
Adının Kökeni
Şehrin bugünkü ismi Makedonya Kralı II. Filibe’nin oğlu Büyük İskender’in Bedlis ismindeki komutanından gelmektedir. Bitlis Kalesini M.Ö. 331 yılında İskender’in emriyle yapan bu komutan, kente kendi ismini vermiştir. O günden sonra şehrin ismi küçük bir değişikliğe uğrayarak günümüze kadar gelmiş ve bugünkü ismini almıştır.
Bitlis’in günümüzde kullanılan isminin nereden
kaynaklandığı kesinlikle bilinmemektedir. Bitlis tarih boyunca değişik
isimlerle anılmıştır. Asurlular Bit-Liz, Persler ve Yunanlılar Bad-Lis veya
Bad-Lais, Bizanslılar Bal-Lais-on, Babaleison veya Baleş, Araplar Bad-Lis,
Ermeniler Pageş veya Pagişi olarak kullanmışlardır. Asur dilinde Bit
kelimesi yurt, Bet kelimesi kale manasında kullanılmış, Bit-Liz demek Liz’in
Yurdu, Bet-Lis demek ise Liz’in Kalesi manasına gelmektir.
Gerek Şerefname’nin Yazarı Şeref Han, gerek Kâmus-ul Alem’in yazarı
Şemsettin Sami ve gerekse Zinnet-Ül Kulub’un yazarı Kavzinli Hamdullah
Meftuni, Rum ve Acem tarihçilerinden Maksidi şehrin isminin Bitlis kalesini
yapan, İskender’in komutanlarından Bedlis’ten geldiğini ileri
sürmektedirler. Şemsettin Sami Bedlis kelimesi manasının “Havası ve suyu
güzel olan yerin adı” olduğunu belirtmektedir.
Tarihçilerin ifadesiyle belgeli tarih M.Ö. 2000 yıllarında Hititlerin yazıyı bulmasıyla başlamıştır. Oysa insanlık tarihi bundan çok öncelerine dayanır. Bu dönemlere Yazılı Olmayan Tarih denir.
Tarihçe
Doğu Anadolu Bölgesinde bulunan Bitlis, Van Gölü’nün
batısındadır. İsmi Makedonya Kralı Büyük İskender’in, şehirdeki kaleyi
yaptırttığı komutanlarından Bedlis’ten gelmektedir. Tarihsel yapıların
ağırlıkta olduğu bir vadi içinde kurulduğundan “ Vadideki Güzel Şehir” diye
anılır. Bitlis M.Ö.400 yıllarında Urartular’ın yerleşim alanıydı. M.Ö.11.
yüzyıla kadar Urartular’ın yurdu olmaya devam eden ve 7. Yüzyıla kadar
Asurlular’ın, 6. Yüzyıla kadar ise Medler’in yönetimi altında kalan Bitlis,
daha sonra Pers Krallığının kurulması ile 2. Darius tarafından ele
geçirilmiştir. M.Ö.4. yüzyılda Makedonya Kralı Büyük İskender’in yönetimi
altına giren ve M.S.2. yüzyılda Doğu Roma İmparatoru Trayan tarafından ele
geçirilen Bitlis, 7. Yüzyıla kadar Bizans yönetiminde kaldı.
Türkler’in 10. Yüzyılla birlikte başlayan Anadolu akınları sırasında önemli bir uğrak yeri haline gelen ve bu tarihlerde Alparslan ve ordularını Ahlat’ta konuk eden Bitlis, Türkler’in Anadolu’ya açılmasında çok önemli bir rolü de üstlenmiş oldu. 13. Yüzyılda Eyyübiler ve daha sonra Harzemşahlılar ve Moğolların saldırısına uğrayan ve 1514 yılındaki Çaldıran Savaşıyla Osmanlı egemenliğine giren Bitlis, Osmanlı İmparatorluğu’nun idaresi altında ilim, sanat ve kültür merkezi haline geldi. Birinci Dünya Savaşı Esnasında bir süre Çarlık Rusya’nın işgali altında kalan Bitlis, Cumhuriyettin ilanından sonra il yapıldı.
Tarih boyunca çeşitli medeniyetlere kucak açan Bitlis’te, bu dönemlere ait
birçok kale, cami, medrese, köprü ve kervansaray yapıları bulunmaktadır. Bu
nedenle geçmiş medeniyetlerin kültür ve sanat kalıntılarıyla yan yana
yaşamak mümkündür. Nemrut Yanardağı’nın patlamasıyla oluşan Van Gölü’nün,
yarısından fazlası Bitlis İl sınırları içerisindedir. Tatvan, Ahlat ve
Adilcevaz İlçeleri Van Gölü sahillerinin güzelliklerini, kendi tarihi
özellikleriyle bütünleştirir. Özellikle uzun yıllar Selçuklu egemenliği
altında kalan Ahlat’ta dünyaca ünlü kümbet adı verilen anıt mezarlar ve
mezar taşları, Adilcevaz İlçesi’nde ise Urartular’a ait eserler ve özellikle
Kef Kalesi, ilin tarihi zenginliğinin halkalarını oluştururlar.
EFSANE
Gerek Makdis’i gerekse Şerefname’nin yazarı tarihçi Sultan Şerefeddin biri
Romanlılar ülkesine diğeri de Farslar’a ait yazdıkları kitaplarda, Büyük
İskender için iki boynuzlu İskender diye söz ederler. Çünkü İskender’in
alnında boynuz şeklinde iki et parçası vardı. Başka bir açıklamada da, her
32 yıla karn deniyor. Yıldızlarda her 32 yılda bir döndükleri için ve de
Alexander (İskender) 32 yıldan fazla yaşadığı için kendisine iki karnlı adam
da denmektedir. İki Karnlı Bey ( Alexander ) bu bölgeleri zapt edip Dicle
kıyısına eriştiğinde, bu ırmağın berrak suyundan içer, suyun sağlığa yararlı
olduğuna kanaat getirir. Oradan Diyarbakır’a gelir. Sonrada Batman
kıyısından giderek Kefender Kalesi’ne varır. Fakat Bitlis’ten çıkan sudan
içer içmez gözleri ışıkla dolar. Kefender’den Bitlis’e vardığında nehrin iki
yatağa ayrıldığını görür. Bunun üzerine önce Avih vadisinden akan sudan içer
suyun pek yararlı olmadığını anlar. Fakat Bitlis Kalesi’nin doğusundaki
kaynaklardan içince, hemen orada sakin bir uykuya dalar. Bu kaynağın
suyundan yedi gün boyunca içer. Kendisinde hiçbir hastalığın kalmadığını
görünce hizmetçisi Bidlis’i yanına çağırır, “benim sadık hizmetçim eğer
Chasulchas olmak istiyorsan, hazinemden keselerle yeteri kadar altın al ve
hemen şuraya bir kale kur. ( Bir kese 2000 altın ) Çapakçur’ dan döndüğümde
bitmiş olsun. Öyle bir kale olmalı ki alınması güç olsun. Bu kaleyi ben bile
kuşatsam, almakta zorluk çekeyim.”
Bu emri alan Bidlis, tüm ünlü yapı ustalarını, fen bilimcileri, fizikçileri,
mühendisleri kalenin yapım işleriyle görevlendirir. Bidlis, kalenin yapım
işi bittikten sonra kaleye taşınır. Çapakçur’un alınışından dönen Alexander,
kaleyi kuşatır. Fakat bir türlü kaleyi alamaz. “Hey, seni dinsiz adam. Bana
karşımı gelmek istiyorsun?” der. Sonrada kaleye her taraftan saldırı emri
verir. Yığınla asker gece gündüz kaleye saldırır. Fakat nafile, sonuç
değişmez. Büyük İskender, kaleye kapanmış olan Bidlis’in karşısında çaresiz
düşer. Bidlis’e şunları söyler.
“İşlediğin tüm bu suçlara rağmen seni bağışlıyorum. Çık dışarı.”
Alexander’in gönderdiği elçileri Bidlis tersyüz eder. Bütün bunlar
yetmiyormuş gibi, eski efendisinin ordusunu mancıklarla taşa tutar. Demir
oklar yağdırır Alexander’in ordusuna, ordudan çok insan ölür. Savaş bu
şekilde 40 gün sürer.
41. gün kalenin kayalıklarındaki bir mağaradan eşek arıları bir bulut gibi
dışarı çıkarlar. Her bir arı neredeyse bir serçe kadardır. Askerler ve
hayvanlar, arılardan kaçmaya başlarlar. Arılar, Alexander’in burun ve
kulaklarını sokarak neredeyse öldürürler. Oda çareyi kaçmakta görür. Bu olay
Alexander’i oldukça yorar. Muş ovasına doğru geri çekilir.
İşte tam bu sırada Bidlis, kaleden ayrılarak içinde mücevher olan bir kutu , kalenin anahtarı ve diğer armağanlarla Alexander’a gider. Hediyeleri atının ayakları altına bırakan Bidlis yeri öper. Sonra da hediye kutusunu kendisine sunar. Alexander “ Hey, sen kahır olası adam. Neden bunca askerimi öldürdün?” Bidlis hemen yanıt verir; “ Efendim, alınması güç bir kale inşa etmemi siz buyurdunuz. Ben de emriniz üzere yaptırdım. Öyle bir kale olmalı ki, Büyük Alexander bile almakta güçlük çeksin.” Alexander, Bidlis’i kalenin Valiliğine atar. Bu nedenle kale, Bidlis adını alır. Alexander’in emri ile yaptığı için Fransızlar’ın tarih kitaplarında burası Alexander’in payı tahtı olarak adlandırılmıştır.
Genel Tarihi
Tarihçiler Bitlis tarihini değişik zamanlardan başlatmaktadırlar. 5000
yıllık, 7000 yıllık tarih gibi. Gerçekte Bitlis tarihi, Neolotik Çağ
dediğimiz Yenitaş dönemine kadar uzanmaktadır. Neolitik Çağ, Yenitaş veya
Cilalı Taş Devri denilen bu dönem, Ortataş Devri ile Tunç Devri arasındaki
arkeolojik dönemdir. Bu dönem M.Ö. 3000 yıllarıyla 9000 yılları arasını
kapsamaktadır. Neolitik Çağ, M.Ö. 3000 yıllarında sona ermiştir. Bu tarihi
baz aldığımızda Bitlis’in 5000 yıllık bir tarihe ve geçmişe sahip olduğunu
görmekteyiz. Büyük bir ihtimalle Bitlis’in tarihi bundan daha da eskidir.
Bitlis ve yöresi M.Ö. 2000 yıllarında Hititlerin egemenliği altına, M.Ö.
1700 yıllarında da Hurri-Mitanni hakimiyeti altına girmiş ve daha sonra ise
asi bir kavim olan Asurlular'ın hakimiyetine girmiştir. Asurlar M.Ö. 2000
yılları ortalarında yukarı Mezopotamya’da egemenlik kurmuş, savaşçı ve vahşi
bir milletti. Geçtiği her yeri yakıp yıkma ve yağma etmekle meşhurdu. M.Ö.
1280 yılında Asur Krallarından I. Salmanassar devrinden sonra, Van Gölü
çevresindeki dağlık alanlara Urartular yerleşti. Kendilerine merkez olarak
Van Gölü'nün Kuzeyindeki Arzankun şehrini seçmişlerdi. Van ve Bitlis
yörelerine yerleşen Urartular, Asurluların bölgedeki egemenliğine son
verdiği gibi, onların yayılmacı politikalarını engellediler. Urartular’ın
Güney komşusu Asurlar yıkıldıktan sonra Ön Asya’da yeni bir güç olarak
İskitler (İskit Türkleri) ortaya çıkmıştır. Urartular’ın varlığına son veren
İskitler, güneye doğru uzanmaya başlamışlardır. Bu tarihten sonra Doğu
Anadolu ve Bitlis, Medler ile Lidyalılar arasında mücadele alanı olmuştur.
Medler'in hakim gelmesiyle Bitlis, Medlerin hükümranlığı altına girmiştir.
Bir süre sonra da İran Devleti, Medler’den Persler’e geçmiştir. Artık bu
tarihten sonra Bitlis’te Pers hakimiyeti başlamıştır. M.Ö. 331 yıllarında
Bitlis, Makedonya Kralı Büyük İskender’in hakimiyetine geçmiştir. Suriye ve
Mısır’ı ele geçirdikten sonra Dicle-Fırat boylarına gelen İskender,
Perslerle yaptığı savaşta Pers Ahamenid İmparatorluğu'nu kesin bir yenilgiye
uğratmış, 331 tarihinde Pers İmparatorluğu ortadan kaldırılmıştır.
İskender’in Pers hakimiyetine son vermesiyle Bitlis, Büyük İskender’in
ordularının denetimine geçmiştir. Bitlis’te İskender'den sonra kurulan
Selökid Devleti'nin yıkılmasından sonra Doğu Anadolu’ya Partlar hakim
olmuştur. M.Ö. 200’de Part Hükümdarı Arsağ’la erkek kardeşi Vağarşak, Bitlis
ve Muş dolaylarını kendi egemenlikleri altına aldılar. Roma Hakimiyeti M.Ö.
600 yıllarından beri burada devam etmekteydi. Ama sürekli Bitlis el
değiştirdiğinden, bu hakimiyet sürekli olmamıştır. M.Ö. 600 yıllarında
Bitlis Romalılar tarafından istila edilmiştir. Bu istila, Urartu döneminin
zayıf olduğu zamanlara rastlamaktadır. 639-640 Halife Hazreti Ömer (R.A)
zamanında, İran Fatihi Saad bin Ebu Vakkas’ın emri üzerine El-Cezire fatihi
İyâz bin Ganem, Anadolu’nun fethi ile görevlendirildi. Bitlis, Ahlat ve Muş
dolaylarını fethetmekle görevlendirilmiş olan İyâz bin Ganem 300 kişilik bir
ordu ile Ahlat’ı aldıktan sonra, 641 (Hicri 20) yılında Bitlis üzerine
yürümüştür. Her yıl Bitlis patrikliğinden haraç almak kaydıyla, (Ahlat
patrikliğinde olduğu gibi) bir sulh antlaşması yapılmıştır. Bu anlaşmaya
göre Bitlis, İslâm Devletleri'nin himayesinde olacak, Patriklik, Bitlis’te
bulunan Gayri Müslimlerin mal ve can emniyetini korumak için bir miktar
vergi ödeyecektir. IX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Abbasi
Devleti'nin zayıflaması üzerine Bitlis 928 yılında tekrar Bizanslılar'ın
eline geçmiştir. Bitlis’teki camilerin minberleri kaldırılarak yerine, birer
haç bırakılmıştır. Bunun üzerine yerli halk korkuya kapılarak Bitlis’ten göç
etmeye başlamıştır. Birkaç yıl sonra aynı olaylar bu defa Ermeniler'in
tahriki üzerine tekrar etmiştir. 9. yüzyılın sonlarına doğru Bitlis,
Diyarbakır’da bulunan Mervanoğulları'nın eline geçmiş, Mervanoğullarıyla
Bizanslılar arasında bir sınır kenti olmuştur. Selçuklular'ın Anadolu’ya
gelmesiyle Mervanoğullarının hakimiyeti sona ermiş, Bitlis ebedi bir Türk
yurdu olarak Selçuklular'ın egemenliği altına girmiştir. Selçuklular, 23
Mayıs 1040 yılında Gaznelilerle yaptığı Dandanakan Meydan Savaşından zaferle
çıkmış, Başkenti Nişabur olmak üzere Horasan’da bağımsız bir devlet
kurmuşlardır. Anadolu’ya Türk akınları başlamadan önce Bizans İmparatoru II.
Basilius, 1021 yılında Bitlis’i kendi sınırları içine katmıştır. Bitlis 1047
tarihinde ilk defa olarak Selçuklu Hakimiyeti'ne geçmişse de bu durum uzun
sürmemiş, kısa bir süre sonra tekrar Mervaniler'in eline geçmiştir. 1064
yılında Aras Nehri'ni geçen Alparslan, Anadolu topraklarına girmeye başladı.
Gürcistan ve Nahcivan’ı alarak Ani şehrinde Bizans ve Ermeni birliklerini
bozguna uğrattı. Van Gölü havzasına inen Sultan Alparslan, Van, Bitlis ve
Muş çevresinde bulunan Türkmen Beylerini de zorlamaya başlayınca bunlar
Selçukluya tabi oldular. Bu bağlılığa rağmen şehrin yönetimi
Mervanoğullarına bırakılmıştır. 1070 tarihte Selçuklu tâbiiyetini kabul eden
Bitlis ve çevresi, Türk boy, oymak ve beylerinin uğrak yeri olmuştur.
1071 tarihinde yapılan Malazgirt Meydan Savaşı
Selçuklular'ın mutlak zaferiyle sona ermiştir. Bu zafer aynı zamanda şimdiki
vatan topraklarının ebedi Türk yurdu olmasını sağlamıştır. Müslüman Türk’ün
Anadolu’ya giriş kapısı, Malazgirt Meydan Savaşıdır. Bitlis, 1070 yılında
Mervaniler'in idaresine bırakılmıştı. Sultan Alparslan’ın vefatından sonra
yerine geçen oğlu Sultan Melikşah, kısa bir süre sonra komutanlarından,
Diyarbakır Emiri Fahr Al Davla Muhammed B. Cehir’i (Cuhay) Bitlis yöresini
fethederek buradaki arazileri Türk emir ve beylerine dağıtmıştır. Bu
arazileri alanlardan birisi de, Dilmaç Oğlu Mehmet Bey’dir. Bu kişi
Bitlis’in yerli halkı olduğundan Bitlis’in idaresi yerli halka geçmiştir.
Böylece 1084 tarihinde, Bitlis tamamen Selçuklu İmparatorluğu’na
katılmıştır.
1092 yılında Sultan Melikşah’ın vefatıyla Selçuklu İmparatorluğu içersinde,
karışıklık ve saltanat kavgası başlamıştır. Bundan faydalanan Suriye Emiri
Tacüddevle Tutuş, Doğu Anadolu ve Diyarbakır bölgesini kontrolü altına
almıştır. Gerek bu kişinin hakimiyet zamanında ve gerekse ondan sonra
Anadolu’da Beylikler devri başlamış, Bitlis’in yönetimi Dilmaçoğulları
(Demleçoğulları) Beyliğine geçmiştir. Bitlis Ata-Beyleri olarak geçen
Dilmaçoğulları Beyliği, 1084 yılında kurulmuş, 1192 yılında sona ermiştir.
Yukarıda da değinildiği gibi 1084 yılında Bitlis Selçuklu İmparatorluğu’na
bağlanmış, yönetimi Selçuklu komutanlarından Dilmaç (Dilmaç, Dimlaç, Demleç)
Oğlu Mehmet Bey’in emrine geçmiştir. Bitlis, 1207 yılında Eyyubilerin eline,
1231 yılında da Moğollar’ın eline, 1232 tarihinde de Anadolu Selçuklu
Devletinin eline geçerek Selçuklu topraklarına bağlanmıştır.
1243 tarihindeki Kösedağ Savaşı'nda, Anadolu Selçuklu Devleti ile İlhanlılar arasındaki savaşı İlhanlılar kazanmış, bu savaştan sonra Anadolu illerini işgale başlayan İlhanlılar, 1244 tarihinde Bitlis’i hakimiyetleri altına almıştır. Bitlis ve Ahlat’ın içinde bulunduğu bir saha eyalet haline getirilerek, İlhanlı Valileri tarafından yönetilmiştir. Bu arada İlhanlılar, yöredeki hakimiyetlerini sürekli kılmak için çeşitli Moğol boy ve oymaklarını Bitlis ve çevresine yerleştirmiştir. 1365 tarihinden 1469 yılına Bitlis’te Karakoyunlu'lar hüküm sürmüşlerdir. Karakoyunlu Türkmenleri, Baranlı oymağı beyleri olan üç kardeş ile tarih sahnesine çıkmışlardır. En önemli hükümdarları Kara Yusuf Bey Bahadır’dır. Bu kişi Timur öldükten sonra 1405 yıllarında Bitlis’e gelerek, Emir I. Şemsettin’e misafir olmuş ve onu kızıyla evlendirmiştir. Karakoyunlu Devletinde Kara Yusuf gibi önemli olan şahıslardan birisi de Kara Yusuf Bey’in 4. Oğlu Ebü’n-Nasır Pir-Budak Bey Yusuf Bahadır. 1418 yılına kadar 14 yıl Mardin Melikliği'nde bulunmuş, 1411 tarihinde Bitlis’te adına para bastırmıştır. Kız alıp vermeden dolayı Şeref Han sülalesiyle akraba olmuştur. 1467 yılında Karakoyunlu Hükümdarı ve Yusuf Bey’in 5. Oğlu olan Cihan Şah öldürülünce, Karakoyunlu Hakimiyeti Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ın eline geçmiştir. Bitlis’i egemenliği altına alan Uzun Hasan, Budak bin Ömer Bey’i, Bitlis beyliğine getirmiştir. Gerek Karakoyunluların ve gerekse Akkoyunlular'ın Bitlis ve çevresinde bulunan en önemli eserleri Koç-Koyun Heykelleridir. Kara ve Akkoyunlu mezar taşları, koyun şeklindeki heykelciklerden ibaretti. Yine bayraklarında koyun resmi bulunmaları nedeniyle bu isimlerle anılmışlardır. Bitlis 1220 - 1670 yılları arasında 450 sene Şerefhan sülalesi tarafından yönetilmiştir. İran kökenli olan bu beylik, iç işlerinde serbest, dış işlerinde ise Selçuklu ve Osmanlı Hanedanlığına bağlı idi. Şerefhanların soyu İran’daki Kisra Krallarına (İran’daki Sasani Kralları) ulaşır. Çünkü halk arasında bunların Nuşirevan’ın soyundan ve torunlarından oldukları yaygındır.” 450 yıllık Şeref Han sülalesi yönetimi içerisinde Bitlis; İlhanlılar'ın, Celayirler'in, Timurlular'ın, Karakoyunlular'ın, Akkoyunlular'ın, Safaviler'in ve Osmanlıların egemenliği altına girmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun Bitlis üzerindeki hakimiyeti 1481 yıllarından itibaren sıklaşmıştır. Özellikle İdris-i Bitlisi’nin Gerek II. Bayezıd’e ve gerekse Yavuz Sultan Selim’e yaptığı iyiliklerin karşılığı olarak Bitlis’e fazla dokunulmamış, hatta diğer vilayetlerden fazla tolerans tanınmıştır. İdris’i Bitlisi, Şah İsmail’e karşı Mardin’den Erzurum’a kadar olan ve içlerinde Bitlis Şeref Han Beyliği'nin de bulunduğu 25 aşireti Osmanlı Devleti’ne bağlamış, karşılığında Yavuz tarafından bu beyliklere ayrıcalık tanınmıştır. Her ne kadar Bitlis Osmanlı Toprakları'na bağlanmışsa da, bağımsız bir birim (yurtluk-ocaklık) olarak yönetilmiştir. Böylece 1514 yılında Bitlis, Osmanlı Devleti’ne bağlanmış oldu.
Rus Çarı, Deli Petro’nun vasiyeti gereği yıllardan beri sıcak denizlere ulaşma hayalleri içinde yaşayan Çarlık Rusya Orduları Birinci Dünya Harbinin başlaması ile harekete geçmiştir. Kısa bir süre içerisinde Doğu Anadolu’nun birçok şehrini işgal eden Rus birlikleriyle ona öncülük eden gözü dönmüş Ermeni çapulcuları Bitlis sınırlarına dayanmıştır. 1915 yılının Temmuz ayının bir Ramazan gecesinde, Ruslar'ın Bitlis’i işgal etmek için Başhan Mevkiine geldiği haberi alınmıştır. Bu haberi alan bütün Bitlis halkı, çocuklarının ellerinden tutarak göç için yollara düşmüştür. Ancak Bitlis’teki Türk Askerinin ve Milis Kuvvetler'in dirayetli savunması sonucunda, Ruslar Bitlis’e giremeyerek geri çekilmiştir. Ancak bu sevinç fazla sürmemiş, Şubat 1916 sonlarında Rus askeri ve Ermeni İntikam Tugayları tekrar Bitlis kapılarına dayanmıştır. Bitlis’i savunan kuvvetlerin toplamı 1400-2000 kişi arasındaydı. Bu birliğin 600 kişilik kısmı milis kuvvetlerden teşekkül etmişti. Piyade Yarbay Ali Çetinkaya komutasındaki Türk birliği, silah, cephane ve asker bakımından kendisinden çok fazla olan Rus ve Ermeni birlikleriyle savaşmak zorunda kalmıştır. Bütün direnmelere rağmen, 3 Mart 1916 günü saat 05’de Bitlis işgal edilmiştir. İşgalden sonra özellikle Rus birliklerinin içerisinde bulunan ve Ermenileri felakete sürükleyenlerden birisi olan Antranik’in kurmuş olduğu “Ermeni İntikam Tugayları” şehir merkezine dağılarak, zamanında göç edememiş kimsesiz, yaşlı ve hastaları katletmeye başlamışlardır. Bu işgalle beraber Bitlis, ikinci büyük göç olayını yaşamıştır. Göç edemeyip şehirde kalanlar Ermeni kurbanı olurken, göç edenler ise çetin kış şartları altında açlık, sefalet ve çapulcuların kurbanı olmuştur. Göç eden halk, götüremediği 1000’den fazla çocuğunu köprü altlarında, kar kümelerinin yanında ölüme terk etmiştir. Bitlis Geçitleri’nin Ruslar'ın eline geçmesi Türk Genel Kurmayı’nı düşündürmeye yönelmiştir. Bu geçitlerin düşman eline geçmesi; Diyarbakır, Adana, Halep, Bağdat Yolunun düşmana açılması manasına geliyordu. Bitlis’in acil olarak geri alınmasına karar veren Türk Genel Kurmayı, Çanakkale Savaşlarında büyük kahramanlıklar göstermiş ve o tarihlerde Edirne’de istirahatta bulunan 2. Ordunun, öncelikle 2. Orduya bağlı 16. Kolordunun acilen Bitlis Cephesine gönderilmesine karar vermiştir. Bu Kolordunun Komutanlığına Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal’i atamıştır. Albaylıktan Generalliğe yükseltilen Mustafa Kemal, 27 Mart tarihinde ilimizi ziyaret etmiş, gerekli talimatları verdikten sonra karargahını kurmuş olduğu Silvan’a geri dönmüştür. Temmuz ayı sonlarında taarruz için tekrar Bitlis’e gelmiştir. 1 Ağustos 1916 tarihinde Mustafa Kemal tarafından taarruz emri verilmiş, 8 Ağustos 1916 tarihinde Bitlis sabah 05’de istiklaline kavuşmuştur.
5 ay 5 gün düşman işgalinde kalan Bitlis, savaş sonrası
harabeye dönmüştür. Savaşın ağır faturası halen günümüzde çekilmektedir.
Savaşla beraber başlayan göç hareketleri, bütün hızıyla günümüzde de
sürmektedir.
Bitlis’in kurtuluşu, Türk’ün makus talihinin yenildiği gündür. Bitlis,
Birinci Dünya Savaşı'yla beraber Anadolu’da işgal edilen vilayetler içinde
istiklaline kavuşan ilk şehirdir. Bu kurtuluş, milli mücadelenin ilk
kıvılcımıdır.