ulaşmakla birlikte, İS. VII. yüzyılın başlarından itibaren, bazı dış
saldırılara maruz kaldığı için gelişimi kesintiye uğramaya başladı. 608
yılındaki Sasani’lerin saldırılarını, 637 yılından başlayarak bir süre devam
edecek olan Arap akınları izledi. Emevi Devleti’nin Bizans İmparatorluğu’na
karşı yürüttüğü akınlar, İzmir ve çevresine de ulaştığı için, İzmir hem
güvenlik sorunlarıyla karşılaşmış hem de ekonomik faaliyetler olumsuz
etkilenmiştir. Emevi ordularının Bizans’ın başkenti Kostantinopolis üzerine
yönelen saldırıları, Ege kıyıları ile birlikte İzmir’i de etkisi altına
almıştır. Bunlardan 665 yılındaki Emevi seferinde, İzmir Arapların eline
geçti. 671-72 seferinde Emevi ordularının kışı İzmir’de geçirdikleri
bilinmektedir. Aynı şekilde 716 yılında İzmir ve çevresine yönelen bir
akından daha haberdarız. Emevi orduları bu sefer sırasında Sardes ve
Bergama’yı ele geçirdiler. Bu sırada İzmir’i de kuşattılar ancak şehre
giremediler. Bu seferden sonra Arap ordularının İzmir ve civarına yöneldiği
görülmemektedir.
Dış saldırılar yanında iç sorunlar da, İS. VII. yüzyıl boyunca İzmir’i
olumsuz etkilemiştir. VII. yüzyılın ilk çeyreğinin bittiği yıllarda başlayan
ve kısa sürede Bizans İmparatorluğu’nun bütün bölgelerini etkisi altına
alan, “kutsal resim kırıcılığı” adıyla anılan hareket, İzmir’de de
yaşanmıştır. Kiliselerde bulunan dinsel tasvirlerin kaldırılmasını
isteyenlerle, bu resimlerin ibadeti ve Hıristiyanların inancını
güçlendirdiğini savunanlar arasındaki çekişme, çok şiddetli bir biçimde
yıllarca devam etti. Bizans toplumunu bir iç savaşa sürükleyen bu akım
giderek yaygınlaştı.Bir süre sonra sadece kiliselerdeki tasvirlerin
kırılması bağlamından çıktı. Anadolu’nun Hıristiyanlık öncesi döneminden
kalan antik kentler, heykeller, tapınaklar ve diğer mimari eserler,
üzerlerindeki tasvirler nedeniyle saldırıya uğramaya başladı. İzmir’in de bu
akımdan payına düşeni aldığını ve yukarıda değindiğimiz gibi kentin Roma ve
öncesi dönemine ait eserlerinin tahrip edildiğine kuşku yoktur. Büyük bir
tedirginlik ve terör ortamı yaratan bu çekişme, maalesef kentin tahribatı
yanında, kentin ekonomik yaşamını da olumsuz etkiledi.
Tahmin olunacağı üzere bu dış ve iç sorunlar, İzmir’in gelişimini engelledi.
Ancak IX. yüzyıldan itibaren İzmir’in canlanmaya başladığı görülmektedir. Bu
dönemden başlayarak, Bizans topraklarına denizden gelen tehlike vb.
saldırılara karşı, İzmir Bizans donanmasının üssü olarak kullanılmaya
başlandı. Buna bağlı olarak aynı dönemde İzmir, tersanesi ve gemi
yapımcılığı ile öne çıktı. Denizcilik konusundaki bu gelişme, İzmir’in
askeri açıdan önem kazanması sonucunu hazırladı. İzmir’in idari ve dinsel
bir merkez olmasına ek olarak, askeri açıdan da güçlenmesi, kentin kendini
toparlamasını sağladı.
Askeri, idari ve dinsel bir merkez olarak Bizans İmparatorluğu’nun Ege
kıyılarındaki en önemli merkezi durumuna gelen İzmir’in, bu süreçte ticari
açıdan da canlanmaya başladığı anlaşılmaktadır. Yaklaşık olarak X. yüzyıl
başlarında kurulan “Sisam Deniz Theması” nın merkezi olarak İzmir
seçilmişti. Thema Bizans İmparatorluğu’nun taşra yönetiminde kullandığı bir
idari birimdir. Sisam Deniz Theması ticari kaygılarla oluşturulmuş bir
yapıydı. Dolayısıyla bu idari birimin merkezinin İzmir olması, kentin ticari
bir özellik kazanmasına da neden oluyordu. İzmir’in askeri, idari ve dinsel
açılardan taşıdığı özelliklere, ticaret merkezi niteliğinin de katılması,
kentin fiziksel yapısına yansımakta gecikmedi. 969-976 yılları arasında,
kentin yerine getirdiği askeri, idari, dinsel ve ticari hizmetleri daha iyi
görebilmesi için, İzmir’e dönemin imparatoru tarafından bir çok yapı inşa
ettirildi. Ancak bu yapılardan hiç biri günümüze ulaşamadı. Bunun sebepleri
arasında insanların tahribatının etkisi olsa da, doğal afetlerin payı olduğu
da belirtilmelidir. Nitekim 1025 yılında yaşanan ve kenti büyük tahribata
uğratan deprem, inşa edilen bu yapıların da yıkılmasına neden olmuştu.
savaşa sürükleyen bu akım giderek yaygınlaştı.Bir süre sonra sadece
kiliselerdeki tasvirlerin kırılması bağlamından çıktı. Anadolu’nun
Hıristiyanlık öncesi döneminden kalan antik kentler, heykeller, tapınaklar
ve diğer mimari eserler, üzerlerindeki tasvirler nedeniyle saldırıya
uğramaya başladı. İzmir’in de bu akımdan payına düşeni aldığını ve yukarıda
değindiğimiz gibi kentin Roma ve öncesi dönemine ait eserlerinin tahrip
edildiğine kuşku yoktur. Büyük bir tedirginlik ve terör ortamı yaratan bu
çekişme, maalesef kentin tahribatı yanında, kentin ekonomik yaşamını da
olumsuz etkiledi.
Tahmin olunacağı üzere bu dış ve iç sorunlar, İzmir’in gelişimini engelledi.
Ancak IX. yüzyıldan itibaren İzmir’in canlanmaya başladığı görülmektedir. Bu
dönemden başlayarak, Bizans topraklarına denizden gelen tehlike vb.
saldırılara karşı, İzmir Bizans donanmasının üssü olarak kullanılmaya
başlandı. Buna bağlı olarak aynı dönemde İzmir, tersanesi ve gemi
yapımcılığı ile öne çıktı. Denizcilik konusundaki bu gelişme, İzmir’in
askeri açıdan önem kazanması sonucunu hazırladı. İzmir’in idari ve dinsel
bir merkez olmasına ek olarak, askeri açıdan da güçlenmesi, kentin kendini
toparlamasını sağladı.
Askeri, idari ve dinsel bir merkez olarak Bizans İmparatorluğu’nun Ege
kıyılarındaki en önemli merkezi durumuna gelen İzmir’in, bu süreçte ticari
açıdan da canlanmaya başladığı anlaşılmaktadır. Yaklaşık olarak X. yüzyıl
başlarında kurulan “Sisam Deniz Theması” nın merkezi olarak İzmir
seçilmişti. Thema Bizans İmparatorluğu’nun taşra yönetiminde kullandığı bir
idari birimdir. Sisam Deniz Theması ticari kaygılarla oluşturulmuş bir
yapıydı. Dolayısıyla bu idari birimin merkezinin İzmir olması, kentin ticari
bir özellik kazanmasına da neden oluyordu. İzmir’in askeri, idari ve dinsel
açılardan taşıdığı özelliklere, ticaret merkezi niteliğinin de katılması,
kentin fiziksel yapısına yansımakta gecikmedi. 969-976 yılları arasında,
kentin yerine getirdiği askeri, idari, dinsel ve ticari hizmetleri daha iyi
görebilmesi için, İzmir’e dönemin imparatoru tarafından bir çok yapı inşa
ettirildi. Ancak bu yapılardan hiç biri günümüze ulaşamadı. Bunun sebepleri
arasında insanların tahribatının etkisi olsa da, doğal afetlerin payı olduğu
da belirtilmelidir. Nitekim 1025 yılında yaşanan ve kenti büyük tahribata
uğratan deprem, inşa edilen bu yapıların da yıkılmasına neden olmuştu.
İzmir, XI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tarihinde yaşadığı önemli
dönüşüm evrelerinden birisine daha girdi. Kentteki Bizans egemenliği
tartışmalı hale geldi. Bu dönemde Bizans İmparatorluğu ile bölgeye ulaşan
Türkler arasında İzmir’in bir-kaç kez el değiştirdiği biliniyor. Bu
hakimiyet mücadelesine haçlı seferlerinin de eklemlendiğini düşünecek
olursak, İzmir’in çekişmeli bir dönem yaşadığı kendiliğinden anlaşılır.
Aynı süreç içinde İzmir’in geleceğinde çok önemli rol oynayan ve adeta
varlık sebebi olan, ticaret merkezi olma niteliğinin yavaş-yavaş oluşmaya
başladığı görülmektedir. Bu dönemde Venedik ve Ceneviz tüccarları, sık-sık
İzmir’e uğramaya başlamışlardır. Yani bir taraftan İzmir üzerinde hakimiyet
çekişmeleri, diğer taraftan da, İzmir’i ekonomik olarak var edecek bir
gelişmenin bir arada yaşandığı bir döneme girilmektedir.
Bilindiği gibi 1071 yılında Bizans ordularının Selçuklu ordusu karşısında
aldığı yenilgi, Anadolu tarihi açısından bir dönüm noktası olmuştur. Asya
içlerinden batıya yönelen büyük nüfus kitleleri, askeri harekat ve
savaşların ardından, kendileri için yeni bir ülke olan Anadolu’ya
yerleşiyorlardı. Anadolu yarımadasının nüfus yapısı ve yerleşme sistemi
hızlı bir şekilde değişiyordu. Nitekim 1071’den kısa bir süre sonra 1076
yılında, İzmir önlerinde Türk kuvvetleri görülmeye başlamıştı. Hatta
belirtilen yıl, İzmir kısa bir zaman sürecek olan Türk egemenliğini de
tanıyacaktı. Selçuklu Türklerinin bu egemenlik dönemlerini, 1095 yılına
kadar devam edecek olan Çaka Bey’in hakimiyet yılları takip eder.
Çaka Bey kurduğu donanmayla, Ege Denizi’nin dikkate değer güçlerinden biri
olmayı da başaracaktır. Bu dönemin İzmir tarihi açısından anlamlı ve önemli
olduğu açıkça bellidir. Çünkü, İzmir bu süreçten başlayarak geçmişinden
tamamen farklı bir kültürün elinde yeniden şekillenecektir. İzmir’deki ilk
dönem Türk egemenliği, yaklaşık yirmi yıl sürer. Çaka Bey’in İzmir’deki
hakimiyet döneminin bitişi, Türklerin kendi aralarındaki bir iç çekişme
sonucunda olmuştur. Konya’daki Selçuklu sultanı iktidarına ortak olabileceği
endişesiyle, Çaka Bey’i bir davette zehirleterek öldürür. Bu olaydan sonra
ilk haçlı seferini (1096) takip eden günlerde, Bizans kuvvetleri kenti ele
geçirdiler. Türklerin kısa bir dönem yönettikleri İzmir, yeniden bir Bizans
kenti haline geldi. 1317 yılına kadar da kentin bu konumu değişmedi.
1096-1317 arasındaki yıllarda Bizans İmparatorluğu da, büyük sorunlarla
karşı-karşıya kalmıştı. Bizans İmparatorluğu’nun yaşadığı iktidar
mücadelelerine bu dönemde, gerek Balkanlar gerekse Anadolu’dan gelen dış
akınlar eklenmişti. Fakat Bizans’ın yaşadığı en önemli sorun, hiç
beklemediği bir yerden geldi. Bizans’ın Anadolu’da yerleşen Türkler’e karşı
yardım talep ettiği batı Hıristiyan dünyası düzenlediği haçlı seferleriyle
bu isteğe cevap vermişti. Fakat 1204 yılında gerçekleşen 4. haçlı seferi,
doğrudan doğruya Bizans’ın başkentine yöneldi. Başkent Konstantinopolis
haçlılar tarafından ele geçirildi. Başkent yağma ve talan edilip, harabeye
çevrildi. Bizans hanedanı ve halkı kentten sürüldü. Hanedanın bir bölümü
İznik, bir bölümü de Trabzon’a gitmek zorunda kaldı. İzmir bu dönemde İznik
Rum İmparatorluğu (1204-1261) yönetiminde kaldı. Ancak ilginç bir
gelişmeyle, Bizans’ın yaşandığı bu olumsuz koşulların görüldüğü dönemde
İzmir, uluslar arası bir ticaret merkezi haline geldi. Fakat hemen belirtmek
gerekir ki, bu gelişmede Bizanslıların iradesinin payını abartmamak gerekir.
Bu durum daha çok Bizanslıların kabul etmek zorunda kaldıkları bir sonuç
olarak tanımlanabilir. Doğudan gelen malların taşınması ve Akdeniz
ticaretini ellerinde tutan Ceneviz, Venedik gibi kent devletleri, İzmir’in
bu ticaret için sağladığı avantajlı konumdan yararlanmak istiyorlardı. Bu
nedenle İznik’teki Bizans hanedanıyla pazarlık içindeydiler. Sonuçta bu
pazarlıklar bir anlaşmaya dönüştü. 1261 yılında imzalanan Nif (Kemalpaşa)
anlaşması, Cenevizliler’e ticaret yapmak için çeşitli avantajlar sağlıyordu.
Antlaşma gereğince Cenevizliler, İzmir'de yerleşme ve ticaret yapma
olanağına kavuşuyordu. Kendilerine mahalle, kilise, fırın ve hamam kurma
ayrıcalıkları tanınmıştı. Cenevizliler liman civarında sonradan Frenk
mahallesi olacak bölgeye yerleşmiş ve mahallerini kurmuşlardı.
Bir süre sonra, Venedikliler de aynı yolu izleyerek, Ceneviz gibi bir
anlaşma yapmayı başardılar ve kendi mahallelerini kurdular. Bu dönemde
oluşan ticari geleneklerin, miras olarak Osmanlı İzmir’ine kaldığına kuşku
yoktur.
XIV. yüzyılda İzmir, her ne kadar Bizans yönetiminde olmakla birlikte,
Cenevizliler ve Venedikliler kentte etkin bir durumdaydılar. İzmir, 1317
yılında bir Türkmen Bey’i olan Aydınoğlu Umur Bey’in denetimi altına
girmişti.
Ancak, 1344’de Papa VI. Clement’in örgütlediği, Venedik, Kıbrıs ve Rodos
şövalyelerinin katıldığı bir Haçlı seferinde Liman kalesi Latinlerin eline
geçmiş, Pagos Dağı’nın zirvesindeki Kadifekale Türkler’in hakimiyetinde
kalmıştı. Böylece şehir, uzun bir süre devam edecek olan yapısına kavuşmuş
yani, yukarıda Müslüman İzmir ve aşağıda Hıristiyan İzmir olmak üzere ikiye
bölünmüştü.
Osmanlı padişahi I. Bayezid, 1390’da Batı Anadolu’daki önemli liman kentleri
olan Foça, Ayasuluğ (Efes), Balat, Urla, Çeşme, Seferihisar ve Kuşadası’nı
Osmanlı egemenliğine katmışsa da, İzmir’i ele geçirememişti. İzmir,
Anadolu’da Hıristiyanlar’ın son uç beldesi olarak kalmıştı.
Batı Anadolu’nun ucundaki İzmir’e XV. yüzyılın başında Timur bir sefer
düzenleyerek, Rodos şövalyelerinin hâkim olduğu Liman kaleyi ele geçirmişti.
Liman kaleyi yıktıran Timur, daha sonra 1402’de Türkmen Aydınoğlu
Beyliği’nin canlandırılmasını sağlamış ve İzmir’i Umur Bey’in torunu
Aydınoğlu Cüneyt Bey’e vermişti.
Osmanlı Devleti ise, taht kavgalarından sonraki dönemde, İzmir’i elde
edebilmek için ciddi kararlılık göstermekteydi. 1414’de kentin liman
bölgesini ele geçirmişlerse de, Aydın-oğlu Cüneyt Bey, İzmir’deki
egemenliğini sürdürmek için Osmanlılar, Bizanslılar ve Cenevizlilerle
diplomatik ve siyasal bir mücadeleye girişmişti. 1426’da Osmanlılar,
Aydınoğlu Beyliği’ne son vererek, Batı Anadolu ve İzmir’i hakimiyetleri
altına almışlardı. Böylece, Osmanlı egemenliğine dek süren İzmir’in yönetsel
belirsizliği de sona ermiş oluyordu.
Osmanlı Egemenliği
XV.-XIX. Yüzyıllar Arasında İzmir
Egemenlik mücadelesinin yaşandığı bu dönemde, İzmir limanı ve art bölgesi
harap durumdaydı. Osmanlılar İzmir’i ve buraya zenginlik sağlayan Ege
bölgesini imar ederek, canlılığın yeniden sağlanabileceği koşulları yarattı.
Osmanlı Devleti’nin İzmir ve Batı Anadolu’yu ele geçirdikleri dönemde, Ege
Denizindeki hakimiyeti tam anlamıyla oluşmuş değildi. İzmir ve civarını
kontrol etse bile, deniz gücü dengeleri geleneksel konumunu sürdürmekteydi.
Bunun anlamı, XV. yüzyılda Venedik’in Doğu Akdeniz ve Ege Denizi’nde eskiden
beri sahip olduğu avantajlara sahip olduğudur. Osmanlılar, güçlü bir
donanmaya sahip olan Venedik ile rekabette zorlanıyorlar ve kıyılarına
yönelen saldırıları engelleyici önlemler alamıyorlardı. İzmir kaynaklı
ticaretteki paylarını kaybetmek istemeyen Venedik, deniz gücü üstünlüğüne
dayanarak bazı girişimlerde bulunmaktan da geri durmuyordu. Anlaşılacağı
üzere, İzmir’in Osmanlılar tarafından ele geçirilmesiyle sarsılan ticaret
dengelerini, Venedik donanmasının gücüne dayanarak yeniden kendi lehine
çevirmek istiyordu. Bu süreç, ticari ve askeri bir rekabet dönemiydi.
Venedikliler 1472’de İzmir üzerine yönelerek, askeri tehdit yoluyla ticari
avantajlarını sürdürmeyi amaçlayan bir girişimde bulundular. Belirtilen yıl
bir Venedik filosu körfeze girerek limana saldırdı, kenti yağmaladı ve
yaktı.
Bunun üzerine Sultan II. Mehmet (Fatih), İzmir limanının girişinde bulunan
ve Timur’un İzmir’e girdiği günlerde yıktırmasından dolayı, harabe halinde
bulunan Liman Kale’sini yeniden yaptırdı. İç limanının hemen girişinde
bulunan kale, İzmir’e denizden gelebilecek saldırılara karşı uzun yıllar en
önemli savunma tesisi olarak kaldı. Liman Kale’nin yeniden inşa edilmesiyle,
İzmir tekrar eski görünümüne kavuştu.
Yani Pagos dağı üzerinde bulunan ve bir iç kale görünümünde olan Kadife kale
ile, kentin limanında bulunan kale arasında, kent tekrar bütünleşmiş
oluyordu. Bu iki kale arasında da, kentin hem doğu tarafında hem de batı
tarafında dış surlar uzanıyor, iç kale ile liman kaleyi birleştiriyordu.
Sivil yerleşim daha çok Kadife kale yamaçlarında yoğunlaşıyor, aşağıda bugün
Kemeraltı yayının yer aldığı iç liman çevresinde de ticari bölge
bulunuyordu.
Bu dönemde, Anadolu kıyılarında ve iç bölgede Osmanlı yönetiminin etkinliği
artsa da, İzmir’in yapısında dikkat çekici bir sıçrama oluşmadı. İzmir, XV.
yüzyıl boyunca ve XVI. yüzyılın büyük bölümünde, küçük bir kıyı kasabası
olarak yaşamaya devam etti.
Bunun en önemli nedeni, İzmir’in ticari açıdan yerel bir nitelik
göstermesidir. İstanbul’un 1453 yılında fethedilmesi ve Osmanlı
İmparatorluğu’nun başkenti yapılmasından sonra, hızlı bir büyüme ve imar
süreci yaşadığı bilinmektedir. Nüfusu kısa sürede yüz binleri geçen
İstanbul’un, XVI. yüzyıl ortalarında 250-500 bin arasında tahmin edilen bir
büyüklüğe ulaştığı da düşünülmektedir. Bu büyüklükte bir nüfusun beslenme
ihtiyacını karşılayabilmek ve kesintisiz bir mal akışı sağlamak devlet
yönetiminin en önemli sorunlarından birisiydi. İzmir’in ve Batı Anadolu’nun,
Osmanlı başkentinin ihtiyaçlarının temin edilmesinde işlevli olduğu bir
bölgesel liman olması da, bu sürecin bir sonucudur. Kelimenin tam anlamıyla
miğde kent denilebilecek olan İstanbul, tüketim kenti olup, tarımsal
üretimin olmadığı bir yerdi. Böylesi büyük bir tüketimin sağlanmasında İzmir
ve Batı Anadolu’nun payı çok büyüktü. XVI. yüzyılın son çeyreğine kadar
İzmir, sadece İstanbul’a mal sevkiyatı yapılan bir iç limanın ticari
kapasitesine sahipti. Dolayısıyla ancak bu ticarete bağlı bir büyüklüğe
ulaşabilmişti. Ayrıca İstanbul’un ihtiyacı için Osmanlı Devleti, Batı
Anadolu tarımını canlandırmak için çalıştı. Bu nedenle İzmir ve Batı Anadolu
başkentin en büyük meyve ve sebze üreticisi durumuna geldi. Yani tarım
karakterli bir iç ticaret bölgeye hakim oldu. İzmir de, XVI. yüzyılın büyük
bir bölümünde sadece tarım ürünleri sevk eden küçük bir liman kasabası
olmaktan öteye gidememiştir. Uluslar arası ticaretin olmaması nedeniyle
liman ekonomik açıdan gelişim sağlayamamıştı.
XVI. Yüzyılda İzmir’in Nüfus Yapısı ve Kentsel Yerleşim:
XVI. yüzyıl başlarına kadar İzmir’in nüfus dağılımında büyük bir değişim
olmadı. Türkler genellikle Kadifekale eteklerinde, gayri müslimler ise, daha
çok kıyı kesiminde yoğunlaşmışlardı. Tüm Akdeniz havzasında XVI. yüzyılda
görülen nüfus artışı, İzmir’de de yaşanmıştı. Nüfus artışının başladığı XVI.
yüzyılın ilk yıllarından itibaren Türkler, tepedeki yerleşim alanlarından
aşağıya yönelerek, yukarı kale ile aşağı kale arasında yerleşim kuşağı
oluşturdular. Bu kuşakta; Faikpaşa, Selatinzade Mescidi, Hanbey (Pazar) ve
Liman isimlerini taşıyan dört mahalle bulunmaktaydı ki, bu mahalleler,
gelişmeye başlayan kentin merkezini oluşturuyordu. Belirtilenler dışında Rum
nüfusun oturduğu bir mahalle daha bulunuyordu.
XVI. yüzyıl boyunca artan nüfusa bağlı olarak, şehrin fiziksel yapısının
büyüdüğü anlaşılıyor. Çünkü, yüzyılın son çeyreğine girerken üç yeni
mahallenin daha kurulduğu görülmektedir. Bunlar Ali çavuş, Yazıcı ve Şeyhler
mahalleleridir.
Bu mahallelerde oturanların sayısı da, belirtildiği üzere XVI. yüzyıl
boyunca artış göstermiştir. 1528 yılında İzmir şehri toplam 225 haneden
oluşuyordu. Fakat belirtilen hanelerin ellisi İzmir içinde yaşamıyor, şehrin
hemen dışındaki bir köyde oturuyorlardı. Boynuzsekisi denilen bu yerleşme
sadece idari açıdan İzmir’e bağlı olup, kent mekanı içinde yer almıyordu.
1575 yılında yapılan sayımlarda ise, İzmir’deki hane sayısının 307’ye
yükseldiği görülmektedir.
Yaklaşık elli yıllık bir zaman diliminde izlenen bu nüfus artışı,
belirtildiği üzere üç yeni mahallenin doğmasına zemin hazırlamıştı. İzmir’in
nüfusunun büyümesini sağlayan unsurların başında doğal artış gelmekle
birlikte, yeni fethedilen Sakız adasından İzmir’e ulaşan göçün de, nüfusu
artıran etkenler arasında sayılması gerekmektedir.
Nüfusun artışıyla birlikte, İzmir’in niteliği de değişmeye başlamıştı.
Adalardan gelenler tarımla değil ticaretle uğraşıyor, buna bağlı olarak da,
İzmir yavaş-yavaş bir pazar kentine dönüşüyordu. İzmir, köylü yaşamından ve
tarımsal karakterinden uzaklaşıyordu. XVI. yüzyılın son çeyreğinden itibaren
İzmir limanı, hem İstanbul’a mal sevk edilen hem de dış satımın söz konusu
olduğu bir özellik gösteriyordu.
Tarihi Alanlar
Kadifekale: İzmir’e hâkim bir tepe üzerinde kurulmuştur. Eski devirlerde inşa edilen kaleden günümüze, güney duvarları ile batıdaki beş kulesi sağlam kalmıştır. Kale içinde kemerli büyük bir sarnıç kalıntıları vardır.
Çeşme Kalesi: Osmanlılar döneminde Ege sâhillerinde yapılan üç önemli kaleden biridir. 1508’de Sultan İkinci Bâyezîd yaptırmıştır. Dört burcu vardır. Günümüzde silah müzesi olarak kullanılmaktadır.
Ali Ağa Câmii: 1672’de Gedizli Ali Ağa tarafından yaptırılmıştır. Minâresi tuğladandır. Kubbenin kalem işlemesi 19. asırda yapılmıştır.
HisarCâmii: Çarşı içinde Hisar önündedir. 1598’de Yâkûb Bey tarafından yaptırılmıştır. İzmir’in en büyük ve en görkemli câmisidir. Çeşitli târihlerde tâmir görmüştür. Ahşap minber sedef kaplamalıdır.
Hacı Hüseyin Câmii: 1652’de Hacı Hüseyin isimli bir zât tarafından yaptırılmıştır. Başdurak semtindedir. Câminin altında dükkân ve depolar vardır.
Kestane Pazarı Câmii: 1663’te Hacı Ahmed Ağa tarafından yaptırılmıştır. Kestane Pazarı Çarşısındadır. İki katlı câminin alt katında dükkanlar vardır.
Hatuniye Câmii: Tilkilik semtindedir. Kitâbesi olmadığından yapım târihi bilinmemektedir. Mihrâbı ve minberi, yapıldığı dönemin özelliklerini belirtmektedir. On yedinci asırda yapıldığı tahmin edilmektedir. Ahmed Ağanın annesi Tayyibe Hâtunun yaptırdığı, fakat o dönemlerde kadınlara âit isim söylenmediğinden câminin Hâtuniye Câmii diye anıldığı bilinmektedir.
Çorak Kapı Câmii: Basmane Tren İstasyonu karşısındadır. Bazı kaynaklarda 1747 senesinde yapıldığı yazılı ise de kesin değildir. Minberi mermer, minâresi kesme taştandır.
Konak Câmii: 1754’te Mehmed Paşanın kızı AyşeHâtun tarafından yaptırılmıştır. Hükûmet Konağı önündedir. Câmi duvarları Türk çinicilik sanatının güzel örnekleriyle süslüdür.
Kurşunlu Câmi: Namazgâh meydanında, şehrin en eski câmilerindendir. Yavuz Sultan Selîm Hanın yaptırdığı tahmin edilmektedir. Mihrap nişi kalem işleriyle süslüdür.
Şadırvan Câmi: On altıncı asırda yaptırılan Câmi çarşı içindedir. Câminin yanındaki ünlü şadırvan sebebiyle bu isimle bilinmektedir. Alt katındaki dükkânlar büyük bir çarşıyı meydana getirmektedir.
İki Çeşmelik Câmi: Kurt Mehmet Paşa tarafından yaptırıldığı tahmin edilmektedir. İki Çeşmelik semtindeki câminin kubbesi kalem işleriyle süslüdür. Minberi ahşaptır. Beş köşeli bir kâideye oturan minâre oldukça yüksektir.
Salepçioğlu Câmii: 1906’da Sepetçioğlu Hacı Ahmet tarafından yaptırılmıştır. Câmi iki katlıdır. Alt kat, kütüphâne, yatakhane ve dersliği bulunan medrese olarak yapıldı ise de günümüzde başka amaçlarla kullanılmaktadır.
Ulu Câmi: Ödemiş ilçesindedir. 1312’de Aydınoğlu Mehmed Bey yaptırmıştır. Aydınoğlu Câmii diye de bilinir. Minberi ceviz ağacından yapılmıştır. Selçuklu mimârîsî tarzındadır.
Îsâ Bey Câmii: selçuk ilçesinde,Ayasuluğ Tepesinin güney batı eteklerindedir. 1373’teAydınoğlu Îsâ Bey tarafından mimar Şanlıoğlu Ali’ye yaptırılmıştır. Câminin içindeki çiniler Selçuklu sanatının güzel örneklerindendir. Batı yüzü tamamıyla mermer bloklarla kaplıdır. Câminin altında dükkânlar vardır.
Mehmed Bey Câmii: 1334’te Aydınoğlu Mehmed Bey yaptırmıştır. Minâresinde renki tuğla örgüleriyle kilim desenini andıran bezemeler vardır. Tire ilçesindedir.
Kazganoğlu Câmii: Tire ilçesinde, 1442’de Kazganoğlu Mehmed Bey yaptırmıştır. Minberin mermer işçiliği çok güzeldir. Tuğladan uzun bir minâresi vardır.
Yeni Câmi: 1589’da Bekram Paşa yaptırmıştır. Tire ilçesindedir. Câmi, medrese, dükkanlar hastane ve şadırvandan meydana gelen bir külliye olarak uzun süre kullanılmıştır. Medrese ve hastane 1914’te yanmıştır. Çeşitli zamanlarda tâmir görmüştür.
Paşa Câmii: On altıncı asrın başlarında Sadrâzam Lütfü Paşa tarafından yaptırılmıştır. Kare plânlıdır. Ahşap minber oymalarla süslüdür. Tire ilçesindedir.
Ulu Câmi: Aydınoğlu Cüneyd Beyin yaptırdığı tahmin edilmektedir. Kitâbesi yoktur. Çeşitli zamanlarda tâmir görmüştür. Tire’nin en geniş câmiidir.
Rüstem Paşa Câmii: Urla ilçesindedir. On altıncı asırda yapılmıştır. Kare plânlı câmilerdendir. Çeşitli zamanlarda tâmir görmüştür.
Sultan Şah Türbesi: Ödemiş ilçesinde, Ulu Câminin güneyindedir. Aydınoğlu Mehmed Beyin kızkardeşi Sultan Şah için 1310’da yaptırılmıştır. Altıgen şeklindedir.
Mehmed Bey Türbesi: Ödemiş Ulu Câmiinin bitişiğinde Aydınoğlu Mehmed bey ile üç oğlu için 1333’te yaptırılmıştır. İçi çinilerle kaplı kurşun bir kubbe ile örtülüdür.
Birgivî Türbesi: Ödemiş’in Birgi nâhiyesindedir. Büyük İslâm âlimi İmâm-ı Birgivî hazretlerinin kabr-i şerîfleri buradadır. Üstü açık etrafı demir parmaklıklarla çevrilidir.
İbn-i Melek Türbesi: Tire ilçesinde, İbn-i Melek Medresesi yanındadır. Aydınoğlu MehmedBeyin çocuklarının hocalığını yapan büyük âlim Abdüllatif ibni Melek hazretleri için yapılmıştır. Üstü açık türbedeİbn-i Melek ile oğlu MehmedEfendi ve âlim Nizâmeddîn Efendinin mezarları yan yanadır.
SüleymanŞah Türbesi: Tire ilçesinde, İbn-i Melek Medresesi bahçesindedir. Aydınoğlu Süleyman Şah için 1349’da yaptırılmıştır. İçinde Süleyman Şahın, hanımının, oğlunun ve Hızır Beyin kabirleri vardır.
Kızlarağası Hanı: Halilağa çarşısındadır. 1745’te Kızlarağası Hacı Beşir tarafından yaptırıldığı tahmin edilmektedir. Osmanlı mimârîsinin az görülen örneklerindendir. Yedi kapısı vardır. Yıkık olan han, restore edilmektedir.
Mirkelâmoğlu Hanı: Yorgancılar Çarşısındadır. On sekizinci asırda yaptırıldığı tahmin edilmektedir. Kitâbesi yoktur. Günümüzde depo olarak kullanılmaktadır.
Karaosmanoğlu Hanı: Fevzi Paşa Bulvarı kıyısındadır. Bulvar yapılırken hanın yarısı yıkılmış, böylece mimârî özelliğinin büyük ölçüde kaybolmasına sebeb olunmuştur.
İzmir Saat Kulesi: Konak alanındadır. 1901’de Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın tahta çıkışının yirmi beşinci yılı dolayısıyla Sadrâzam Küçük Said Paşa yaptırmıştır. Saat, Alman İmparatoru İkinci Wilhelm tarafından hediye edilmiştir. Yüksekliği 25 metredir. 1974 depreminden zarar görmüşse de tâmir ettirilmiştir.
Atatürk Anıtı: Cumhûriyet Meydanındadır. 1933’te yapılmıştır. Atatürk’ün, “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emrini canlandıran bir eserdir.
Eski devirlere âit eserler:
Agora: İzmir’in Namazgâh semtindedir. M.S. 2. asırda tâmirât görmüştür. Kuzeyinde iki katlı ve 160 m uzunluğunda duvarlar vardır.
Kızılçullu Su Kemerleri: Romalılar devrinde, Nif Dağındaki suları şehre getirmek için yapılmıştır.
Diana (Artemis) Hamamı: Tepecik semtinde, Halkapınar su tesisleri içindedir.
Kolopou-Değirmendere: İl merkezinin 40 km güneyinde kurulmuş İyon kentidir. Kent kalıntıları 1866’da bulunmuştur.
Klaros: İl merkezine 48 km uzaklıkta bir şehirdir. Kalıntıları 1907’de bulunmuştur.
Bayraklı Harâbeleri: İzmir Körfezi kenarındaki Bayraklı semtinin arkasındaki tepelerde M.Ö. 700 senelerine âit negaran tipi evler bulunmuştur.
Akropol: Turan tren istasyonu kuzeyinde tepe üzerinde M.Ö. 2. asra âit Akrapol kalıntıları vardır. Burada bulunan mezar M.Ö. 7. asırda yaşayan kral Tantanüs’e âittir.
Bergama Harâbeleri: M.Ö. 3. asırda kurulan bir şehirdir.
Asklepion: Eski Bergama’da sağlık yurdu olarak kullanılan ve çeşitli hastalıkların tedâvi edildiği bir yerdir. Meşhur hekim Calinus burada çalışmıştır. Şifâlı otlar, telkin, su ve güneş banyosu, uyku gibi tedâvi metodları tatbik edilirdi. Roma İmparatoru Marcus Caracallus burada tedavi görüp iyileşmiştir. Bu sağlık yurdunun 4500 kişilik tiyatrosu vardır.
Akropolis: Eski Bergama’nın ünlü saray kalıntıları tepe üzerindedir. Doldurulmuş dört teras üzerine yapılmıştır. Çevresini üç devrin duvarları kuşatır. Surların içinde dünyâca meşhur eserler vardır.
Aşağı Agora: M.Ö. 2. asrın başlarında yapılmıştır. büyük kısmı hâlen ayaktadır.
Efesos: Eski devirlerde Küçük Menderes Nehrinin denize döküldüğü körfez kıyısında kurulan bir şehirdir. Devrinin kültür merkezlerinden idi. Günümüzde Selçuk ilçesi yakınındadır. Efes Arkeoloji müzesindeki Romalılara âit Artemis, Apollon ve Venüs heykelleri ile Amazon lahdi meşhurdur.
Teos: Seferihisar’ın 27 km ötesinde Sığacık köyü yakınındadır. Eski bir târihî şehrin harâbeleridir.
Liste
Tepekule (Eski İzmir)
Agora
İzmir'in Namazgah - Tilkilik mevkiindeki Roma dönemine ait devlet agorasının büyük bir bölümü ortaya çıkarılmıştır. 1927 yılında başlayan kazılar sırasında ortaya çıkarılan Poseidon, Demeter ve Artemis heykelleri İzmir Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir. İzmir şehrinin M.S. 178 yılında yaşadığı büyük depremde zarar gören Agora, İmparator Marküs Averlius'un yardımlarıyla yeniden inşa edilmiştir.
Kadifekale
Tepekule'deki eski İzmir (Smyrna) dışında, kentin Pagos'ta (Kadife Dağı) yeniden kurulduğu alandır. İÖ. 4. YY'da kurulan kentten bugüne değin varlıklarını sürdüren Hellen, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait kalıntılar görülmeye değer arkeolojik öneme sahip eserlerdir. İzmir'in ve körfezin kuşbaşı seyir noktası olan Kadifekale, şehrin güneyinde 186 metre yükseklikteki bir tepe üzerindedir. Eski adı Pagos olan Kadifekale'de yaşayan Amazon kadınlarının, dağın eteklerinden Meles Çayı kıyalarına indikleri, hakimiyetlerini uzun yıllar sürdürdükleri rivayet edilmektedir.Büyük İskender'in generallerinden Lysmachos tarafından yaptırılan kalede halen bu döneme ait kalıntılara rastlanmakta, Bizans dönemine ait sarnıçlar bulunmaktadır.
Efes - Selçuk
Selçuk'un 3 kilometre güneyinde, Panayır ve Bülbül Dağı
yamaçları Ayasuluk Tepesi mevkiinde kurulu Efes, 12 İon kenti içinde
günümüze kalan en önemli antik kenttir. Smyrna gibi M.Ö. 3000 yıllarında
kurulan Efes, dönemin en önemli liman kentleri arasındaki yerini uzun
süre korumuştur. Doristilası üzerine Ege kıyılarına gelen İon'lar Efes'e
yerleşmiş, daha sonra Lidya egemenliği döneminde şehirlerini
geliştirmişlerdir. M.S. 1.yüzyıl'da meydana gelen depremle büyük hasar
gören Efes, İmparator Tiberius zamanında yeniden imar edilirken,
Hellenistik yapı yerine tüm kent Roma karakteri yapılarla dolmuştur.
Siyasi ve ticari önemi büyük bir kent olan Efes, Meryem Ana'nın gelmesi
ve St. Jean'ın burada yaması nedeniyle de bir dini merkez haline
gelmiştir.
Tarih boyunca birçok uygarlığa evsahipliği yapan Selçuk'ta İon, Roma,
Bizans, Selçuklu, Osmanlı dönemlerine ait çok sayıda yapı varlıklarını
günümüzde de sürdürmektedir. Hrıstiyan dünyasının kutsal hac yeri Meryem
Ana Evi ziyarete açıktır.
Tiyatro
Antik Efes kentinin görkemli yapıları yıllara meydan okurcasına dimdik
ayakta dururken, bunların en muhteşemlerinden biri 25 bin kişilik
tiyatrodur. Kuzeybatısında 2 İonik sütunlu helenistik çeşmenin bulunduğu
tiyatronun, ilk kez yine Helenistik dönemde yapıldığı bilinse de
günümüze kadar ayakta kalan yapının İmparator Cladius zamanında
inşaasına yeniden başlandığı, İmparator Trinus (98-117) döneminde
tamamlandığı bilinmektedir. Tiyatronun ön kısmında oldukça sağlam ve iri
taşlardan yapılmış soyunma yerleri belirgin şekilde görünmekte ve bugün
de hala kullanılmaktadır. İlk dönemde 3 katlı olan tiyatro, her biri
22'şer basamaklı üç bölümden oluşur. Sahne binası 18 metre
yüksekliğindedir. 25x40 ebatlarındaki sahnenin arka duvarları son derece
süslü ve nişleri içinde heykellerin bulunduğu bir görünüm taşımaktadır.
Akustiği
muhteşem olan tiyatronun tribünleri, sahnenin rahat görünebilmesi için
çok dik inşa edilmiştir.
Ticaret Agorası
Tiyatronun karşısında yer alan ticaret agorası giriş kapıları ve alanı
çevreleyen sütunları ile dikkat çeker. Esas yapı Hellenistik olmakla
birlikte, bugün kalıntıları görülen agora, İmparator Agustus döneminde
yenilenmiştir. Dört tarafı stoa ile çevrili agora 2 katlı, çift kolonlu
ve dorik üslupludur.
Mermer Cadde
Efes antik kentinin güneydoğusunda bulunan Magnesia kapısından Koresos
kapısına kadar uzanan 400 metrelik mermer cadde, M.S. 5.yüzyılda yeniden
yapılmıştır. Caddenin altından geçen kanalizasyon sistemi denize kadar
uzanır. Mermer cadde ile Celsus Kütüphanesi arasındaki açık alanda
Auditorium bulunduğu ve burada konuşmaların yapılıp şiirler okunarak
söylevler verildiği bilinmektedir.
Celsus Kitaplığı
Agora'nın güney tarafında bulunan Celsus Kitaplığı M.S 135 yıllarında
Asya konsülü Julius Celsus Halemaeanus adına oğlu Julius Agiula
tarafından Romalı mimar Vitruoya'ya yaptırılmıştır. Dıştan iki katlı
içten 15 metre yüksekliğinde tek bir salondan oluşup, salonu çevreleyen
3 katlı galerilerden duvara serpiştirilmiş pencerelerden ışık süzülür,
arka duvardaki bir kapıdan ise Celsus'un mezarına geçilir.Kazılar
sırasında Celsus'un burada bulunan heykeli halen İstanbul Arkeoloji
Müzesi'nde sergilenmektedir. Roma mimari özelliklerini yansıtan yapının
ön cephe dekorasyonu devrin en güzel örnekleri arasında yer alır. Yine
ön cephe kolonları arasında bulunan 4 kadın heykeli "Akıl, Kader, İlim
ve Erdem" öğelerini sembolize eder. Bu heykellerin orjinalleri ise bugün
Viyana Müzesi'nde bulunmaktadır. Döneminde dünyanın sayılı bilim adamı
ve düşünürün yetişmesine aracı olan Celsus Kitaplığı'ndaki parşomen
ruloların nemden etkilenmemesi için iki tarafı tuğladan örülmüş kapalı
raflarda koydukları belirlenmiştir.
Aşk Evi
Mermer Cadde'nin Kuretler Caddesi ile kesiştiği noktada bulunur. Yol
üzerinde kazılmış sol ayak ve bir kadın başı görülür. Bu iki görüntü
dünyanın ilk reklam panosu olarak değerlendirilmekte ve az ileride kadın
bulunabileceğini haber vermektedir. Bu ilginç ev M.S. 1.yüzyıla
tarihlenmektedir, ana bir hol ve buraya açılan birçok odadan oluşmakta,
içinde burada çalıştığı sayılan kızlara ait mozaik portreler yer
almaktadır.
Yamaç Evler
Celsus Kütüphanesi'nden Kuretler Caddesi'ne dönüşte sağ tarafta Bülbül
Dağı'nın yamaçlarında kentli zenginlerin ikamet ettikleri evlerdir.
Yakın zamanda restore edilerek orjinallerine daha yakın hale
getirilmişlerdir. Evler geniş merdivenlerle caddeye dikey olarak
açılmakta, duvarlarında fresk mozaiklerle süslü kaplamalar
bulunmaktadır. Efes'te bunların dışında son derece büyük arkeolojik
öneme sahip Skolastika Hamamı, Hadriyan Hamamı, Domitian Tapınağı,
Tirainan Çeşmesi, Devlet Agorası, Belediye Sarayı, Odeon, Stadyum,
Akropol, Bizans Hamamları, Çifte Kiliseler (Konsül Kilisesi) , Liman
Hamamları, Arkadiana (Liman Caddesi) bulunmaktadır.
Artemis Tapınağı
Dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen Efes Artemis Tapınağı,
Selçuk'tan Kuşadası yoluna girişte sağ tarafta bulunmaktadır.
Efeslilerin ilk yerleşimlerinin burada olduğu, daha sonra depremle
yıkılmasının ardından Roma İmparatorluğu'nun yardımı ile yeniden ve daha
görkemli olarak inşa edilmiştir. Tapınağın temel kalıntıları
durmaktadır. 127 sütunlu Artemis Tapınağı'nın cephedeki 36 sütunu
kabartmalıdır. Tapınağın uzunluğunun 125 metre, genişliğinin 60 ve
yüksekliğinin ise 25 metre olabileceği tahmin edilmektedir. Tapınağın en
eski kalıntılarının M.Ö. 6.yüzyıla kadar tarihlendiği, ikinci kez
yapılışında ise 105 metre uzunluluk, 55 metre genişlik, 25 metre
yükseklikte inşa edildiği ve 600 metrekarelik alana yayıldığı
bilinmektedir. M.S. 263 yılında Got'lar tarafından saldırıya uğrayan
tapınak yıkılmış ve yağma edilmiştir. Bugün ören yerindeki kazılar halen
sürmektedir.
St. Jean Bazilikası
Bizans İmparatoru Justinyen'in MS. 6.YY.'da, Hz. İsa'nın
havarilerinden St. Jean adına yaptırdığı Ayasuluk Tepesi'ndeki bazilika
40x110 metre boyutlarındadır. Batıdan girilen yapının planı bir haçı
andırır. St. Jean'ın mezarı da burada bulunmaktadır.
Yedi Uyuyanlar
M.S. 5 ve 6. YY'lar dönemlerinde yapıldığı sanılan Yedi Uyuyanlar
Kilisesi'nin bulunduğu ören yeri dini bir merkez kimliğindedir. Bugünkü
kazılarda ortaya çıkarılan abidevi yapının 4 katı görülebilmekte ve 7
kat olduğu tahmin edilmektedir. Zeminde bulunan dehlizlerin din eğitimi
için kullanıldığı ve buranın bir manastır olduğu izlenimi vermektedir.
Söylentilere göre Hrıstiyanlığın din olarak kabulünden önce
putperestlerden kaçarak buraya sığınan 7 genç uykuya dalar ve 200 yıl
sonra uyanırlar. Uyandıklarında Hrıstiyanlık artık kabul edilen ve
bilinen bir din olmuştur. 7 gencin öldükten sonra tekrar buraya
gömüldüğü ve adlarına büyük bir yapı inşa edildiği sanılmaktadır.
Meryem Ana Evi
Hristiyanlığın kutsal anası Meryem Ana'nın Evi, Bülbül Dağı üzerinde
bulunmaktadır. 1891 yılında yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır.
Hristiyanlar tarafından "Panaya Kapulu" olarak da adlandırılan kutsal
yerin MS. 4. YY'da inşa edildiği tahmin edilmektedir. Meryem Ana'nın
Mezarı da Panayır Dağı'nın kuzeydoğu eteğindedir. Yıllar boyu her 15
Ağustos'da Meryem Ana Evi'nin bulunduğu Panaya Kapulu'da dinsel törenler
düzenlenmiştir. 1957 yılında Papalık da burasının Meryem Ana'nın Evi
olduğunu onaylamış ve Hristiyanlık için "Hac Yeri" ilan etmiştir.
Hz. İsa, çarmıha gerilişinden kısa bir süre önce annesini, arkadaşı ve
havarisi olan St. Jean'a teslim etmiştir. St. Jean da, Hz. İsa'nın
çarmıha gerilişinden sonra Meryem Ana'nın Kudüs'te kalışını sakıncalı
bularak, onu yanına alıp kaçırmış ve Bülbül Dağı'na getirmiştir. Kutsal
bakire, ST. Jean tarafından gizlendiği Bülbül Dağı'nda 101 yaşına kadar
yaşamını sürdürmüştür. Hrıstiyanlığın kabulünden sonra Bülbül Dağı'nda
'Hac' şeklinde bir kilise inşa edilmiştir. St. Jean Efes'te yaşamış ve
söylentiye göre İncil'i burada yazmış ve burada ölmüştür.
Erythrai (Çeşme)
Çeşme'nin 15 kilometre kuzeyinde Ildır Köyü'nde bulunan Eriythrai (Ildır), 12 kentten oluşan İon birliği kentlerinden biridir. MÖ. 6.yy'da oldukça önemli bir yerleşim merkezi durumunda olan Erythrai'nin Mısır, Kıbrıs ve batı ülkeleri ile ilişkiler kurduğu ve ticaretini geliştirdiği bilinmektedir. Şehrin ortasındaki yüksek tepede bugün kalıntıları görülen bir Akropol bulunur. Burada yapılan kazılarda Athena Pallas Tapınağı'na adak olarak sunulmuş heykelcikler de bulunmuştur. Buluntular içinde en önemlisi Arkaik devrinden kalma bir kadın heykelidir ve halen İzmir Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir. Kenti karadan çeviren surlar iyi korunmuştur. İon, Hellen ve Roma dönemine ait kalıntılar olan Erythrai'de Devlet Agorası ve kutsal alan Herakleion henüz kazılmamıştır.
Teos
İzmir'in Seferihisar İlçesi'ne 5 kilometre uzaklıktaki Sığacık
Köyü'nün bir kilometre güneyinde deniz kenarında bulunan Teos'un M.Ö.
1000 yıllarında İon kolonisi olarak kurulmuştur. Kurucusu Dioysos'un
oğlu Athames olarak bilinir. Teos önce Pers yönetiminde kalmış, sonra
Lidyalıların, ardından yine Pers yönetimine geçmiştir. İonlarla birlikte
Teos bağımsızlığını kazanmış ve mimari alan ile ticarette önemli bir yer
haline gelmiştir. Kentinin en önemlileri olan Teos'te Hellenistik ve
Roma dönemi kalıntıları bulunmaktadır. Ziyarete açık olan Teos'ta en
önemli antik eser olarak bilinen, antik dünyanın en büyük Dionysos
Tapınağıdır. Diğer önemli kalıntılar ise Agora, tiyatro, odeon, surlar
ve liman kalıntılarıdır.
Tarihi ve doğal çevre zenginliği Teos'un değerini artırmaktadır. Teos'a
giderken içinden geçeceğiniz Sığacık'ta bulunan 16.yy'da Osmanlı
Kalesi'ni de görebilirsiniz. Ayrıca doğal bir liman görünümündeki
Sığacık Körfezi'nde günbatımının enfes güzelliğini yaşayabilirsiniz.
Klazomenai - Urla
İzmir'in 38 kilometre batısındaki Urla ilçesinde bulunan Klazommenai de bir İon kentidir. Yerleşim tarihi İ.Ö. 4000 yıllarına kadar uzanmaktadır. Kenti karadan çeviren surları iyi korunan Klazomenai (Limantepe) de bir İon kentidir. İ.Ö. 2000'lerde önemli bir seramik merkezi konumundadır. Eşit parsellerden oluşan Hippodamik plana göre kurulmuştur. Dünyanın en eski limanlarından biri olarak bilinir. Kazı çalışmaları halen süren antik kent ziyarete açıktır. Urla'da ayrıca Osmanlı dönemine ait çok sayıda tarihi cami ve çeşme de vardır. İlçe bozulmamış evleri ile adeta doğal bir müze görünümündedir.
Metropolis (Torbalı)
Torbalı'nın Yeniköy ve Özbey köyleri arasında, ovaya hakim bir tepede
kuruludur. Ephesos (Selçuk), Smyrna (İzmir), Kolophon (Değirmendere) ve
Notion (Ahmetbeyli) antik kentleri arasında kalan bu bölgede ilk kentsel
yerleşimin M.Ö. 3.yy'da Seleukos Krallığı zamanında çevredeki höyüklerin
ve Makedonyalı muhariplerin katılmasıyla kurulmuştur. Ana Tanrıça'ya
izafeten "Ana Tanrıça Kenti" anlamındaki Metropolis adı verilmiştir.
Smiyrna - Efes yolu üzerindedir. Hellenistik dönemde altın çağını
yaşamış, Roma döneminde İmparator Augustus onuruna sunaklar dikilmiş,
Bizans döneminde piskoposluk merkezi olmuştur. 7-8 yıldır sürdürülen
kazılarla kentin kuruluş tarihçesine ilişkin önemli bulgular elde
edilmiş, Bizans ve helenistik yapı kalıntılarının altında Geometrik ve
Arkaik Çağ'a ait malzeme ile birlikte, M.Ö. 3 bine, yani Erken Bronz
Çağı'na kadar inen, tarih öncesine ait seramik kap parçaları, taş
baltalar ve obsidyen parçaları bulunmuştur.
Kale surları halen ayaktadır. Akropolda Ares Tapınağı, yamaçlarda
stoa ve tiyatro gibi anıtsal kamu yapıları vardır. Tiyatrosunun sahne
binası, orkestra döşemesi ve oturma sıralarının bazı bölümleri ile soylu
koltukları ve sunaklar, yapılan kazılarla ortaya çıkarılmıştır. Stoa da
kazılarla ortaya çıkarılmış ve M.Ö. 3. yy'ın ilk yarısında ve
hayırseverlerin yardımlarıyla inşa edildiği anlaşılmıştır. Akropol'deki
surlar yaklaşık 16 binmetrekrelik alanı çevirmekte ve Helenistik
mimarinin en başarılı örneği olarak kabul edilmektedir. Tarım,
hayvancılık ve mermerciliğin yanısıra, ortaya çıkarılan cam atölyesi ile
burada üretilen cam eşya parçaları, sanayiinin de geliştiğini
gösteriyor.
Metropolis'in çevresi de Helinistik, Roma ve Bizans dönemlerine ait
antik yapılarla doludur. Buraları, Araplıtepe, Tepeköy, Sinektepe, ve
Aslanlar Höyükleridir.Kazılarda da bu dönemlere ait çok sayıda seramik,
küpe, sikke, bronz eser, cam, toprak ve seramik eşya bulunmuştur. Kente
adını veren Ana Tanrıça'ya ait kült mağarası üzerine yapılan
araştırmalar ve Metropolis'teki kazı çalışmaları halen devam etmektedir.
Mağarada elde edilen buluntular ve fal listeleri, Ana Tanrıça
mağarasının 'bilicilikte' kullanıldığını ortaya koymaktadır.
Claros
Kesin kuruluş tarihi bilinmemekle birlikte M.Ö. 7-6. YY'larda
Kolophon kenti tarafından baş tanrı Apollo adına tapınak alanı olarak
inşa edildiği sanılmaktadır. Dor üslubu ile yapılmış olan Apollo
Tapınağı, gizli güçlere sahip kahinleri ile dünyaca ünlü idi. İon, Roma
ve Bizans dönemlerine ait kalıntılar vardır. Claros, bağımsız bir kent
olmamış, Kolophon'a bağlı olarak gelişmiştir. MÖ. 2. YY'da yapıldığı
sanılan Popylea'da, Apollo Tapınağı'na giden iki taraflı sütunlar ve
heykellerle dolu kutsal bir yol bulunur. Propylea'da, kahine danışmaya
gidenlerin yazdıkları kitabeler bulunmuştur.
Cella'nın üstündeki Apolla heykeli 7.5 metre yüksekliğindedir. Tapınağın
önünde 2.5 metre mesafede anıtsal bir altar bulunmaktadır. Kazı
çalışmaları süren ören yeri ziyarete açıktır.
Kolohphon
Adını, Kolophon Dağı'ndan alan Değirmendere'nin doğusundaki kent, deniz kenarında kurulmayan tek İon kentidir. Limanı Notion ve tapınak kenti Claros ile güçlü bir birlik oluşturmuştur. Lidya, Pers, Seleckos ve Bergama dönemlerini yaşamış kentte çok az kalıntı bulunmaktadır. Kent, büyük İon göçleri sırasında Girit ve Miken etkisinde kalmıştır. 1886 yılında bulunan kent kalıntıları alanında, ilk kazı çalışması 1922'de yapılmıştır. Aşağı şehir; güney tarafta bulunan Akropol kenarında uzanmakta ve M.Ö. 4.YY'da yapılmış olan duvarlarla korunmaktadır. İlk kent Akropol'ün bulunduğu 800 metre yüksekliğindeki tepenin güneybatısında yer alır. Akropol'ün kuzey yamacında, eski binaların izleri görünür. Bunlardan en iyi şekilde günümüze ulaşanı M.Ö. 4. YY'a tarihlenen Stoa'dır. Daha batıda ise hamamların yeraldığı kalıntılar vardır.
Notion
Kolophon'un liman kenti olan Notion, Claros'a 2 kilometre uzaklıktadır. Kalıntıları günümüze sağlam olarak ulaşmamasına rağmen Hellenistik döneme ait 4 kilometreye yaklaşan kent duvarları dikkate değer noktalarıdır. Kolophon ve Claros'a yakın olması, Sisam Adası, Kuşadası ve Efes'e hakim manzarası ile gezilmeye değerdir. Ahmetbeyli'nin güneyinde bulunan Notion'da Athena Tapınağı, Bouleterion, surlar ve tiyatro bulunmaktadır.
Pitane - Çandarlı
Ege yöresinin en eski yerleşimlerinden biridir.
Bir Hitit yerleşimi olduğu tahmin edilmektedir. M.Ö. 2000 yıllarına
kadar tarihlenen buluntular ele geçirilmiştir. Buluntular arasında
Truva-Yortan uygarlık dönemlerine ait seramik eserler önemlidir. İon ve
doğu stili vazolar, heykeller ve ilk çağa ait taş baltalar ile keramik
parçaları bulunmuştur. Çok az kalıntı günümüze ulaşmıştır. 13 - 14.
YY'da Cenevizlilerden kalan kale restore edilerek korunmuştur.
Myrina - Aliağa
Aliağa'nın batısında Kocaçay ağzındadır. Aiol kentlerinden biridir. Hellen ve roma dönemi kalıntıları bulunmuştur. 5000'e yakın mezar açılmış, 1881'de ilk Nekropol'de ele geçen toprak heykelcikler (Myrina Fifürenleri) önemli buluntulardır.
Kyme (Nemrut)
Aliağa'nın kuzeyinde Çıfıtkale mevkiinde bulunan Kyme (Nemrut), Aiol
kentleri arasında en büyüğüdür. Hellenistik dönemde güçlü bir liman ve
ticaret kenti, Hıristiyanlık döneminde ise piskopos merkezi
olmuştur. Kazı çalışmaları halen devam etmektedir. Kyme ve Myrina'daki
kazılarda elde edilen bazı eserler İstanbul Arkeoloji Müzesi ile
Fransa'daki Louvre Müzesi'nde sergilenmektedir.
Aigai
Aliağa'nın Hacıömerli Köyü Nemrut Dağı (Gündağı) üzerinde bulunan bir Aiol kentidir. Bergamalıların kurduğu bir kent iken, MS. 17 yılında meydana gelen depremde yıkılmış, Roma İmparatoru Tiberius tarafından yeniden kurulmuştur. Hellenistik dönemde Bergama Krallığı'nın önemli bir kenti haline gelmiştir. Kazı yapılmamıştır. Doğal koşulları yüzünden kazı yapılması oldukça zor bir yerleşim birimidir.
Larissa - Menemen
Larissa'nınz Cilalı Taş Devri'nden kaldığı sanılmaktadır. Menemen'in Buruncuk Köyü bitişiğinde bulunan Larissa'nın, M.Ö. 7. YY'a ait ve 12 İon kentinden biri olduğu tahmin edilmektedir. Lydia ve Pers dönemlerini yaşayan kent, "Peleponnes Savaşları" sırasında tümüyle yıkılmış, daha sonra yeniden inşa edilen kent, Galatlar tarafından yağmalanmıştır. 1902'den beri sürdürülen kazılarda surlarla çevrili Yunan öncesinden kalma kent kalıntısı ortaya çıkarılmıştır. M.Ö. 700 yıllarından kalma Akropolis'ten günümüze yalnıca kent surları gelebilmiştir. M.Ö. 6. YY'dan kalma dinsel yapıların tümü ortaya çıkarılmıştır. Bulunan 3 saray kalıntısında ise doğu etkinliği belirgindir. Kazılar sırasında ortaya çıkarılan toprak yapıtların bir bölümü "Stockholm Müzesi"ne götürülmüştür. Arkaik dönem buluntular İzmir Müzesi'nde, bir kısım pişmiş toprak ve keramik buluntular ise İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndedir.
Temnos - Neonnikos
Görece Köyü yakınlarındadır. 12 Aiol kentinden biridir. M.Ö. YY'ın yarısında Lisimaches ya da Philaires başkanlığında Bergama ile bir anlaşma yaptı. 1. Attalos zamanında Bergama Krallığı'na katıldı. Roma İmparatoru Tiberus devrinde Temnos, büyük bir deprem geçirdi. M.S. 17.YY'da Temnos sikkeleri İmparator Gallienus çağına kadar basılmıştır. Sikkelerin basılmasına karşın kent önemini yitirmiştir. Bu tarihten itibaren şehrin adına rastlanmamıştır. Kentin en önemli kutsal alanı Pinseos 2 tarafından yakılıp yıkılan Apollon, Kynnessa'ta ait Temonos idi.
Panaztepe
Menemen'in Kesik Köyü'ndedir. İ.Ö. 2000'lere ait mezar kalıntıları ve Miken uygarlığına ait kent kalıntıları, Arkaik ve hellen dönemine ait yapı kalıntıları ile Roma ve İslami döneme ait mezarlıklar bulunmaktadır. 12 İon kentinden biridir.
Gryneia
Aliağa'nın güneyinde Çıfıtkale mevkiindedir. Myrina'nın kuzeyinde ve deniz kıyısında 12 İon kentinden biridir. Henüz kazı yapılmamıştır.
Phokaia (Foça)
Homeros destanında adı geçen mitolojik bir kenttir. 12 İon kenti
arasında denizcilikte gelişmiş bir liman kenti olan Phokaia'nin
sembolleri "Horoz" ve "Fok Balığı"dır. Yunanistan'daki Dor istilasından
kaçarak Ege sahillerine gelen İonların kurduğu önemli merkez, liman ve
deniz gücüne sahip bir kenttir. Korsika, Alain, Pastum yanındaki Velia,
Marsilya ve İspanya kıyılarında koloniler kurmuştur. M.Ö. 546 yıllarında
Pers egemenliğine, Büyük İskender zamanında da Levkos'ların topraklarına
katılmıştır.
12. ve 13. yy'larda Cenevizliler'in eline geçmiştir. 1455 yılında Fatih
Sultan Mehmet zamanında Osmanlı egemenliğine girmiştir.
Foça'nın görülmeye değer yer ve eserli, Homeros destanında da yer alan;
günümüzde de Fok balıklarının barındıkları Siren Kayalıkları, Roma
İmparatoru Michel Peleok tarafından 1275 yılında Cenevizlilere verilen
ve onlar tarafından onarılan Beş Kapılar Kalesi, 1678 yılında boğaz
kesen olarak inşa edilen Dış Kale, Foça'ya 10 kilometre uzaklıktaki Taş
Ev. Candede Tepesi'nin eteğindeki kaya mezar tipinde olan Şeytan Hamamı
(Loutros) 1455 yılında ilçenin fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet
tarafından yaptırılan klasik Osmanlı mimarisi tarzındaki Fatih Camii ve
Kayalar Camii'dir.Foça, tarihi doğal ve kentsel sitin bir arada olduğu
ender yerleşim birimlerimizden biridir. Bu nedenle de Özel Çevre Koruma
Bölgesi ilan edilmiştir.
Nymphaion
Yerleşim tarihi İ.Ö. 1300'lere uzanan kentin Bizans döneminden kalan kale ve saray kalıntıları ayaktadır. Kent girişinde saray kalıntısı (Kız Kulesi) ve kent kapısı bulunmaktadır.
Hitit Kabartmaları
Kemalpaşa'nın Karabel Geçidi'ndedir. Torbalı yolu üzerinde (8km) bir Hitit askeri kabartması olan Luwi savaşçı kabartması bulunmaktadır. Arkeolojik değeri yüksek olan bu kabartma, Ege Bölgesi'nde Hititlerden kalma tek örnek olarak bilinmektedir.
Allianoi
Allianoi Sağlık Merkezi, Hellenistik Çağ sonrasında sıcak su
nedeniyle Bergama'nın 18 km kuzeydoğusu'nda kurulmuştur. Yortanlı Barajı
yatağında bulunan antik merkezde sürdürülen kazı çalışmaları ile
arkeolojik eserler kurtarılmaya çalışılmaktadır. Ege Havzası'ndaki
sayılı sağlık merkezlerinden biri olarak kabul edilen Allianoi de
hydroterapi yapıldığı düşünülüyor. İ.Ö. 2.yy'da küçük bir sağlık
merkezi, belki de bir kült olarak kullanılan Allianoi, İ.S. 2. yy'da
Roma İmparatoru Hadrianus ile birlikte görkemli bir yerleşim ve sağlık
merkezi haline gelmiştir. İ.S. 11. yy'a kadar aralıksız olarak
kullanılmıştır. Burada Roma köprüsü ve hamamı halen ayaktadır. Bugün
yapılmakta olan kazılarda, bölgeden geçmekte olan asfalt yolun 8 metre
altından 1800 yıllık güzellik uykusundan uyandırılan Venüs (Nymphe)
heykeli çıkarılmıştır. Kazılarda ayrıca Geç Antik Çağ mutfağını yansıtan
maşrapa, tartılar, tencere ve tava, ağırlık birimleri, Antik Grek ve
Roma dünyasında hekimliğin ve tıp biliminin Sağlık Tanrısı Asklepios
büstü, Roma Hamamı'nın mozaikleri, vazolar, bir alt geçit, ve antik
merkezin bir bölümü günyüzüne çıkarılmıştır. İzmir ve çevresinde
bunların dışında daha başka antik
yerleşim yerleri de vardır. Henüz kazı yapılmayan bu yerler Bergama
Kozak Yaylası'ndaki Perpene, Dikile'deki Atterneus, Gümüldür Ürkmez'deki
Lebedos ve Ödemiş yakınlarındaki Hypaia'dır.
Bergama
İzmir'in 100 km kuzeyinde, antik dönemdeki ismi "Pergomon"dan gelen
Bergama Bakırçay Havzası'nda yer alır. Tarih öncesi ve İon, Roma ve
Bizans uygarlıklarının yerleşim yeri olmuştur. Bergama'nın
güneybatısında Antik Dönemin önemli sağlık merkezlerinden Asklepion, ilk
yerleşim alanı olan 300 m. yüksekliğinde dik bir tepe üzerinde kurulan
Akropol ve M.S. 2. yüzyıla tarihlenen Serapis Tapınağı (Kızıl Avlu)
önemli yapılardandır.
Zeus Sunağı 1897 yılında Almanya'ya kaçırılmıştır.
Bergama, M.Ö.7. a tarilenen sur duvarlarıyla Pers, Büyük İskender,
Frigya, Trakya Krallığı, Selevkos Krallığı, Roma ve Bizans dönemlerini
görmüştür. 1302 yılında Bizans hakimiyeti ortadan kalkan şehirde
Karesioğulları Beyliği idareyi ele almış, 1341 yılından hemen sonra ise
Bergama Osmanlılar tarafından alınmıştır.
Akropolis
Akropol son derece dik bir tepe üzerinde kurulan Akropol şehir
yerleşiminde dini, resmi, sosyal ve ticari binalar iç içe kendine özgü
bir plan çerçevesi içinde yerleşmiştir. İlk çağlardan bu yana iskan
yeri olan tepenin üstünde Bergama Kral Sarayları yer alır. Beş adet
sarnıç ile cephanelik de bu tepe üzerine yerleşmiştir. Binaların alt
bölgesinde Athena Tapınağı vardır. Ayrıca Kütüphane ve Trajan tapınağı
da bulunmaktadır. Bunlarında altındaki terasta Zeus sunağı özenle
yerleştirilmiştir. Dünyadaki en dik tiyatrolardan birisi de burada yer
almaktadır.. En alt kesimde ise Gymnasion ve Demeter Tapınağı bulunur.
Athena Tapınağı: Tiyatronun üstündeki terasta inşa edilmiş olan Athena
Tapınağı 6x10 m. sütunlu Dor düzeninde bir yapıdır. Tapınağın
temellerinden yalnız bazı parçalar kalmış olmakla birlikte batı kanat
kısmen 1.20 m. yüksekliğe değin korunmuştur. Tapınağın sütun ve
arşitrav parçaları halen Berlin Müzesindedir. Kentin en önemli
tapınağının Tanrıça Athena' ya ait olması, İzmir, Milet, Eriythrai, Foça
ve Assos'ta da görüldüğü gibi Batı Anadolu'nun yerleşmiş bir
geleneğidir.
Kütüphane
Athena kutsal alanının kuzeyinde bitişik yapı ünlü Bergama
kütüphanesinin kalıntılarıdır. Eskiden galerinin üst katından girilen
kütüphane, II. Eumenes devrine ait olup 13.53X 15.35 m boyutlarında
büyük bir okuma odasına sahiptir. Tahta raflarla donatılmış kütüphanede
3.50 m. yüksekliğinde Athena heykeli vardı. Bu heykel şu anda Berlin
Müzesindedir. II. Eumenes döneminde zenginleşen kütüphanenin en büyük
rakibi İskenderiye Kütüphanesiydi.
Saraylar
Athena tapınağını çeviren stoalar ve kütüphanenin hemen
doğusunda Bergama krallarının saraylarına ait kalıntılar yer almaktadır.
Bunlar ortasında avluları bulunan peristyl tipinde iki büyük evdir.
Kuzeydeki küçük evin Attolos daha büyük olanın da Eumenes döneminde
yapılmış oldukları kabul edilmektedir. Saraylarda bulunan mozaik
parçaları şimdi Berlin Müzesinde saklanmaktadır.
Arsenaller
Askeri malzeme deposu olarak bilinen Arsenaller akropolün kuzey
ucunda Sarayların ve Trajaneun'un ötesinde 10 m. kadar aşağı düzeyde
bulunmaktaydı. Bunlar birbirine paralel 5 uzun yapıdır.
Trajaneum: Tanrılaştırılan Roma İmparatoru Trajan için yapılmış olan
akropolün en yüksek terasıdır. Daha önce burada bir Helenistik dönem
yapısının bulunduğu şüphesizdir. Üç tarafı stoalarla çevrili olan
tapınak 68x58 m. büyüklüğünde bir teras üzerinde yükselmektedir.
Tapınağın içinde Trajan ve Hadrian'ın kolosal mermer heykellerinin
başları bulunmuştur. Söz konusu eserler Berlin Müzesindedir.
Tiyatro
Bergama Tiyatrosu dik bir yamaç üzerine kurulmuş olup,
Helenistik dönemin en güzel mimari eserlerindendir. Batı Anadolu'nun en
dik tiyatrosu olan yapı 10.000 kişiliktir. Sahne kısmı Helenistik
dönemde ahşap idi. Yalnızca oyun günleri kuruluyor sonra yeniden
kaldırılıyordu.
Dionysos Tapınağı: Bergamalılar bu göz alıcı tapınağı özel bir düşünce
ile 250 m.lik tiyatro terasının kuzeyinde bütün gezi yerine egemen
olacak şekilde inşa etmişlerdi. Sunağı ile birlikte çok iyi korunmuş
olan tapınak zengin profilli, bir podyum üzerinde yükselen İon düzeninde
bir prostylosdur. Uzun bir yolun bitiş noktasında yer alışı ve bütün
gözleri üzerinde toplayan bir anıt oluşu ile bu eser, Roma sanat
anlayışı ile birlikte Avrupa Barok mimarisini de etkilemiştir.
Helenistik dönem ve Roma çağına ait orijinal parçalar Berlin Müzesinde
saklanmaktadır.
Zeus Sunağı
Athena Tapınağı alt terasında 25 m. kadar aşağısında
bulunuyordu. Bu yer yaklaşık 69x77 m. büyüklüğündeydi ve büyük sunak tam
ortasında yükseliyordu. Büyük bir olasılıkla sunağın dört bir yanı
açıktı ve anıt her yerden rahatlıkla görülüyordu. Akropolde yalnız
temelleri görülebilen sunağın tüm mimari parçaları ve kabartmaları bugün
Berlin Müzesinde eskisine yakın bir şekilde tamamlanarak
sergilenmektedir.
AgoraZeus Sunağının güneyinde yukarı Agora yer alır. Helenistik
döneme aittir. Tüccarların tanrısı Hermes'e ait Agora Dor üslubunda
yapılmıştır. Meydanın batı kenarında Demeter tapınağının temelleri
görülmektedir.
Gymnasionlar
Bergama kentinin üst üste üç ayrı terasta yer alan görkemli
Gymnasionu vardı. Ele geçen yazıtlardan alttaki terasların çocuklara,
ortadaki terasın delikanlılara üstteki terasın büyüklere ait olduğu
anlaşılmıştır.
Asklepion
Sağlık ve hekimlik tanrısı olarak bilinen Asklepios, Apollonun
oğullarından biridir. Asklepios'un yeri anlamına gelen Aesklepion ilk
çağlarda Bergama'da önemli sağlık merkezidir. Sütunlu bir caddeden sonra
Asklepiona gelinir. Buradaki tedavi şekilleri arasında şifalı su, çamur
kürü, spor, tiyatro, psikoterapi yer almaktadır. Girişte solda bulunan
yapı Asklepios tapınağıdır. Sağlık tanrısı adına M.S. 150 yıllarında
bağışlarla yapılan tapınak bir kubbe ile örtülü ve duvarları 3 m.
kalınlığındadır. Burada su sesi ve telkinlerden faydalanarak hastaların
iyileşmesi sağlanırdı.
Serapis Tapınağı
Eski Bergama'nın en büyük yapısı, halkın kızıl avlu olarak
adlandırdığı kırmızı tuğla ile inşa edilmiş olan ve Mısır tanrılarına
adanmış olan tapınaktır Bu tapınak bugün Bergama kentinin içinde
kalmıştır.
Güzellik Ilıcası: Bergama'ya 4 km. uzaklıkta bulunan Güzellik Ilıcası,
kubbeli ve iki mermer havuzlu bir kaplıcaya sahiptir. Bergama Kralı
Eumenes döneminde kurulduğu belirtilen kaplıca ''Eskülap Banyoları'' adı
ile yüzyıllarca ününü sürdürmüştür. Bugün ağaçlık bir alanda bulunan
kaplıca bitişiğinde Bergama Belediyesine ait bir otel ve bungalovlar
bulunmaktadır. Kaplıca su sıcaklığı 35ºC dolayındadır. Sodyum bikarbonat
ve sülfat bulunan kaplıca suyunun romatizma, nefralji kalp hastalıkları
için iyi gelmektedir. Tarihte Kleopatra'nın da Bergama'yı ziyaretinde bu
kaplıcada yıkanarak güzelleştiği rivayet edilir. Kaplıca suyunda 1,5
eman değerinde oldukça yüksek radyoaktivite bulunmaktadır.