Bolu'nun ilk sakinleri Hititlerdir. M.Ö. 1211 senelerinde bütün Hitit toprakları gibi Bolu da Frigyalıların eline geçti. Frigyalıları yenen Lidyalılar Bolu'ya sahib oldular. Persler M.Ö. 6. asırda (546 senesinde) Lidyalıları yenince kısa bir müddet bölgeye hakim oldular. 200 sene Misya ve Patlagonya isimleri altında genel valilerle idare ettiler. M.Ö. 336'da Makedonya Kralı Büyük İskender, Persleri yenerek Anadolu'nun birçok yeri gibi Bolu'yu da ele geçirdi. Büyük İskender'in ölümü üzerine Makedonya Krallığı yıkılınca, Anadolu'nun bazı yerlerini Yunanlı olmayan fakat Yunan kültürü altında kalan milletler ele geçirdiler. Bugün bazı Afrika ülkelerinin resmi dili İngilizce ve Fransızcadır. Fakat bu ülkenin İngiliz ve Fransız milletiyle ilgisi yoktur. İşte o zamanda Yunanca konuşan, fakat Yunanlılıkla ilgisi olmayan bazı milletler, Anadolu'nun bazı bölgelerine hakim oldular. Bolu'da da Bitinya Krallığı kuruldu. M. Ö. birinci asırda Pers asıllı fakat Yunanca konuşan Pontus Devleti saldırınca, Bitinya'nın son kralı Üçüncü Nikomedes Romalıları yardıma çağırdı. Pontus Krallığı yenildi. Bitinya Kralı Üçüncü Nikomedes ölünce vasiyeti icabı Bolu bölgesi Roma İmparatorluğuna katıldı. Roma 395 senesinde ikiye parçalanınca Bolu, Doğu Roma'nın yani Bizans'ın payına düştü.
 

ESKİ COĞRAFYA

Bolu, tarihinin her devresinde ilgi çeken yörelerden olmuştur. Thrak asıllı kabile, Güney armara'da ve Bolu bölgesinde yayılmıştır. Thynler, Mariandyenler ve Kaukonlar birlikte yaşamışlar, zamanla, Bithyn adı altında göze çarpmışlardır. Romalıları, Doğu Roma ve Bizans takip etmiştir. Bithynia, doğuda Paphlagonia, güneyde Phyrygia sonra Galatia,kuzeyde Pontus Euxinos ile çevrili idi. Batıda ise Propontis denilen Marmara Denizi ile Bosphorus yani İstanbul Boğazı yer almakta idi. 

Bithynia, sık el değiştirmesine rağmen, coğrafi ve askeri bakımdan aynı adı korumuştur. Honorias, Optimatum ve Bukellerion da thema yani askeri yönetim olarak karşımıza çıkmaktadır. Askeri valiler genelde, Nikomedia veya Bitthynion/ Klaudiopolis'de oturmuşlardır. Bithynia'nın tabii sınırları içinde kalan akarsular: Sangarios, Billieus,Hypios ve Gallaus'dur. Sangarios, Bolu'yu batıdan ve hem de güneyden sınırlamaktadır. Kaynağı Sivrihisar yakınlarındaki Sangia köyü idi. Billieus/Filyos , Bolu yakınından geçen yörenin en önemli akarsuyudur. Büyüksu ve gelen diğer kolları aldıktan sonra , Herakleia Pontika ile Tieion arasında, Tieion'a daha yakın yerde Pontus Euxinos'a dökülmektedir. 

Hypios veya Hypius denilen bugünkü Melen Çayı da kaynaklarını, Bolu'nun kuzeyindeki dağlardan almakta, geniş bir yay çizerek, Daphnusius Gölü'nü terk ile kuzeye yönelmektedir. Dia ile Daphnusia Adası arasında, Sangarios'un doğusunda denizle birleşmektedir. Bu akarsular bol sulu olup, düzenli akışlarını hemen her mevsim yağmakta olan yağmura borçludur. Astakosx/Nikomedia Körfezinden doğuya doğru uzanan dağlar, Bithynia Olympusları olarak bilinmektedir. Bithynia'yı boydan boya katetmekte ve Paphlagonia'da Olygasus Sıradağları ile birleşmektedir. Bu dağlar arasında oldukça verimli vadiler ve ovalar bulunmaktadır. Nikomedia, Sophon, Tarsia, Lateas, Hypios, Salone ve Krateia Ovaları örnek verilebilir. Bol yağışlar nedeni ile ovalar, yemyeşil görünüm kazanmıştır. 

Akarsu ağıda Tarsia, Hypios ve hatta Salone Ovasında bataklıklara sebebiyet vermiştir. Pontus Euxinos ile Sangarios arasındaki kuzey güney kesitinde, deniz, orman ve bozkır bulunmaktadır. Nikomedia ile Paphlogoni arasında ise gittikçe yükselen ovalar bir birini takip etmektedir. Krateia'da ise orman örtüsü azalmaktadır. Bithynia'nın ilk ve orta çağdaki meşhur yerleşme yerleri Nikomedia, Sophon, Tarsia, Demetrium, Lateas Prusias, Bithynion, Krateia, Koinon, Gallikanon, Dablis, Kabaia, Modrene sahilde ise Thynia, Dia ve Herakleia Pontika'dır. Şimdiki Bolu, Bithynion Harabeleri üzerinde yükselmektedir. Hz. İsa'nın doğumundan evvel, Bithyn'ler tarafından kurulmuştur. O yüzden Bithynion adını almıştır. Hayvancılığı meşhur olup, Salone Ovasında yapılan peynirleri ile şöhret kazanmıştır. 

BİTHYN'LERİN HAKİMİYETİ

Hitit İmparatorluğunun tarihe karışmasından sonra Anadolu güç dengeleri değişti. Phyrig ve Bithynler, Sakarya bölgesinde yerleştiler. Bithynlerden önce de Bebrykler, Mariandynler, Koukones'ler, Thynler ve Paphlagon'lar Bolu yöresinin ilk ahalisini teşkil ettiler. Lydler, Persler de Bolu'da hakim topluluklardı. Hellenler başka kültür ve görüşü Bolu'ya taşıdılar. 

İskender, sefer yolu üzerinde olmadığı için Bithyn ve Paphlagonlara boyun eğdiremedi. Fakat, onun ölümünden sonra, Hellenistik krallıklar döneminde, Bithynler, Bolu'nun Güney Marmara'nın hakim unsuru oldular. Xnephon, Anabasis denilen onbinlerini Karadeniz sahilinden ülkesine getirirken, Bithyn arazisinden geçmiştir. 

Bu sırada Herakleialılar, onlara bazen dostane bazen de düşmanca tavır takındılar. Bolu'nun kuzey batısındaki Kalpe dolaylarında Bithyn ve Hellen çarpışmaları meydana gelmiş ise de taraflara pek zarar vermemiştir. Bithynlerin Bolu hakimiyeti M.Ö 279 - M.Ö 74 tarihleri arasında olmuştur. Kurucuları, I. Nikomedes'dir. 

Bu kral, İzmit Körfezinin bitim yerinde Astakos'un tam karşısında, kendi ismi ile anılan Nikomedia'yı kurmuş ve başkent yapmıştır. Böylece Bolu da siyasi ve askeri bakımdan Nikomedia'daki yönetime bağlı kalmıştır. Nikomedes'den sonra saltanat süren Bithyn kralları Ziaelas (255-235), I. Prusias (238-183), II. Prusias (183-149), II. Nikomedes Epiphanes (149-120), III. Nikomedes Eugergetes (120-92), ve IV. Nikomedes Philopator (92-74)'dir. Zieales Paphlagonia fetihleri sırasında Krateia'yı imar ettirdi. 

Bolu ovasında Bithynion önemli bir Bithyn üssü olarak göze çarptı. Prusias isimli krallar da daha çok Nikomedia-Herakleia çizgisinde, fetihlerde bulundular. Hypios kenarında kurdukları yeni şehre Prusias adını verdiler ve mimari eserlerle süslediler. Nikomedes ise, Galatların Orta Anadolu'da yerleşmesini sağladı. Galatlar, çevrelerindeki devletlere sürekli zarar verdiler. Bu arada Bolu arazisini de istila ve yağma ettiler. 

Bununla da kalmayarak, Herakleia/Karadeniz Ereğlisi'ne de saldırdılar. Alaplı vadisinde, inatla şehri düşürmek için kamp kurdular. II. Nikomedes zamanında, M.Ö 149'dan sonra, Hellenizmin tesiri arttı. 105 yılında Roma-Pontus meselesi Bithynleri de etkisi altına aldı. 104 de Paphlagonia, yani Bolu'nun doğusundaki topraklar Bithyn ve Pontuslular arasında paylaşıldı. III. Nikomedes ise, Bithynlerin değişik karakterli kralı olarak tanındı. 

Halkın desteğini alamadı. İç otoriteyi sağlamak için de dış yardımlara baş vurdu. Pontuslular böylece Bithynia'da söz sahibi olabildiler. Fakat Nicomedes'in değişen siyaseti üzerine, bu defa Romalılar Pont Kralı ile karşı karşıya geldiler. III. Nikomedes, Roma'lılara sığındı. Gnl. M. Uquillius'u kral ile Bithynia'ya gönderen Roma, kısa zamanda destekçisi olduğu kralın tahta geçmesini temin edebildi.

Bithyn hazinesi, Romanın sürekli istekleri karşısında zayıfladı. Kral, her defasında ahaliyi ezmeye ve onları fakirliğe sürüklemeye başladı. Askerlerini toplayan III. Nikomedes, Paphlagonia'daki liman şehri Amastris'e hücum etti. Takiben, M.Ö. 98 de Pontus-Roma Harbi patlak verdi. Mithridates, güçlü bir ordu ile Bithynia'yı istila etti. Krateia, Bithynion ve Prusias pros Hypios, Pontus çizmesi altında kötü günler yaşadı. 

Bunun üzerine Kral Nikomedes, çaresiz olarak, Romaya sığındı. M.Ö 87 de, Consül Cornelius Sulla, önce Atina'ya saldırdı. M.Ö. 86da Pontus ordusu yenilgiye uğratıldı. L. Valerius Flaccus, Byzantion (İstanbul)'dan Anadolu'ya geçti. Böylece Roma ordusu Bithyn topraklarına ayak basmış oldu. Sonunda Mithridates kalıcı bir barışa mecbur kaldı. Dardanelles'de, taraflar arasında barış imzalandı. Mithridates Sangarius'un doğusunda istilâ ettiği bütün toprakları iade edecekti. 

M.Ö. 85 de III. Nikomedes, Roma'lıların sağladığı imkân ile tahtına oturdu. M.Ö. 94-M.Ö. 74 de saltanat süren IV. Nikomedes, Bergama Kralı Attalos'un yaptığı gibi ölümünden önce vasiyetname ile Bithynia'yı Roma'lılara bıraktı. Bu durum Roma-Pontus gerginliğini artırdı. Mithridates tekrar Bithynia'yı ve çevresini istilaya kalkıştı. Roma, önemli consüllerini Bithynia'ya savaş için gönderdi. M.Ö. 74 de, M. Aurelius Cotta'ya Bithynia Eyaleti valiliği verildi. Bu general Kadıköy önlerinde donanmasını demirledi. 

Bithynia'da görevli Romalılar bunu fırsat bilerek, kendisine katıldı. M.Ö. 72 de, Roma Pontus harbi Ege Denizine sıçradı. Sonunda, Romalılar, Mithridates'e büyük bir darbe indirdiler. Kral, Boğaz yolu ile Karadeniz'e açıldı. Fakat, büyük bir fırtınaya tutuldu. Mecburen, Prusias pros Hypios kenarından akarak, Pontus Euxinos'a dökülen Hypios Nehri ağzına sığındı. 

Bir korsan gemisi ile de Herakleia üzerinden ülkesine gitti. M.Ö 71/70 de, Romalılar, Bithynia'nın liman kenti Herakleia'yı da ele geçirdiler ve Paphlagonia sınırına dayandılar. Tarihçilere göre, Bithynlerin son kralı M.Ö. 74 de ölen IV. Nikomedes'dir. Vasiyeti ile Bithynia, resmen Roma eyaleti haline getirilmiştir.

ROMALILARM.Ö. 74 / M.S. 395

Bithynhlerden sonra, yöre halkı bu defa Romalılara boyun eğdi. Hellenleşmenin yerini bu defa lâtinleşme aldı. Nicomedia yanında, doğuda Bithynium da merkezi şehir haline geldi. Latinleşmenin ilk etkisi Bithynium civarındaki şehirlerde de göze çarpmaktadır. Krateia/Crateia, Prusias pros Hypios/Prusias ad Hypium Herakleia da Heracleia gibi resmi yazışmalarda kullanıldı. M.Ö. 64 de Pompeius, Bithynia-Pontus Eyâletini düzenledi. Bithynia valisi de eskiden olduğu gibi Bithynium'da oturmaya başladı. Kitabeler ve paralardan anlaşıldığına göre, Roma döneminde, İulius, Claudius, Dört İmparatorlar, Flavius, Traianus, Hadrianus, Antoninus Severus, Asker İmparatorlar, Birlikçiler, Doğu Monarşizmi, Constantinus Magnus ve Valentinianus gibi sülaleler imparatorluğu yönettiler. Bithynium da bu imparatorların tebaası olarak yaşamışlardır. 

C. Papirius Carbo, Domitianus, Hadrianus, İulia Domna, Caracalla, Macrinus, Elagabalus, İulia Paula, Severus Alexandres, Maximinus, Philip, Galianus gibi idarecilerin paralarına çok miktarda rastlanmakta olup, bunların bir kısmı hususi ellerde ve müzelerde korunmaktadır. Bunlara ait paralar, Bithynium, Prusias ad Hypium, Heracleia Pontica ve Crateia'da bulunmuştur. Roma'lıların, Prusias ad Hypium'da da yerleştikleri kitabelerden anlaşılmaktadır. Zira, biri dışında bir çok kabile Roma kökenlidir. Bithynion hakkında ise aydınlatıcı bilgiler sınırlı kalmaktadır. Roma'lı memurlar, valiler ve din adamları muhtemelen şimdiki Hisar'da ikamet etmekte ve eyaleti idare etmekteydiler. 

Bolu'nun da içinde bulunduğu Bithynia hakkında, M.Ö. 64 ile M.S. 21'de yaşamış olan meşhur coğrafyacı Strabon'un anlatımları, Roma'lıların ilk devresi için son derece önemlidir. Bithynia, Bithyn'ler, Herakleia Pontika, Mariandynler, Kimmerler, Paplagonia ve Paplagonlar, Prusa/Prusias şehirleri, İskit kökenli olması kuvvetle muhtemel Kaukonlar, Thyn'ler ve Thynia Adası yanında Bolu için de ilgi çekici ifadelere bu yazarda rastlanmaktadır. Strabon'a göre, Bithynia'nın iç kısımlarında, Tieion'un üst tarafında kurulmuş olup, sığırlar için en mükemmel otlak olan ve Salanites peynirinin yapıldığı Salona etrafındaki toprakları da içine alan Bithynion ve aynı zamanda Bithynia'nın merkezi olan (Bithynion) ve çok geniş ve verimli olduğu halde, yazın sağlık için hiç de iyi olmayan bir ova tarafından çevrili bulunan Askania gölünün kenarında kurulmuş Nikeia da yer almaktadır.

Bithynion, M.S I. yy. da, bir Roma şehri olarak karşımıza çıkmaktadır. Batısında Kieros/Prusias ad Hypium, doğusunda ise Paphlagonia yolu üzerindeki Krateia yer almaktadır. Strabon'un şehir ve çevresi hakkında verdiği bilgiler içerik bakımından şimdi de özelliğini korumaktadır. Bithynia'da Sangarios ile Paphlogonia arasında gösterilen Mariandynler, Kaukon'ların da komşusu idiler. Mariandyn'ler, Bolu'nun Karadeniz sahilinde, Herakleia Pontika'da göze çarpıyorlardı. Herakleia Pontika'yı ilk kuranlar Mariandynlerdi. Kolonizasyon devrinde ise Miletoslular, destan kahramanı Herakles'in adına izafeten bu kaleyi-şehri daha da mükemmelleştirmişlerdir. Strabon'un da yazdığı gibi, Miletoslular, Mariandynleri toprağı ekip-biçmekle görevli Heliotes gibi kullanmak istediler. 

I. yy. da Bithynium ismi terk edildi. İmparator Claudius (41-54) adına yeni bir şehir inşa edildi. Burası da kalıntılardan anlaşıldığına göre, Bithynium harabesi üzerinde yükselmişti. Claudius, Tiberius Claudius Nero Germanicus adı ile tanınmakta idi. O, Nero ile Antonia'nın oğludur. Aynı zamanda, Tiberius'un yeğeni ve Augustus'un eşi Livia Drusilla'nun torunuydu. Claudius, 43 yılında Anadolu'ya geldi. Bazı bölgeleri egemenliği altına aldı. Roma geleneklerine sıkı sıkıya bağlılığı ile tanındı. Claudiopolis şehri belki de onun emri ile tam bir Roma kenti özelliğine kavuşmuştur. Almanya'da kurulan ve Bolu ile aynı adı taşıyan şehir, Colonia Claudia Agrippinensis olup, şimdiki Köln ile aynı yerdir. Flaviuslar hanedanı sırasında, Bolu gibi Krateia da askeri nedenlerle, yenileştirildi. Bu sebeple kale ve şehre Flaviopolis denilmiştir. Ancak, sonraki belgelerden de anlaşıldığına göre Flaviopolis ismi uzun ömürlü olmamış, ahali tekrar Krateia'yı benimsemiştir. 98-117 tarihleri arasında saltanat süren Traianus, Bithynia'ya özel bir önem verdi. Plinius'u, legatus augusti unvanı ile Nicomedia'da görevlendirdi.

Bu yazar ile imparator arasında mektuplaşmalar olmuştur. Sangarius'un batısındaki, Nicomedia/İzmit tarafındaki Sophon Gölü'nün deniz veya körfez ile birleştirilmesi konusu üzerinde durulmuş ama proje hayata geçirilmemiştir. Claudiopolis'in güneyinde Olympus Bithynicus Ala Dağ eteğindeki sıcak su banyoları da Plinius ile Traianus arasındaki bir mektuba konu olmuştur. Plinus, "Claudiopolis'de bir dağın eteğinde bir hamam yeri kazıyorlar. Bu işler hakkında ne yapayım? Bana önerilerde bulunabilecek bir mimar gönderebilir misiniz?" diye mektup yazdığında Traianus da şu cevabı göndermişti; "Siz yerinde bulunuyorsunuz. Kendiniz karar veriniz. Mimarlara gelince; Roma'da olan bizler onları Yunanistan'dan çağırıyoruz. Siz de o civarında bulunanlarından temin yoluna gidiniz." Roma İmparatoru Hadrianus'un da Bolu'ya özel ilgisi olmuştur. 

117-138 de saltanat süren Hadrianus, şehirde büyük törenle karşılanmış, ikametinde ilgi gösterilmiş ve sonra uğurlanmıştır. Şimdi bazı Avrupa müzelerinde de değişik heykelleri olan Antinous ile tanışması da Roma dünyasında akislere sebep olmuştur. G. Blum, L. Dietrichson ve A. J. Gayet'nin araştırmalarına konu teşkil eden Antinous, muhtemelen 110 da dünya gelmişti. Anavatanı Bithynion idi. İmparator tarafından himaye edilmiş, onunla Mısır ve daha bir çok yer gezilmiştir. 130 da Nil nehri kenarındaki Besa'da boğularak hayata veda etmiştir. Öldüğü yer yakınında Antinoupolis gibi muhteşem bir şehir inşa edilmiştir. Hadrianus'un Bithynia paraları üzerinde yapılan incelemede Antinous Tapınağı'nın şekline rastlanmıştır. 

Claudiopolis paralarında da Antinous'un profilden şekillendirilmiş portresine tesadüf edilmektedir. Burada görülen tapınağın cephesi sekiz sütunlu ve korint stilindedir. F.K. Dörner ve S. Eyice'nin de ifade ettiği gibi Roma devrinden kalma kitabe, bina parçaları ve heykeller şehrin tarihini aydınlatmaya yardımcı olmaktadır Örneklerini Bolu veya İstanbul'daki Arkeoloji Müzesinde görebilmek mümkündür. Fransız arkeologlarından G. Perrot, Bithynia'yı gezdiğinde, Prusias ad Hypium'da ilgi çekici bir kitabeye rastlanmıştır. Augusta, Tebai, Germanicus Sabien, Dionysios, Tiberius, Prusias, Megare, İulia, Hadrianus ve Antoninus gibi kabileler kitabede belirtilmektedir.

Buradaki Prusias kabilesi haricindeki diğer bütün ahali yukarıda temas edildiği gibi Roma kökenlidir. Değerli araştırmacı Prof. Dr. S. Eyice de, İlkçağ Bolu'sunu anlatırken, özetle önemli haberler vermekte ve şunları yazmaktadır: "Bugün şehrin ortasında yükselen büyük tepe ise herhalde ilk yerleşmenin izlerini taşıyan yer olmalıdır. Bunun üstü, insan eli ile düzleştirilmiş olup, burasının bir höyük olduğuna da pek şüphe edilmez." Mortdman, 1854 de Bolu'ya geldiğinde bu tepe etrafında iri taşlardan yapılmış bir duvar ile tepenin üstünde ve tam ortada büyük ve uzun bir yapının temellerini görmüştür. O sırada bu kalıntı taş ocağı olarak kullanılmaktadır. Bolu'da her tarafta eski pek çok işlenmiş mimari parçalar görülür. Nitekim Vilayet Konağı'nın girişindeki sütunların başlıkları bile eski harabelerden devşirilmiş parçalardır... 

Bolu'da ilkçağ nekropolünden bazı izler bulunmuştur. Fakat değerli ve önemli buluntular veren mezar odası Bolu'nun uzağında Hıdırlar yakınında meydana çıkarılmıştır. İstanbul-Ankara yolunun yapımı sırasında Bolu tepesinin yamacında bazı mimari parçaların Bithynium-Claudiopolis şehrinin tiyatrosunun kalıntıları olabileceği ileri sürülmüştür." Konuralp'in koruyucusu tanrıça Tyche'yi tasvir eden M.S. 2. yy.a ait 2.60 m. boyundaki heykel olup, 1931'de bulunmuştur. Şimdi İstanbul Arkeoloji Müzesindedir. Eser, güzel bir Roma devri kopyası olarak kabul edilmektedir... Nitekim Bolu'nun 20 km. güneydoğusunda Bünüş köyünde, tam tepede Roma devrine ait döşeme mozaikleri bulunmuştur. Roma Devrine ait bir heykel de, Konuralp'de, yakın zamanda tesadüfen ele geçirilmiştir. Ağırbaşlılığı ile şöhret kazanmış olan Gallia menşeli Antoninus Pius (138-161)'un mermer büstünün bir örneği halen British Museum'dadır. 

Claudiopolis, Dörtlü İdare zamanında da önemi korudu. Nicomedia'nın doğu başkenti olarak seçilmesi de bunda önemli rol oynamıştır. Diocletianus zamanında hrıstiyanlık Bithynia'da kalıcı bir suretle yayılmaya başlamış ve o da bu din taraftarlarına eziyette bulunmuştur. Buna rağmen paganizm hrıstiyanlık karşısında tutunamamış, kısa zamanda Bithynia'nın bir çok yeri kiliselerle dolup taşmıştır. Claudiopolis, Heracleia ve Prusias ad Hypium gibi merkezlerde de büyük kiliseler yapılmış ise de çeşitli nedenlerle zamanımıza kadar gelememiştir. 

Ancak, III. yy sonrası haçlı mezar taşları da mevcut olup, müzelerde korunmaktadır. Iulianus ve Jovianus devirleri de İranlılarla harplerle geçti. Nicomedia'ya dönmekte olan imparator Jovianus, 16 Şubat 364 de, Bolu yakınlarında ve güneyindeki Dadastana'da öldü. Bir rivayete göre soba dumanından zehirlendi. I. Theodosius zamanında Roma İmparatorluğu ikiye ayrıldı. Merkezi Roma olan Batı Roma; yine merkezi Bolu'nun batısındaki Nicomedia olan Doğu Roma İmparatorluğu. Böylece, 395 den sonra Bolu için yeni bir dönem başlamaktadır.

 BİZANSLILAR

Doğu Roma ve ondan sonra uzun zaman imparatorluk hayatını sürdüren Bizanslıların Caudiopolis/ Klaudiopolis hakimiyeti de genelde sükûnet içinde geçmiştir. On asırlık sürede Klaudiopolis ve çevresi Herakleios, Suriye Amorion, Makedonya, Dukas Kommenos Laskaris ve Palaiologos gibi Hanedanlara bağlı kalmıştır. 

Iustinianus'un saltanatı esnasında, Adapazarı yakınlarındaki Sangarios Nehri üzerine meşhur Pontogephyra inşa edilmiş ve yolcuların Bithynianın doğusuna, Paphlagonia'ya, Galatia'ya sağlıklı gidip-gelmeleri sağlanmıştır. Honorius Eyaletinin gözde şehirlerinden olan Klaudiopolis'in hrıstiyanlık bakımından da ön plana çıktığı gözlenmektedir. 

Kalikrates, Gerantius, Kalogeros, gibi metropolitler dini hayatın kopmaz parçaları olarak şöhret kazanmışlardır. Iustinianus'dan sonraki hanedanlar, ülkeyi eskiden olduğu gibi thema denilen askeri valilerle yönettiler. Opsikion, Optimatum, Bukellarion gibi isimler altında göze çarpan themaların idare yeri Klaudiopolis idi. 

Strabon'un tasvirine uygun olarak, yöre yine tarım memleketi olarak göze çarpmakta, yeşil düzlüklerinde bol miktarda hayvan yetiştirilmekte idi. Bunlar ulaşım ve yiyecek maddesi olarak büyük boşluğu doldurmaktaydılar. Ayrıca her türlü ağaç cinsinin bulunması, Bizans sosyal hayatında da rol oynamış ki Osmanlılar zamanında da aynı aktivite devam ettirilmiştir. 

Makedonia sülalesi devrinde, bazı ekonomik ve askeri krizler, Bithynia'yı, dolayısıyla Kaudiopolis'i de etkiledi. İmparatorluk, Balkanlardan ve Doğu Anadolu'dan Türklerin baskısına maruz kaldı. I071 Malagirt Meydan Savaşı sonunda, Anadolu Türklerin eline geçti. İznik merkez olmak üzere Selçuklu Devleti kuruldu. 

Bunu Haçlıların fırtınası takip etti. 1177'de, Bolu Selçuklularca kuşatıldı. Myriokephalon'da bir yıl önce büyük bir bozguna uğramış olan Manuel Komnenos, eğer Bolu'daki kuşatmayı kaldırabilirse, yitirilen itibarını yeniden kazanmış olabilecekti.

Bizans tarihçisi Niketas Khoniates, Türklerin Bithynia'daki ilk ciddi baskısını anlatırken şunları yazmaktadır: "Çok geçmeden Türkler, Roma İmparatoru Claudius'a nisbetle adlandırılmış Klaudiopolis şehri çevresinde ordugâh kurdular. Önce Bizans garnizonunun şehir dışına bir adım bile atmasını önlediler. Sonra da tam anlamı ile bir kuşatmaya geçtiler. 

Bu sebeple şehirleri içinde kuşatılmış olanlar imparatoru, bu kuşatmayı kaldırtacak bir kuvvet gelmediği takdirde şehri Türklere teslim etmekle tehdit ettiler. Çünkü, ne devamlı bir açlığa tahammülleri vardı, ne de, düşmanları kovalayacak güce sahiptiler. Şu hâlde Manuel Komnenos, iş işten geçinceye kadar beklemedi. 

Haberi aldığı günün ertesinde hareket ederek elinden gelen sür'atle Nikomedia üzerinden Klaudiopolis'e yürüdü. Yanına ne çadır, ne yatak, ne şilte ve ne de herhangi bir imparatorun yanında bulunması ve onun dinlenmesini mümkün kılmak için gerekli bir şey almıştı. Yanında sadece atının eyer takımı ve zırhı vardı. Hergün büyük mesafe alıyordu. 

Çünkü kuşatıcılardan daha önce davranmak ve kuşatılanların başına her hangi birşey gelmeden oraya ulaşmak hususunda öyle büyük bir arzu ve ihtiras vardı ki sözcükle tarif olunamaz. Geceleri uyumuyor, çıra ışıkları altında Bithynia'yı aşıyordu. Bu yöre, her tarafta uçurumlarla doludur. Sık ormanları yüzünden bir çok yerinde geçişe izin vermez. 

Eğer Manuel Komnenos bir az dinlenmek zorunda kalırsa toprak onun iskemlesiydi. Kuru otlar ona halı görevi yapmak zorunda idi. Arada yağmur yağdığında ve dinlenme yeri bataklık bir vadide ise, o zaman imparator, yukarıdan yağmur, aşağıdan rutubet sebebi ile uykusundan oluyordu.

Ama, işte asıl bu anlarda, Manuel Komnenos, taç ve purpur içinde altın işlemeli eğeri ile atına bindiği zamandan çok daha fazla seviliyor ve kendisine karşı çok büyük bir hayranlık duyuluyordu. İmparator, hedefine yaklaştığında, Klaudiopolis etrafında bulunan Selçuklular bundan haberdar olup, derhal kaçmaya başladılar. Birliklerin alâmetlerini tanımışlar ve silahların parıltısını görmüşlerdi. İmparator onları, elinden geldiği kadar uzaklara kovaladı. 

Türklerin büyüklüğü karşısında bezginlik içine düşmüş olan Klaudiopolis, Bizanslılar için imparatorun gelişi zorunlu kürek çekmekten harap olmuş gemiciler için uygun bir rüzgarın esmeye başlaması, kışın verdiği zahmet ve hüzünden sonra gelen ilkbahar ve güç ve elemli bir başlangıçtan sonra işlerin düzelmesi gibi büyük sevinçle karşılanan bir olaydı ". Niketas Khoniates'in bu kaydı dışında, Selçuklular devri için Bolu'ya dair herhangi bir haber göze çarpmamaktadır. 

Ama Selçuklular, Paphlagonia'nın batısında, kuzeybatısında, sürekli hareket halinde idiler. Bizans daha sonra Paphlagonia'yı, Amastris ve Herakleia hariç olmak üzere, ebediyen kaybetti. Kastamonu, Çankırı ve Ankara'da Konya Selçukluları egemen hale geçtiler. Kılıç Arslan ölmeden önce, töre gereği devleti oğulları arasında paylaştırırken, Ankara'yı oğlu Muhyiddin Mesud'a bıraktı. Bundan sonra, Kuzeybatı Anadolu'daki fetihleri bu Selçuklu şehzadesi devam ettirecektir. Dadybra sınır kalesinin düşürülmesinden sonra Bolu ve Herakleia yolu da açılmış ve bu yerler Bizans'ın doğu sınırı haline gelmiştir. 

1204'de, İstanbul Latinlerin eline geçti. Bazı ileri gelenler Nikeia'ya sığındılar. Laskarisler böylece Bizans İmparatorluğunu burada devam ettirdiler. Ayrıca merkezi Trabzon olan Komnenoslar ile Laskarisler arasında nüfuz mücadelesi de başladı. Sakarya nehrinin doğusundaki askeri harekat, Prusias yolu ile deniz kenarındaki Herakleia'ya kadar uzadı. Palailogoslar zamanı da Klaudiopolis için Türk baskılarının hızlandığı devre oldu. 

Herakleialı tarihçi ve yazar Nikephoros Gregoras ve Pachimeres, Moğolların etkili olduğu yıllarda, Türklerin de tehlikeye düştüğüne dikkati çekmektedirler. Nitekim, Paphlagonia'dan akıp gelen Türkmenler, Bizans sınırlarını hemen her noktada delmişler yeni hayat sahalarını meydana getirmişlerdir. Tekfur adı verilen kale yöneticilerinin de durumu bu şekilde güçleşmiştir. Askeri ve kendi mali ihtiyaçlarını temin için ağır vergiler koymuşlar bu hareketler de ahaliyi oldukça güç duruma sokmuştur. 

XIV.yy başlarından XV.yy.a kadar Bolu bölgesinde Türkleşme hareketleri başladı. Bizans ilk önce Sakarya Nehri kenarındaki Geyve'yi kaybetti. Bu fetihler zinciri, Türk hanedanlarınca devam ettirildi ve görüleceği gibi Amasra'nın fethi ile noktalanmıştır.

KLAUDIOPOLIS - BOLU ÇEVRESİNDE TÜRKLER

XIV.yy başlarında, Bolu'yu da içine alan kuzeybatı Anadolu'nun görünüşü şöyledir. Merkezi Kastamonu olan Candaroğulları, Ankara'da Ahiler, Söğüt ve civârında Kayılar, Sakarya'nın doğusu ve batısında, sahillerde Bizanslılar veya Palaiologoslar. Ancak, Göynük, Gerede ve Bolu'da da tampon küçük beylikler de mevcuttur. Ertuğrul Gazi ile birlikte Söğüt taraflarına göç eden Samsa Çavuş Kabilesi de sonunda Sakarya nehrinin kuzey tarafına geçerek, ormanlık, çam ağaçları ile süslü yaylalara yerleşmiş haldedir. 

Kayılar, Oğuz Kabilelerinden olup, Cengiz istilası ile Anadolu'ya göç etmiş, Sürmeli, Pasin, Erzurum ve Erzincan taraflarında dolaşmışlardı. Ertuğrul Gâzi, tarihi bir karar vererek, Anadolu'ya gitti. Selçuklu Sultanının izni ile gaza ucu olan Bithynia sınırlarına yerleşti. Bizans tarihçileri Sakarya ile Paphlagonia arasında Amurios Oğullarından bahsetmektedirler. Ancak bunların kimlikleri kesin olarak aydınlatılmış değildir. Mudurnu Dağlarında işaret edildiği gibi Samsa Çavuş ve kardeşi Sülemiş vardı. 

Aşıkpaşazade ve Mehmed Neşri Efendi, ondan kısaca bahsederler ve Osman Gazi'nin çağdaşı olduğunu vurgulamaktadırlar. Samsa veya Samsama Türk-İslâm dünyasında kullanılan önemli isimlerden, unvanlardandır. Sülemiş isimli kardeşi de kendisine yardımcı olmuş, Osmanlı Beyliği ile ilk temaslarda rol oynamıştır. Bunların İlhanlılarla teması olduğu da ileri sürülmektedir. El-Ömeri ve İbn Battuta'nın kaydettiği Göynük, Gerede ve Bolu Ahileri hakkında bilgiler de azdır. 

Şihâp ed-Din el-Ömerî, Anadolu Beylikleri hakkında İbn Battûta gibi, önemli bilgiler vermektedir. Mesâlik el-Ebsar fî Memâlik el-Emsâr'ında, Göynük, Gerede ve Bolu hakkında yazdıkları da Anadolu'lu Sabar Hasr (?) kasabası ahalisinden Şeyh Haydar Uryan'ın İfadelerine dayanmaktadır: "Haydar el-uryan'ın haber verdiğine göre; Anadolu'da Cengiz Han'a ait olan ülkelerden başka sadece Türk elleri altında mevcut ülke ve memleket sayısı onbirdir.

Bu sıralamada 8. olan Gerede memleketidir ki, Şâhin İlidir. Askeri beşbin atlı kadardır. Göynük Hisar memleketidir ki, Emir Umur İlidir. Askeri üçbin kadardır... Gelelim Cengiz Han ailesine ait yerlere; .... Bolu Sultanının ilidir. Burada uygur şehirler yoktur. Köylerden meydana gelen, çayır ve otlaklarla uzayıp giden bir çayırlıktan ibârettir. Burası Germiyan ülkesi ile Süleyman Paşa İli'nin arasında, yani Germiyan'ın doğusunda Süleyman Paşa'nın batısındadır. 

XIV. yy.ın ilk yarısında, 1333 yılında Tancalı Arap Gezgini İbn Battuta, Orhan Gazi ve Candaroğlu I. Süleyman Paşa zamanında Göynük, Mudurnu, Bolu, Gerede'den geçti. Bu kasabalar hakkında önemli bilgiler veren İbn Battûta, Göynük'ün Orhan Gaziye bağlı olduğunu, safran üretiminin yapıldığını yazmaktadır. Kış aylarında karlı bir zamanda Mudurnu'ya seyahat etmiş, Cuma namazı sırasında kasabaya varabilmiştir. Mudurnu, Bolu'ya bağlı ve o günün şartlarına göre de Kastamonu'ya on günlük uzaklıktadır. Bolu'ya yolculuk ederken, Büyük Su'dan geçmiştir. 

Gezgin'in Bolu'ya ait yazdıkları şöyledir: "Bolu şehrinde, Ahîlerden birinin tekkesine indik. Buradaki adetlere göre, tekkenin bir bölümündeki ocaklar, kış müddetince aralıksız yakılmaktadır. Dergâhın her bölümünde ayrı ayrı ocaklar da vardır. Ocağın bacası mevcut olup, duman oradan çıkmaktadır. Odaları gayet güzel şekilde ısıtır. Buna çoğul şekli ile Bahari derler. Tekili Buhayrî'dir. Burada, İbn Cuzey Buhayrî'yi hatırladım. Ona ait bir de beyit aklımdan geçti. "Buhayri'den ayrıldığımızdan beri dağın üzerini toz kapladı. Onun geceleri alev saçmasını dilersen, katırların, yük yük odunlarla gelmesi gerekir. Tekkeye girdiğimizde, bütün ocakları yanar hâlde bulduk. Üstümüzdekileri çıkarttık. Sadece tek kat giyimle kaldık. 

Öylece ateşin karşısına geçerek ısındık. Ahi, hemen çeşitli yemek ve meyveler getirdi. Allah, kerem sahibi ve cömert olan, yabancılara gariplere büyük şefkat ve sevgi gösteren, gelene geçene yardımlarını esirgemeyen bunları en güzel şekilde, sonsuz bir sevgi ile karşılayan bu dervişleri hayırlarla mükâfatlandırsın... O geceyi çok güzel bir şekilde, müsterih olarak geçirdik." İbn Battûta, Bolu'da fazla kalmadı. Ertesi günü, yine soğuk bir havada yola koyuldu. Gerede-i Bolu yâni Bolu'daki Gerede'ye hareket etti. Bu söyleniş devrin doğulu kaynaklarına uygunluk arzetmektedir. İlhanlıların mali defterlerinde Gerede'den Gerede-Bolu diye bahsedilmektedir. 

İbn Battûta, Gerede için şunları yazmaktadır: "Gerede-Bolu'ya vardık. Burası bir ovada kurulmuş, güzel ve büyük bir kasabadır. Çarşısı ve caddeleri geniştir. Dünya'nın soğuk yerlerindendir. Ayrı mahallelere bölünmüş olup, her mahalle kendi aralarında yaşamaktadır. Kasabanın hakimi Şah Bey'dir Orta derece sultanlar arasındadır. Bedeni, boyu, bosu, huyu itibari ile yakışıklı, güzel bir adamsa da yeteri kadar eli açık değildir. Namazı burada kıldık. Sonra, zâviyeye misafir edildik. Orada, Hatib el-Fatih Şems ed-Din eş-Şami ile tanıştık. Adı geçen; yıllardan beri burada yaşıyormuş. Çoluk-çocuğa karışmış ve kasabanın hâkimi olan Şah bey'in hem kâtibi ve hem de hocası olarak sözünü geçirecek kadar nüfuz sağlamıştı.

Bir gün, yanımıza geldi. Gerede Hakiminin bizi ziyaret edeceğini haber verdi. Kendisine bu buluşmayı temin ettiği için teşekkür ettim. Şâh Bey, bizim yanımıza geldi. Kapıda karşılayarak, selâmladım. Bizimle birlikte oturdu ve bana sağlığımı, gezinin nedenini, şimdiye kadar hangi hakimlerle görüşebildiğimi öğrenmek istedi. Ben de başımdan geçenleri bir bir anlattım. Bir saat kadar süren görüşmeden sonra yanımızdan ayrıldı. Bizim için tam hazırlanmış bir binek atı ile bir kat elbise gönderdi." İbn Battûta, Gerede'den sonra Kastamonu yolu üzerindeki Safranbolu'ya hareket etti. 

Burası Candaroğlu sultan el-Mükerrem Süleyman Paşa oğlu Ali Bey'in yönetiminde idi. Son devir Bizans tarihçileri, İslam kaynaklarından aynı şekilde, Kuxim Paxis'den de bahsetmektedirler. Bu şahıs, Nogaylardandı. Bağlı olduğu Han'ın ölümü üzerine Dobruca'dan ayrılmış, çoluk-çocuk ve adamları ile yelkenli ile Trabzon'a hareket etmişti. Niyeti Tebriz'deki İlhan'a sığınmak ve maiyetinde yer almaktı. Ancak, Karadeniz'in meşhur fırtınalarından birine tutularak, Herakleia iskelesine sığındı. Buranın tekfuru, durumu İstanbul'a, İmparatora bildirdi. Kuxim Paxis, hrıstiyan olmak ve Bizans ordusunda çalışmak kaydı ile ülke topraklarına kabul edildi. Bir müddet sonra da İstanbul'a gitti. 

Saray ile tanıştı. Kızı kendisi gibi aynı milletten olan Solyman Paxis ile evlendirildi. Damad, Bithynia'nın merkezi Nikomedia'da (İzmit) oturdu. Sangarios boylarından gelecek tehlikelere karşı tedbirler aldı. Paphlagonia'nın hakimi ise Candaroğulları idi. Onlardan önce de yöreye Çobanoğulları hakimdi. Hüsâm ed-din Çoban, Alp Yürek Muzaffer ed-Dîn Yavlak (Yölük) Arslan devirleri kaynakların yetersizliği nedeni ile karanlık kalmaktadır. Pachymeres'in bahsettiği Nâsır ed-Dîn'in Mahmut olduğu bilinmektedir. Bu şahıs son Çobanlı beyidir. Candaroğulları ise XIII. yy sonlarında tarih sahnesine çıkmaktadır. 

Kurucuları Şems ed-Dîn Yaman Candar'dır. Y. Yücel, bu sebeple ondan bahsederken, "...Bu emir hakkında P. Wittek, Pachymeres'de beyliklerin sayılması sırasında geçen Amiramini, Emîr Yaman'la izâh edilebilir ki, bu da Candaroğulları Beyliğinin kurucusu Şemseddin Yaman Candar'dır" demektedir. Candaroğullarının, bu tarihdeki batı sınırı Safranbolu/Taraklıborlu'da idi. XIV. yy başlarındaki duruma göre Bolu, üç taraftan Türk Beylikleri ile çevrili idi. Denizde ise Ceneviz hakimiyeti sürüyordu. Daphnusia, Diospolis, Herakleia Pontika ve Amastris ise sözde Bizans ama ticari alanda ise Cenova şehir ve kaleleri idiler.

BOLU SANCAĞI

Köroğlu hadisesi dolayısıyla merkezden gönderilen emirnamelerde "Bolu Sancağı" tabiri sık sık geçmektedir. Şimdi XVII. yy.a kadar, bu sancağın geçmişinden kısaca bahsetmek istiyorum; Bolu'nun üzerinde bulunduğu arazi, eskiden yani Bizanslılar zamanında Bithynia olarak isimlendirilmektedir. Orhan Gazi'ye yardımcı olan ve babasının silah arkadaşlarından Konur Alp ile Akça Koca Sakarya'nın her iki tarafındaki yerleri fethetmişlerdi. Bu yüzden, yeni açılan uçların ilk idarecileri bunlar olmuşlardır. Akyazı, Eski Bağ ve Düzce Ovasının yer aldığı Konrapa, fatihinin adını Konuralp ismini almış, kaydıhayat şartı ile Konur Alp'e bırakılmıştır. 

Bu bölge, Osmanlı vesikalarında Konrapa (Konur Apa) diye anılmıştır. Karadeniz kıyısındaki ve Osmanlıların denize ilk açıldığı yerlerden olan Akçaşehir, Konrapa'ya bağlı olmakla beraber Akçakoca tarafından zaptedildiği için onun adını almıştır. Bolu'nun batısındaki ve eski ipek yolu üzerinde bulunan Mudurnu ve Göynük, Taraklı Yenicesi de bir müddet Süleyman paşa tarafından idare edilmiştir. Bolu, Beylerbeylik merkezi Ankara ve 1451'den sonra da Kütahya'ya bağlı kalmıştır. Yani idari bakımdan bu şehirlerde oturan beylerbeyine tabi olmuştur. Evliya Çelebi'nin sonradan tertip edilen defterlerdeki kayıtları esas tutarak verdiği bilgiye göre, Bolu'nun ilk tahriri Fatih Sultan Mehmed zamanında yapılmıştır. Seyyah, "burası Anadolu toprağında ayrı bir sancak beyi tahtıdır. 

Padişah tarafından beğinin hası 300.122 akçedir" diye yazmaktadır. Ancak, bu miktar azdır ve o devre ait defterlerde 400.000-500.000 akçe arasında değişen rakamlar verilmektedir. Bolu Sancağı dahilinde ve sancak beyine bağlı olarak gözüken 36 kadar kaza vardı. Bunlar; Merkez kaza Bolu, Taraklı - Borlu (Safranbolu), Kızıl Bel, Gerede, Viranşehir, Şihabeddin, Aktaş, Ulak Deresi, Dörtdivan, Çağa, Bartın, Amasra, Kıbrıs (merkez: Karadoğan), Yörükan, Eflâni, Yedi Divân, Bender Ereğli (Karadeniz Ereğlisi), Devrek, Ulus, Yılanluca (Melenderesi/Yığlıca), Taraklı Yenicesi, Mudurnu, Üsküp (Konrapa İli'nin merkezi Eski Bağ), Dirgene, Samako (Alaplı), Gocinos, Akçaşehir, Ovayüzü, Eflâni Yenicesi, Tefen, Çarşanba (Hızır Bey İli), Zerzene, Gölpazarı, Hisarönü, Pavli ve Doturga'dır. 

Yukarıda adı geçen kazalardan Bolu'nun doğusunda kalanlar, İsfendiyar Oğullarından, batıda kalanları ise Bizans Tekfurları elinden alınan şehir ve kalelerdir. Bugün Gerede'ye bağlı kalan Dörtdivan, o zaman kaza merkezi durumunda olup, Köroğlu'nun doğduğu köy Sayalık, buraya bağlı idi. Uzunçarşılı'dan itibaren bu köyün adı hep Hayalık olarak hatalı bir şekilde okunmuş iken, Prof. F. Sümer'in tesbiti ile Sayalık şeklinde düzeltilmiştir.

 

BOLU SANCAK BEYLERİ

Bolu 1324 yılından itibaren 1692 senesine kadar Sancak Beyleri tarafından idare edilmiştir. Şehzadeler, hanedana akraba olanlarla, Candaroğullarına mensup beyler Bolu'yu sancak beyi olarak yönetmişlerdir. Konur Alp, Sunkur Bay Şemsî, Şehzade Murad, Gündüz Alp, Süleyman Paşa, Çandarlızade Mahmud Çelebi Bolu'yu idare etmiş ilk beyler arasındadır. Sonuncu bey Çelebi Mehmed'in kızı ile evli olup, İzladı Savaşında tuzağa düşürülerek esir edilmiş, külliyetli miktarda para ödenerek kurtarılmıştır. Bazı rivayetlere göre bu bey İstanbul muhasarasında da bulunmuş ve şehid düşmüştür. 

II. Murad, II. Mehmed ve II. Bayezid devirlerinde de Bolu'nun idaresinde bazen dost ve bazen düşman oldukları İsfendiyarlılardan valiler görülmektedir. II. Bayezid zamanında, Şehzade Ahmed'in oğlu Murad Bey Bolu Sancak beyliği yapmış, fakat babasının karıştığı hadiseler dolayısıyle kızılbaşlara sığınmıştır. Şehzade Murad Bey'den az önce de, amcası Selim'in oğlu şehzade Süleyman Bolu Sancak Beyliğine getirilmişti (1509). Bu şehzade, önce Karahisar'a tayin edilmiş ise de, amcasının itirazına sebep olmuştu. Padişah, bu defa oğlunun isteği üzerine Süleyman'ı Bolu'ya nakletmiş, Kefe'ye yollanmasına kadar sancak beyi olarak burada kalmasına izin vermiştir. 

Bu beyler dışında, Voyvodalık devresine kadar (1692) Bolu'yu yöneten sancak beyleri, tesbit edebildiğimiz kadarı ile şunlardır; Sinan Bey, Şemsî Ahmed Paşa, Hacıpaşaoğlu Mehmed Bey, Köroğlu hadiselerinin zuhur ettiği sırada Behram bey, Rum beyzade Osman Bey, Sarhoş Abaza Osman, Abdi Paşa, Koca Yusuf Paşa, Bosnalı Vardar Ali Paşa, Emir Mustafa Şerif Paşa, Benli Hasan Paşa Şemsipaşadâde Mahmud, Kürt Mehmed Paşa, Kemenkeş Seyyid Ahmed Paşa, Fındık Mustafa'dır. 1692'den az önce Bolu'nun son sancak beyi, Zor Mustafa Paşa'dır. Bu bey Köroğlu zamanındaki beylerden daha zalim davranışlı olduğundan, halka olmadık zulümler yaptığından, suçu sabit görülerek, idam cezasına çarptırılmıştır. XVI. yy başları ve XVII. yy.ın ilk yarısında Bolu 14 zeamet, 55 tımar'a bölünmüştü. Cebeliler de dahil olmak üzere 2800 kılıç askeri vardı. Çeribaşısı ile beyinin askeri 800 kadardı. Beyinin senelik hasılatı 10.000 kuruş, kadısının ise 5000 kuruştu. Beyi'nin hası ise, yukarıda işaret edildiği şekilde, 300.122 akçe idi.

 

BOLU SANCAK MERKEZİ

Köroğlu'nun yaşadığı XVI. yy. da, Bolu Osmanlı İmparatorluğunun gözde şehirlerinden biri idi. Doğuya giden bir çok ana yol bu havaliden geçmekte idi. Kanuni zamanında yeni açılan ve halkın günümüzde Bağdat Caddesi diye isimlendirdiği yol üzerinde birçok kervansaraylar inşa ettirilmiştir. Bu stratejik mevki dolayısıyla Bolu günden güne gelişme göstermiş ve kale çevresinde yayılarak daha da büyümüştür. En eski tasvirlere göre, Bolu birbirini takip eden otlakların bulunduğu, ahalisinin daha ziyade köylerde yaşadığı bir yerdi. XVI. yy. da, ovadan bakıldığında hemen göze çarpan meşhur kalesi, artık harabe olmaya yüz tutmuştu. 

Zira Selçuklular zamanında uç kalesi olduğundan her zaman tahkimli olmasına dikkat edilmiş iken, şimdi iç el sayılması sebebi ile artık tamirata gerek duyulmamıştır. İbn Battuta, 1333 senesinde Bolu'da misafir kaldığı halde, şehri pek tasvir etmeyip, sadece Ahîleri kısaca misafirseverliklerinden dolayı methetmiştir. Şehir, şimdiki gibi, yine ova ortasında, batıdan doğuya yükselen toprak bir tepe üzerine bulunuyordu. Çevresinden çok sayıda küçük derecikler aktığı için, zamanla mahalleler surlar dışında ve ovaya doğru meyil üzerinde meydana gelmiştir. 1528 senesine ait olduğu tahmin edilen 438 numaralı tapu-tahrir defterinde, XIV. yy. da kurulmaya başlanan ve XVI. yy. da gelişmesini tamamlayan mahalleler şunlardı; 

Aslı Han veya Aslı Hatun, Gölyüzü, Cami, Turşucuoğlu, Hoca Bey, Hatip, Karaçayır, Hacı İlyas Oğlu, Ak Mescid, Dabbağan (: Tabaklar), ve Uğurlu Naib (sonra : Karamanlar). Bu mahalleler de, diğer yerlerde olduğu gibi bir mescid veya cami etrafında teşekkül etmiş olup, nüfusu ortalama hesaplamalara göre 2000'e yaklaşmakta idi. Evliya Çelebi'nin 1645 senesindeki seyâhatinde ise, Bolu eskiye nazaran oldukça büyümüş ve bir çok güzel binalarla süslenmişti. Köroğlu'nun destanî bir havaya büründüğü bu zamanda, Evliya Çelebi Bolu'yu şöyle tanıtmaktadır, " ... Gerçekten ma'mur büyük bir şehirdir ki, topraklı bir dağ arasında kurulmuştur. Otuzdört mahallesi ve 34 camii vardır. Üçbin kadar tahta örtülü güzel evleri vardır.

Bazı zenginlerin evleri ve hanları kiremitle örtülüdür. Dörtyüz kadar ma'mur süslü dükkânı vardır. Her ne kadar Türklük ise de ileri gelenleri, eşrafı ve tüccarı çoktur... Oğuz adamları vardır... Suyunun ve havasının nefasetinden dolayı güzelleri çoktur..." Bolu'nun en güzel cami, saray ve binaları Osmanlı Padişahları, şehzadeler, İsfendiyaroğulları ve beyler tarafından yaptırılmıştır. Bolu, bundan başka, medrese, kervansaray, bedesten ve bazı sanayi tesislerine de sahipti. Bolu dağlarının meşhur köknar ve çam tahtaları, günümüzdeki gibi Bolulu işadamlarınca, İstanbul pazarına İzmit yahut daha elverişli olan Akçaşehir iskeleleri yolu vasıtasıyla gönderilmekte ve orada belli yerlerde satılmakta idi. Hatta bazı düzenlemelerle Bolu tahtasının ve odununun İstanbul'da daha ucuz satılabileceği hususunda Evliya Çelebi'nin oldukça enteresan görüşleri vardır.

 

ŞEMSİ PAŞALILAR

Bolu'yu idare edenler arasında Şemsi Paşa ailesinin özel bir mevkii vardır. Bazı sancak beyleri, zaman zaman bu aileden tayin edilmiştir. Evliya Çelebi, 1645'deki Bolu ziyaretinde, Şemsi Paşa ailesinden bahsederek "Sungurbay Şemsi adlı kahramanı eliyle fethedilmiş, kendisine evlattan evlâda hayat şartı ile ocaklık ihsan edilmiştir. Hâlâ nesli tükenmiş değildir. Şemsi Paşa evlâdları derler" malûmatını vermektedir. Yine bu seyyahın yazdığına göre Sungur Bay Şemsi, Osman Gazi ile aynı zamanda yaşamış bir kahramandır. Bu ismin sonundaki Şemsi sıfatı ise, Şemsi Paşa ailesinin bu şahsa bağlı olduğunu göstermek için kullanılmıştır. 

Naima ve Kâtip Çelebi de, tarihlerinde Şemsipaşazâdeliler tabirini sık sık kullanmışlardır. Sungur Bey veya Sungur Bayın tarihi kişiliği ne yazık ki, kaynakların Bolu fethini bir iki satırla geçiştirmeleri yüzünden, son araştırmalarda dahi aydınlığa çıkarılamamıştır. Candaroğlu Beyliğine ait soy kütüklerinde ise böyle bir isme tesadüf edilmemektedir. Belki, ileride tapu veya vakıf kayıtlarından onun tarihi şahsiyeti hakkında ip uçları elde edilebilir. Şemsi Paşa zamanında, bu ailenin Halid bin Velid'ten indiğine dair bazı kayıtlar mevcut ise de, doğru değildir. Tarih kaynakları incelendiğinde varılan neticeye göre, Candaroğlu, İsfendiyaroğlu ve Kızıl Ahmedli gibi kollar, Şemsi Paşa ailesinin dayandığı hanedanlar oluyor. 

Her üç grup, Osmanlılar ile yakın temasta bulunmuşlar evlilik yolu ile akrabalık tesis etmişlerdir. İsfendiyaroğlu Beyliğine Fatih Sultan Mehmed son vermiş az sonra da Kızıl Ahmed Bey ailesi ile Uzun Hasan'a sığınmıştır. II. Bayezid zamanında tekrar Osmanlı ülkesine dönen Kızıl Ahmedli ailesi, Bolu'daki eski mülklerine sahip olmuşlardır. Mirza Mehmed Bey, Bolu sancak beyi olmuş, daha sonra da Bayburd ve Erzincan'ın idaresine tayin edilmişti. II. Bayezid ile dostane münasebetlerde bulunan Mehmed Bey, onun oğlu şehzade Murad'ın (Ö. 15 ekim 1485) kızı Şahnisa Hatun ile evlenerek damad yapılmıştı. 

Ne yazık ki Mehmed Bey, kendisinden büyük hizmetler görüleceği sırada, Erzincan Bey'i iken hayata gözlerini yummuştur. Mirza Mehmed Bey'in Musa, Mustafa ve Şemsi Paşa isimlerinde üç erkek evladı dünyaya gelmiş, hepsi devlet hizmetinde bulunmuşlardır. Musa Paşa, ava merakı ile şöhret bulmuş, Yavuz ve Kanuni zamanlarında Osmanlıların hizmetinde yararlılıklar göstermiştir. Erzurum Beylerbeyi iken, Gürcülerin tuzağına düşerek hayatını kaybetmiştir. Mustafa Paşa da, Musa Paşa gibi şöhretli bir şahsiyet olup, beşinci vezirliğe kadar yükselmişti (1561). Meşhur Malta Seferi esnasında ordunun başkumandanı olup, Piyale Paşa ve Turgut Reis ile bu kaleyi muhasara etmişlerdi. 1566 yazında, kardeşi Şemsi Ahmet Paşa ile Zigetvar Seferine katılmış, padişahın zamansız ölümüne şahit olmuştu. İki yıl sonra hacca gitmiş ve Arafat dağında iken vefat etmiş ve Mekke'de toprağa verilmiştir. 

Evliya Çelebi'nin babası Derviş Mehmed Zılli Efendi bu cenaze merasiminde bulunmuş, vezirin gömülmesinde yardımcı olmuştur. Mirza Mehmed Bey'in üçüncü oğlu ve Şemsi ailesinin kurucusu Ahmed Paşa'dır. Uzun ve rahat bir hayat süren Şemsi Ahmed Paşa, saraya intisab etmiş, sırası ile avcıbaşı, bölükağası, müteferrika ve sipahi ağalığı ünvanlarına sahip olmuştur. 1553 İran seferine iştirak etmiş ve yararlı hizmetleri ile sultanın gözüne girmiştir. 1554'de Anadolu Beylerbeyliğine tayin edilmiş, az sonra da Rumeli'ye nakledilmiştir. Bu sıfatla Zigetvar Seferine, ağabeyi ile birlikte kendi kuvvetlerinin başında, katılmıştır. Kanunî Sultan Süleyman'ın bu sefer sırasında vefat etmesi ile eski vazifesinden ayrılmış ve inzivaya çekilmiştir. Sultan II. Selim (1566 - 1574) zamanında yeniden hizmete alınmıştır. 

Sokullu Mehmed Paşa'ya karşı hasmane tutumu ile ikinci grubu meydana getirmiş, bu düşmanlık sadrazamın öldürülmesine kadar devam etmiştir. III. Murad'ın tahta çıkmasından sonra Şemsi Ahmed Paşa'nın yıldızı yine parlamış ve padişahın musahibi olmuştur. Devşirme usulünün bozulması ve bu arada saraya rüşvet kabul ettirme gibi şeylerden sorumlu tutularak, tarihçilerin tenkidine maruz kaldığı da görülmektedir. Şemsi Ahmed Paşa, 18 Muharrem 988/6 Mart 1580'de İstanbul'da öldü. Dillere destan sarayına yakın kendi adı ile tanınan Cami yanındaki türbede toprağa verilmiştir. 

Oldukça renkli bir şahsiyete sahip olan Şemsi Ahmed paşa, aynı zamanda ilim çevrelerince de takdir edilen, yazdığı şiirlerle de şairler arasına katılan kimse idi. Belli başlı eserleri; Şehnâme-i Sultan Murad Dîvân, Vikâye Şerhi, İ'tikadnâme ve tercüme-i Şurut-i Salât'dır. Şemsi Paşa'nın oğulları da babaları gibi bir çok devlet hizmetinde vazife almışlardır. Mahmud Paşa, Şemsi Paşa ailesinin en şöhretli şahsiyetlerinden olup, babasının delaleti ile mirliva olmuş, 1579 senesinde Şehr-i Zor, sonra da Kıbrıs Beylerbeyliğine vali tayin edilmiştir. 1591-2'de Bolu'ya gelmiş, atalarının bir çok mülkünün bulunduğu bu yeri idare etmiştir. Kastamonu valiliğinden sonra, Almanya'da Usturgon'a yollanmış, burada kendinden üstün kuvvetlere karşı kahramanca mücadele etmiştir.

III. Mehmed, 1602-3'de , onu Nahcivan sınırlarına yollamış, beylerbeyi iken burada şehit düşmüştür. Doğu Anadolu'da ölen ikinci Şemsipaşalıdır. Evliya Çelebi, 1645 senesinde hem İstanbul'da ve hem de Bolu'da Şemsi Paşa ailesine mensup kimselerin yaşadığını yazmaktadır. XVII. yy. da Şemsi Paşa kölelerinden Süleyman isimli birinden haberdarız ki bu, meşhur Köle Oğlu'nu yakalayarak, idam edilmesini sağlamıştır. Bu konuya biraz aşağıda tekrar temas edilecektir. Şemsi Paşa ailesinin Bolu ve kazalarında bir çok hayır eserleri yaptırdığı bilinmektedir. Bu tarihi yapılar günümüze kadar tabii afetlere maruz kalmalarına rağmen gelebilmiştir. 

Bolu'ya tabi Yenice köyünde Mirza Mehmed Paşa ve eşine ait tımarın olduğu Tahrir Defterlerindeki kayıtlardan anlaşılmaktadır. Şemsi Paşa ailesinden olup, Yavuz Sultan Selim zamanında yaşamış olan bir kadın da Karaköy'de cami yaptırmıştır. İki kitabesi mevcut olan bu cami, Musa Paşa'nın annesi Alâ Hatun tarafından inşa ettirilmiştir. Bu kadın ise meşhur alimlerden Cemaleddin el-Aksarayî ve vezir Piri Paşa'nın ailesindendir. Musa Paşa'nın kendi adına yaptırdığı ve 1510 senesinde hizmete açılan cami, şimdi Ilıca Cami diye bilinmektedir. 1571'de yapılan Karaçayır Camisi de Musa Paşa'dan kalmadır. 

Sarayda beşinci vezirliğe sahip olan Mustafa Paşa, 1526 senesine ait kayıtlara göre, yıllık hasılat olarak 405.000 akçelik gelire hak kazanmıştı. Bu meblağ Bolu'dan temin edilmekteydi. XVI. yy. da ehemmiyet kazanan Bağdat Caddesinin Hendek ve Darıyeri gibi merkezlerinde Mustafa Paşa kervansaray ile cami yaptırmış, yolcuların ve halkın hizmetine açmıştı. Onun gibi Şemsi Ahmed Paşa'nın da Bolu ve Düzce taraflarında çiftlikleri vardı. Süleymaniye Kütüphanesinde, Lala İsmail Efendi kitapları arasında bulunan vakfiyesinde, vakıflarının listesi verilmiştir. Vakfiyeden anlaşıldığına göre, Bolu'da bir cami, Dar el-Hadis, dershane, çeşme ve köprü yaptırılmıştır. 

Bu yerlerde hizmet göreceklere verilecek gündelikler hakkında da açıklamalar mevcuttur. Bolu Salnâmesi ile Evliya Çelebi'nin yazdığına göre Şemsi Paşa'nın şehirde bir hamamı, kapalı çarşısı, çeşmesi ve camisi vardı. İmaret Camisi'nin ismine temas etmeyen Kâtip Çelebi ise, Şemsi Paşa Camisini bahis konusu etmektedir. Şemsi Paşa, Bolu'nun kuzeyindeki dağlar içerisinde bulunan yaylaları da köylülere vakfetmiştir. Şimdi Paşa Köyü Yaylası ve At Yaylası isimlerini taşıyan bu yerlerde, Paşa'nın adı hürmetle anılmaktadır. Bolu'nun batısında ve İzmit yolu üzerindeki Düzce Bazar veya Konrapa'da da Şemsi Paşa vakıfları mevcuttu. Yeni gelişmekte ve büyümekte olan, Asar Suyunun kenarındaki Düzce'de Şemsi Paşa bir han ve cami yaptırarak, vakfetmiştir. Ancak günümüze kadar, bu binalardan hiç biri ayakta kalamamıştır.

 

BOLU BEYİ

Köroğlu hikayelerinde, destan kahramanının ortaya çıkmasına sebep bilindiği gibi, babasının gözlerinin kör edilmesi ve bunun için Ruşen Ali'nin intikam almak üzere Bolu Beyine karşı harekete geçmesidir. Hikayelerin çeşitli rivayetlerinde Bolu Beyi, Bolu Paşa, Bolu Bey, Bolu ve Bul Beğ adları ile anılmaktadır. Bu değişik şekiller, Bolu kelimesinin zamanla bir yer adı olduğu fark edilmeyerek, doğrudan doğruya kişi adı kabul edildiğini gösterir. Köroğlu, babasının intikamını almak üzere ortaya çıktığında Gerede ve Çağa idarecileri tarafından takibata uğramamıştır. Ancak onun şöhreti Sayalık köyünün sınırlarını az sonra aşacak ve sonraları kendi adı ile anılacak olan Dörtdivan, Deveren ve Karadoğan yaylalarının bulunduğu Köroğlu Dağlarında yankılanacaktır. 

Hakkında şikayetler, Bolu Beyi'ni de aşacak ve Anadolu Beylerbeyine, İstanbul'a Asitaneye ulaşacaktır. Prof. Dr. Faruk SÜMER'in belirttiğine göre, destanda çok geçen Bolu Beyi mahalli bir bey olmayıp, bu günkü idareciler gibi, İstanbul'dan gönderilen devlet memurudur. Bolu Beyi ile kaza kadıları ve Köroğlu'yu ilgilendiren belgelere ilk olarak Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı ve Prof. Mustafa Akdağ rastlamıştı. Böylece destan kahramanının tarihi olarak yaşamış olduğu ortaya çıkmıştır. Daha sonra ,F.Sümer, arşivde başka dört belgeye rastlayarak, 1580 - 1585 (H. 988 - 993 ) tarihleri arasında yazılmış belgelerin sekiz tane olduğunu ortaya koymuştur. 

Şüphesiz başka belgeler de mevcuttur. Bu yüzden, destan dışında, Köroğlu'nun beş yıllık hayatını öğrenmiş oluyoruz. Köroğlu'nun ortaya çıktığı devrede Osmanlı padişahı III. Murad, sadrazamlar ise Damad Ahmed, Kıbrıs Fatihi Lala Kara Mustafa Paşa, ve Ferhat Paşalardır. Bolu Beyi ise önce Mehmed Bey, sonra ise Çorum'dan nakledilen Behram Bey'dir. İlk belgenin 1580 tarihli olduğuna yukarıda temas edilmişti. Bu tarihte, Bolu'yu ilgilendiren hadiseler arasında, burada ve kazalarında bir çok hayır eserleri bırakmış olan, Osmanlı vezirlerinden Şemsi Ahmed Paşa'nın ölümüdür. Onun vefatı ile Bolu'daki Şemsi Paşalılar nüfuzu pek sarsılmamıştır. Akrabası ve çocukları, bu ailenin eski ihtişamını, bazen zor kullanarak da olsa devam ettirmişlerdir. 

Bolu Beyi, Köroğlu meselesinin iyice belirmesi üzerine merkezden ve Kütahya'dan yazılan buyrultularla, harekete geçmiş sancak dahilinde onu takip etmeye mecbur kalmıştır. Köroğlu ise Karadoğan köyündeki Türkmenlerden bölükler meydana getirerek kendisine katılan Çakal Oğlunun yardımı ile ona meydan okumaya cesaret göstermiştir. Bolu Bey'i ülke çapında yayılma gösteren ateşli silahlarla Köroğlu'nun peşine düşmüştür. Nitekim, destan kahramanı kılıç yerine tüfengin alışına hiç memnun kalmamıştır. Köroğlu, kahramanlık ve cesaret örneği olarak kılıç, ok ve kalkan gibi savaş aletlerini kabul etmektedir. 

Ateşli silahların en etkilisi olan tüfeğin Bolu'da kullanılışı, yasak olmasına rağmen XVI. yy. dadır. Askerin elinde Yavuz Sultan Selim devrinden beri bu tüfekler bulunuyordu. Sonra reaya da temin yoluna gitmiştir. Nitekim 1560 senesine ait olup, Bolu Beyine yazılan emr-i âlide, "levend taifesinden ve reayadan ve gayrıden tüfenk kullanıp, dağlarda şikâr etmemeleri" isteniyordu. İki ay sonrasına ait bir fermanda da, öncekine nazaran daha da sertleştirilmiş ifade kullanılarak, reayaya tüfenk taşıma izni verilmemesi isteniyordu. XVI. yy. da Bolu'da yayılmaya başlayan tüfenk, Deli İbrahim devrinde alınan idari tedbirlerle, halkın elinden toplanmış ve bazı cezai müeyyideler uygulanmıştır.

 

KÖROĞLU'NDAN ÖNCEKİ VE SONRAKİ HADİSELER

Bolu'da devlet idaresine karşı cephe alış, 1559'larda canlanmaya başladı. Levend ve bazı suhte hareketleri meydana gelmiş, bundan bir çok aile zarar görmüştü. İbrahim ve Madin (?) adındaki şakiler, köyleri basarak, yolcuları soyarak, suç işlemişlerdi. 1560'da, Köroğlu'ndan az önce Bolu'da Saltık Boyacıoğlu meselesi meydana geldi. Bolu Beyi tarafından tevkif edilen bu şaki de, İstanbul'dan gönderilen bir memura teslim edilerek, muhakeme için Bolu'dan çıkarılmıştır. Kendi menfaatlerini önde tutan ehl-i fesad sahibi sipahiler de zaman zaman sancakta huzursuzluk yarattılar. Ancak, Bolulular İstanbul'a yakın olduklarından, şayet Bolu Beyi taraf tutarsa, hemen şikayete gidiyorlardı. 

Köroğlu hadisesinden sonra bazen gruplar halinde İstanbul'a geldikleri ve gösteri yaptıkları da görülmüştür. Evliya Çelebi, 1645 yılına ait bir kaydında Boluluların bu özelliğini bahis konusu ederek, "... gayet adaletli davranmak gerek. Gayr-ı meşru bir kaç akçe alınsa, halkı hemen üç günde İstanbul'a gidip şikâyet eder"diye yazmaktadır. 1566 senesinde bazı levendlerin Bolu softaları adına Filyos vadisindeki Devrek'te ve Bolu'nun batısında Konrapa'da harekete geçtikleri haber alınmıştı. Bunlar kendi taraftarları ile sancağın düzenini bozmaya kalkıştığında, Bolu Bey'ine hemen bu fesadı yok etmesi emredilmişti. 1570'de, Çankırı ve Ankara yolu üzerindeki Gerede'de Doğancıoğulları hadisesi zuhur etti. Mustafa Paşa'ya emir yollanarak bu ailenin Gerede ve çevresindeki zararlı faaliyetlerinin takip ve tespit edilmesi istenilmişti. 

Mustafa Paşa, bu arada Şemsi Paşa'nın sahip olduğu ve Hendek dolaylarında otlatılan koyun sürüsüne, hüviyeti meçhul kişilerin tecavüzünü araştırmakla da görevlendirilmiştir. Bazı dava sahipleri de Konrapa kadısını şikayet ettiler. Çünkü, kadı bazen Konrapa'da (şimdiki Düzce Pazarı) ve canı isterse buraya bir saat uzaklıktaki Üskübü/Kasaba'da oturuyordu. Her iki yerde davaların görülmesi, halkı tedirgin ettiğinden, Mustafa Paşa aracılığı ile merkeze şikayet edildi. İstanbul az sonra yolladığı hükümde, Kadının Düzce Pazarda oturmasının daha iyi olacağı, emredilmişti. 1580 - 1585 tarihleri arasında Sayalık'tan zuhur eden ve Çakal Oğlu ile birleşen Köroğlu, geniş bir sahada kendi ününü duyurdu ve Bolu sancak beyine meydan okudu. 

Buna dair yazışmalar, Sümer tarafından Mühimme defterlerinden tespit edilmiştir. Celâli İsyanları Anadolu'yu kasıp kavurdukça, Bolu da bu cereyanın etkisi altında kalmıştır. Sakarya Şeyhi diye mehdilik davasına kalkan Ahmed'in de Bolu'nun batısında epeyce taraftarı olmuştur. Bulanık Softa ismindeki şaki de sancakta korku yaratmış ve sonunda idam edilerek, cezasını bulmuştur. Abaza Mehmed Paşa İzmit taraflarında, idareye baş kaldırınca Bolu da kötü günler yaşamıştır. Ankara'ya gönderilen külliyetli miktardaki para kervanı soyulmuş ve bir çok kimse öldürülmüştü. Bu esnada Köle Oğlu ismindeki Bolulu Celâli de ona katılmıştı. 

Bolu Beyinin adamlarından olan Şemsi Paşazade ailesinin kölelerinden Süleyman isminde biri, Köle Oğlu ve adamları Süleyman Ağa ile çatıştırmışlar ise de, sonunda ayağından vurularak, esir edilmişti. Abaza Paşa'nın gözde bölüklerinden birine kumanda eden köle Oğlu, Süleyman Ağa vasıtası ile İstanbul'a yollandı ve burada vezirin huzuruna çıkarıldı. Naima'nın yazdığına göre, Köle Oğlu vezire gayet mağrurane cevap vererek; -Şehirler urmadık, kârban basmadık, ancak zulm def'ine çalıştık. Amma çün takdir böyle imiş. Emir Allahındır... demiştir. 

Köle Oğlu'nun adamları İstanbul pazarlarında, sokaklarında idam edilirken, Köle Oğlu'da vezirin emri ile Parmak kapıda halkın gözleri önünde öldürülmüştür. Bolu, şekâvet hadiselerine uzun zaman sahne olacak, bu vaziyet XVII. XIX. yy.larda bile eski şeklini muhafaza edecektir. Köroğlu'nun belki de özlemiş olduğu iyi bir şekilde yaşamak arzusu, ne yazık ki uzun zaman gerçekleşemeyecektir.